30 Kasım 2023

Türkiye’nin “en alttakileri” göçmenlerden sığınmacılara; slogansız, hamasetsiz bakabilmek, birlikte yaşayabilmek

Almanya’nın, göçmenler kendi ülkelerine gelmesin diye yaptıkları utanç verici işleri tarihin satırlarına kayıt oldu. Ancak Türkiye’de sığınmacılara-göçmenlere özellikle iş yerlerinde uygulanan insanlık dışı kimi şartlar da bilinen bir sır

Türkiye’nin en çok konuşulan konularının başında geliyor sığınmacılar ve mülteciler. Bunun doğal bir yanı var elbette. 2012’de Suriye’deki savaşla birlikte Türkiye’ye sığınanların, Afganistan’dan İran ve Irak’a; geniş bir coğrafyadan değişik sebeplerle gelenlerin sayısı 5,5-6 milyon civarında. Siyasetin, hamasetin, sloganın dışında anlamak, anlamlandırmak gerekiyor bu durumu. Bunu en iyi yapacak olanlar da bilim insanları elbette. Dolayısıyla göç üzerine üretilen bilgilerin paylaşıldığı toplantıları izlemeye çalışıyorum.

Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği’nin desteğiyle akademisyenler Prof. Dr. Deniz Yükseker, Prof. Dr. Hatice Kurtuluş, Prof. Dr. Uğur Tekin ve Prof. Dr. Esra Kaya Erdoğan’ın “Türkiye’de 2010 yılı sonrası göçler ve göçmenlerin toplumsal katılımı-göçmen mahallelerinden yaşam”a ilişkin yaptıkları araştırmanın sonuçlarını dinlemeye de bu motivasyonla gittim. Araştırma 2022 yılının Haziran-Ekim arasında, Suriyelilerin yaşadığı 16 il ve Van’da, 3 bin 886 haneden birer kişiyle, 18-49 yaş arasındakilerle yapılmış. Araştırmada soru sorulanların bin 933’ü Türkiye vatandaşı, bin 427’si Suriyeli, 506’sı “diğer göçmenler”den oluşuyor. Cem Bico’nun koordinasyonunda yapılan araştırma sonuçlarını Deniz Yükseker anlattı. Yükseker’in cümlelerinden not defterime kaydettiklerimi aktarayım:

 Prof. Dr. Uğur Tekin, Prof. Dr. Deniz Yükseker, Cem Bico ve Prof. Dr. Hatice Kurtuluş, Prof. Dr. Esra Kaya Erdoğan

 -“Araştırmada 2010 sonrasında göç edenler merkeze alındı. Nicel veriyi derinleştirmek, bir çerçeveye oturtabilmek için nitel bir araştırma da yapıldı. Göçmen ve mültecilerle yakın teması olan kurum ve kuruluşların temsilcileriyle toplam 72 görüşme oldu. En fazla görüşme İstanbul'da yapıldı.

-Neydi temel bulgular? Bizim vardığımız sonuç şöyle özetlenebilir: Bütün olumsuz koşullara rağmen Türkiye'de yaşayan göçmen ve mülteciler aslında Türkiye toplumunun bir parçası haline gelmiş durumdalar. Ama bunu söylerken toz pembe bir resim çizmiyoruz. Birçok olumsuzluk var. İstihdama yoğun olarak katılıyorlar, yani iş gücünün bir parçasılar ama çoğunlukla kayıt dışı ve çok kötü koşullarda çalışıyorlar. Eğer yasal statüleri ve yasal ikamet statüleri varsa, eğitimden ve sağlıktan yararlanabiliyorlar. Ama çok ciddi sorunlar ve üstelik de artan ayrımcılık ve göçmen karşıtı söylemler göçmenlerin ve mültecilerin toplumsal katılımını da olumsuz etkiliyor.

-Biz araştırmacılar yani sadece bu araştırmayı yapan biz dördümüz değil, genel olarak göç konusunda araştırma yapanlar; ülkelerinden savaş nedeniyle, can güvenliği olmadığı için ya da siyasi baskılar nedeniyle kaçan herkesin mülteci olduğunu düşünüyoruz. Böyle kavramlaştırıyoruz. Dolayısıyla biz Türkiye'deki Suriyelilere; geçici koruma statüsündeki Suriyelilere mülteci olarak bakıyoruz. Ama aynı zamanda Türkiye'de düzensiz göçmenler de var. Bununla birlikte mesela kamu kurumları Türkiye'de geçici koruma statüsü verildiği için Suriyelilere “mülteci” demiyor.

-‘Türkiye'de ne kadar süredir kalıyorsunuz?’ diye sorduğumuzda Suriyelilerin en büyük grubunun, yüzde 70’ten fazlasının 4 ila 8 yıldır Türkiye'de yaşadığını görüyoruz. Diğer göçmenler grubunda da yüzde 50’den fazlası, yine 4 ila 8 yıldır Türkiye'de. Tabii diğer göçmenler grubunda son üç yıldır Türkiye'de olan grup da görece fazla; yüzde 38 düzeyinde. Bu bize neyi gösteriyor? Tabii bu bir uzamsal bir araştırma, yani zaman içinde tekrarlanan bir araştırma değil ama yine de bize aslında göçmenlerin ve mültecilerin Türkiye'de kalış süresinin uzadığını, uzamakta olduğunu ve kalıcılaştıklarını da belirtiyor. Bu zaten beklediğimiz bir şeydi.

-Eğitimle ilgili birçok soru sorduk. Bizim katılımcılarımız 18 ila 49 yaş arasındaydı. Yani görece genç bir örneklem. Eğitim durumuna baktığımızda tabii ki Türkiyeli katılımcıların eğitim düzeyi çok daha yüksek. Ve de Suriyeli katılımcıların eğitim düzeyinin görece en düşük olduğunu görüyoruz. Örneğin liseden az eğitimi olanlara baktığımızda hem Suriyeliler hem diğer göçmenlerde bu yüzde 75 yani dörtte üç oranında. Ve üniversite mezunu oranı sadece Türkiyelilerde yüksek; yüzde 25 düzeyinde.

-Yüzde 36 civarı hem Suriyeliler hem diğer göçmenler ilk öğretime devam ediyor. Yine benzer oranlarda yüzde 30 civarında iki grupta da orta öğretime devam ediyorlar. Görüyoruz ki yoğun bir şekilde temel eğitime katılan bir göçmen grubu, göçmen ve mülteci topluluğu söz konusu. Tabii bu şununla ilgili: Araştırma raporunda da var zaten; Suriyeli hane halklarının hanelerdeki 18 yaşın altındaki üye sayısı daha yüksek. Yani daha çok çocuğu olan haneler söz konusu. Dolayısıyla ilk ve orta öğretimdeki bu yığılmayı o şekilde açıklayabiliriz. Ancak bizim örneklemimizdeki; bizim katılımcılarımızın hane halklarında eğitime katılımın bu kadar yüksek olması, bütün okul çağındaki Suriyelilerin eğitime devam ettiği anlamına gelmiyor. Sonuçta biz bütün Suriyelileri temsil eden rakamlar bulmadık. Örneğin Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2022 yılı verilerine baktığımızda, 0-17 yaş arasındaki Suriyeli çocukların üçte birinin okula kayıtlı olmadığını görüyoruz.

-Peki neden böyle, niye eğitime tam katılamıyorlar? İşte bu konuda da bize nitel araştırmamızda elde ettiğimiz bulgular bir şeyler söylüyor, ipuçları veriyor. Bizim öğretmenlerle, eğitim sendikası üyeleriyle ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle beş ilde yaptığımız görüşmelerde şu ortaya çıktı: Hem kendi toplumsal koşullarından, aile koşullarından kaynaklanan nedenlerle hem de eğitim sistemindeki bazı yapısal sorunlar nedeniyle Suriyeli çocukların okul terk oranı kayda değer. Bunu biraz daha açayım. Savaştan kaçarken o dönemde küçük olan ya da okul çağında olan çocuklar aslında bir süre, belki üç-dört sene ya da iki-üç sene eğitimden koptular. Suriyelilerin Milli Eğitim okullarına katılması, entegre edilmesi ancak 2016 yılında oldu ve iki-üç sene okuldan uzaklaşmış olan çocuklardan bazıları geri dönmediler ya da dönseler bile başarılı olamadılar. İkincisi ekonomik koşullar nedeniyle erkek çocuklar özellikle ortaokuldan itibaren okuldan kopup çalışmaya başlıyorlar. Kız çocuklarda ergenlikle birlikte aileleri çekebiliyor, okuldan geri çekebiliyor ve bazen de erken yaşta evlilikler söz konusu olabiliyor. Pandeminin de yarattığı bir kayıp var. Birçok öğrenci yani sadece göçmenler değil; dar gelirli, evi kalabalık olan, küçük olan, internet bağlantısı iyi olmayan, dolayısıyla uzaktan eğitimi takip edemeyen çocukların genel olarak pandemi döneminde eğitim kazanımlarının aşınması söz konusu. Bu pandemi sonrasında da devam ediyor. Aslında Türkiye'de göçmen çocukların eğitim sisteminde desteklenmesine ilişkin bir program da var. Avrupa Birliği fonlarıyla devam ettirilen uyum sınıfları var. Bizim araştırmamızı da yaptığımız dar gelirli ailelerin yaşadığı mahallelerde zaten derslik sayıları az ve sınıflar çok kalabalık. Dolayısıyla öğretmenlerin öğrencilerine ayırdığı vakit de o denli azalıyor. Ve bu öğrencilerin zaten Türkçesi de iyi değilse okuldan kopmaları, soğumaları daha da kolaylaşıyor. Yani bu aslında sadece göçmenlerle ilgili bir sorun değil. Aslında bizim eğitim sistemimizin sorunu. Ama onlar daha alt bir yerden başladıkları için onları daha fazla da etkiliyor olabilir.

-Bir diğer sorun akran zorbalığı ve oradan ayrımcılığa doğru giden bir hatta ilerliyor. Akran zorbalığı zaten okullarda bir sorun. Kalabalık sınıfların olduğu, rehberlik öğretmenlerinin az olduğu ve akran zorbalığıyla mücadele konusunda özel donanımları olmadığı okullarda zaten akran zorbalığı ciddi bir sorun. Pandemiden sonra bunun arttığı da anlatılıyor öğretmenler tarafından. Türkiye'de göçmen karşıtı söylemler, göçmen karşıtı iklim arttıkça akran zorbalığının özellikle göçmen öğrencilere, özellikle de Suriyelilere yöneldiği de anlatılıyor. Birçok aile çocuklarını okuldan alma aşamasına da gelmiş, çocuklarının güvende olmadığını düşündükleri için... Kimi zaman bu olumsuz koşullar ayrımcılığa kadar gidebildiği de anlatıldı bazı sivil toplum temsilcileri ile öğretmenler tarafından. Örneğin, öğretmenlerin dar zamanlarını göçmen çocuklarla ilgilenerek geçirmeyi istememesi gibi veyahut da bir kavga dövüş olduğunda okulda, eğer göçmen çocuklar söz konusuysa bunların hemen adli takibe gönderildiği gibi şeyler ya da disiplin soruşturmalarına yönlendirildiği şekilde konular anlatıldı.

-Türkiye vatandaşlarında da Suriyelilerde de diğer göçmenlerde de istihdam oranlarının yüksek olduğunu görüyoruz. ‘Düzenli ya da düzensiz bir işim var diyen katılımcıların oranı yüksek’… Ama diyebilirsiniz ki yüzde 63’ün ya da yüzde 58’in nesi yüksek? Çok yüksek görünmemesinin nedeni aslında kadınların iş gücüne yoğun katılmıyor olması. En düşük oranda iş gücüne katılanlar, en düşük oranda ‘Çalışıyorum’ diyen katılımcılar Suriyeli kadınlardı. Burada aslında ilginç bir nokta da var. Türkiyeli kadınların ‘Evet, çalışıyorum’ deme oranı oldukça yüksek yüzde 44’e yakın. Hâlbuki Türkiye'de kadın istihdamında şu an 2022 için yüzde 30. İşgücüne katılım oranı yüzde 35. Yani şunu görüyoruz. Sosyo- ekonomik statüsü görece düşük olan halk mahallelerinde kadınlar da erkekler de çalışıyor.

-Peki nasıl bir işte çalışıyorlar? Ezici çoğunluğu ücretli olarak çalışıyor.

-Suriyelilerin aldığı sosyal yardımlarla ilgili şöyle bir şey söyleyeyim: Bu yardımlar Avrupa Birliği’nin Türkiye'de mültecilere yardım programı kapsamında belirli kriterlere uyan, yani gelirleri açısından ya da hane halkının kompozisyonu, çocuk sayısı açısından belirli kriterlere uyan mültecilere verilen sosyal uyum yardımı. Önyargılı bir söylem var ya, ‘Suriyeliler devlet yardımıyla yaşıyor’ gibi. Bu doğru değil. En önemli gelir kalemi ücretler. Ama tabii bir miktar sosyal yardım da alıyorlar.

-‘Hanenize bir ayda ne kadar gelir giriyor?’ diye de sorduk. Tabii anket araştırmalarında hep şöyle bir sorun vardır: Bu soruya cevap vermeyenlerin oranı yüksek olur. En çok diğer göçmenlerde olmak üzere bu soruya cevap vermeyenler de oldu. Ama cevap verenlerinkine baktığımızda hem Suriyeliler için hem de diğer göçmenler için aylık hane gelirlerinin 2022 yılındaki asgari ücret düzeyinde olduğunu genelde görüyoruz. Asgari ücret neydi, hatırlayalım. 2022’nin ilk yarısında 4 bin 250 liraydı, sonra 5 bin 500 liraya çıkmıştı. Yani ağustos ayında alınan maaşlar 5 bin 500 liraydı.

-Bu insanların ekonomik durumu, istihdam ve çalışma hayatı konusunda nitel araştırmamıza gelince… Aslında nicel bulguları doğruladı. İline göre; imalat, sanayi, inşaat, tarım, hayvancılık sektörlerinde Suriyeliler ve Afganlılar çalışıyor. Ama hemen hemen her zaman kayıt dışı ve ağır koşullarda çalışıyorlar. Şunu belirtelim: Zaten düzensiz göçmenler yani hiçbir yasal ikamet statüsü olmayanlar en alttalar bu hiyerarşide. En düşük ücretleri onlar alıyor. En ağır koşullarda da onlar çalışıyor

-‘Türkiye'de yaşamaya devam etmek ister misiniz, bu konuda ne düşünüyorsunuz?’ diye sorduk. Bir çoğunluk olmasa da ‘Kesinlikle başka ülkede yaşamak istiyorum’ ya da ‘Düşünebilirim’ diyen en büyük grup Türkiyelilerdi; yüzde 35 ile. ‘Kesinlikle Türkiye'de yaşamak istiyorum’ ya da ‘İsteyebilirim’ cevabını verenler arasında da diğer göçmenlerin oranı en yüksekti. Bu sorunun cevaplarına yaş kırılımında baktığımızda başka ülkeye gitmeyi en çok isteyen grubun Türkiyeli gençler; 18-24 yaş arasındaki genç katılımcılar olduğunu gördük. Öte yandan aynı yaş grubundaki Suriyeliler ise Türkiye'de en çok kalmayı düşünen gruplardı.

-Bir başka soru seti göçmenler ve yerliler arasındaki etkileşime ilişkindi. ‘Kendinizle aynı ülkeden olmayan komşularınızla, arkadaşlarınızla karşılıklı ziyaret yapar mısınız?’ diye iki ayrı sorumuz vardı. Çoğunlukla yapılmadığını görüyoruz. Ne gidiyorlar ne misafir alıyorlar ama aslında bu şekilde sosyalleşmeye en açık olan grubun da Suriyeliler olduğu gibi bir sonuç bu tablodan çıkıyor. Şimdi diyebilirsiniz ki, pandemi döneminde ve sonrasında zaten hiç kimse birbirlerine gitmiyor. Evet, doğru. Biz de şöyle bir soru da sorduk: ‘Telefonlaşıyor musunuz?’ Benzer bir soruyu, ‘Telefonla konuşur musunuz, sosyal medyada haberleşir misiniz?’ diye de sorduk ve benzer oranlar çıktı yine. Yani etkileşim görece az. Ama Suriyeliler etkileşime en açık grup gibi görünüyor. Yine, ‘Benzer bir konuda yardımlaşır mısınız, kendi ülkeniz dışındaki kişilerle komşularınızla, mahalledeki esnafla?’ diye bir sorumuz vardı. Burada da yine oran üç grupta da ‘Hiçbir zaman’ ya da ‘Hiç yardım almadım’ cevapları çok yüksek çıktı. Ama Suriyelilerin verdiği ‘Evet cevabı, diğer gruplardan bir tık daha yüksek çıktı.

Bitirirken…

Araştırmayı yapan akademisyenlerden Hatice Kurtuluş’un bir tespiti var. “Türkiye aslında çok başarısız değil göç politikasında” diyor ve ekliyor:

“Muhalif akademisyenler olarak bunu söylemeliyiz: 3,5 milyon göçmen Suriyeliler için söyleyelim, -düzensiz göçmenleri bırakalım- Avrupa'ya girmiş olsaydı Avrupa mahvolmuştu. Bununla baş edemezdi. Türkiye'nin bununla baş etmesinin sadece politik değil, çeşitli toplumsal nedenleri de var. Bunlara da bakmak gerekir, bunları anlamak gerekir.”

Almanya’nın, göçmenler kendi ülkelerine gelmesin diye yaptıkları utanç verici işleri tarihin satırlarına kayıt oldu. Ancak Türkiye’de sığınmacılara-göçmenlere özellikle iş yerlerinde uygulanan insanlık dışı kimi şartlar da bilinen bir sır… Bir zamanlar Almanya’da “en alttakiler” olarak iş yerlerinde Türkiye’den gidenlere uygulanan yok sayma ve sömürü, 1985 yılında gazeteci Günter Wallraff tarafından kitap haline getirilmişti. Walraff, Türk işçisi Ali Sinirlioğlu kimliğiyle iki yıl değişik iş yerlerinde çalışarak yaşananları aktarmıştı.

Zonguldak’ta kaçak madende çalışan Afganistanlı Vezir Muhammed Nourtani’nin yakılarak öldürülmesi ise Türkiye’de yaşanan utançların büyüklerinden…

Murat Sabuncu kimdir? 

Murat Sabuncu İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi bölümünü bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi'nde İşletmecilik Sertifikası programını tamamladı. İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde Medya ve İletişim Sistemleri konusunda yüksek lisans yaptı.

Dergi, gazete, radyo, televizyon, internet haber sitelerinde muhabirlik, editörlük, yayın koordinatörlüğü, genel yayın yönetmenliği, köşe yazarlığı yaptı.

En uzun süre Milliyet gazetesinde çalıştı. Tempo dergisinde genel yayın yönetmenliği, Fortune dergisinde kurucu yönetmenlik yaptı. Skytürk 360'da ekonomiden politikaya değişik programlar hazırladı, sundu. 

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni oldu, ikinci ayında tutuklanıp Silivri Kapalı Cezaevi'ne gönderildi. Hapsedildiği cezaevinde 1,5 yıl tutuklu kaldı. 

T24'te köşe yazarlığı, yapıyor. 2016 yılından beri pasaportu ve sürekli basın kartı verilmiyor. Yargıtay'ın iki kere verdiği beraat kararına rağmen 7,5 yıl hapis cezası talebi içeren dosyası, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nda bekliyor.

Bölgeden tanıklıklarını ve izlenimlerini "Gazze: Mahsuscuktan Bir Aşk Hikâyesi" adıyla yayımlanan kitabında paylaştı. Sedat Simavi Gazetecilik Ödülü sahibi. Sorbonne'da hukuk doktorası yapan bir oğlu, Nuri isimli bir kedisi var.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Lütfü Savaş konusu Özel'in zayıf liderliğinin tescili; Nasuh Mahruki'nin adaylığı

Şimdi Hatay gibi simgesel bir yerde kamuoyu tepkisine rağmen Lütfü Savaş'ı yeniden aday gösteriyor. Deprem bekleyen İstanbul'da, adı bu konuda yaptığı çalışmalarla halkın hafızasına kazınan Mahruki'yi Beşiktaş'ta yok sayıyor

TİP’in Gebze’de kurduğu laboratuvar, kimliklere mesafeli sınıf siyaseti ne getirir?  

Kürt sorununa mesafeli, bu konuda iddialı fikir-tavır koyamayan bir sol partinin geleceği nasıl olur bilemiyorum. TİP, yakından izlenmesi gereken bir arayış içinde…

CHP’de gördüklerim: ‘Tribün milliyetçiliği’ ile zayıf, halkçılık vurgusu ile kuvvetli, Hatay’daki belirsizlikle kayıpta

CHP bir süredir kendine yeni bir milliyetçi dil arayışındaydı. Özgür Özel’in dün salonda yaptığı, seçim sürecinde meydanlara taşıyacağını söylediği “kırmızı-beyaz en büyük Türkiye” şablonu tribünlerden hatırladığımız fazla karikatürize bir milliyetçi tavır hissi uyandırdı bende