04 Mayıs 2019

Muammanın peşrevinde muallaktayız

İnsan yürürken kaçınılmaz olarak bir yere varıyor

Kaba bir ifade olacak ama yazının başlığını Murathan Mungan’dan yürüttüm, bu yüzden bana kızmayacağına inanıyorum.

Bu sözü izin almadan yazının başlığına koydum çünkü bugünkü durumumuzu tam anlamıyla böyle ifade edebilirim.

“Aldanma ki şair sözü elbette yalandır” diye  bir mısra da var ama bu söz, Fuzuli’nin bu mısraındaki “yalan” kapsamına girmiyor.

İki arada bir derede bir hayatımız var.

Memlekette demokrasi var, seçimle de iktidar değişebiliyormuş zannederken bir bakıyoruz ki o iş o kadar da kolay değil.

Anayasa Mahkemesi bir gün karar bir veriyor, bakıyorsun AİHM standartlarında gerçek bir hukuk metni çıkmış. Ertesi gün bir bakıyorsun yazıların altında buzağı arayan savcı ve hakimlerin kararını doğru bulabiliyor.

Ve doğrusunu isterseniz bütün bunlardan içim daralıyor.

Rimbaud gibi düşünüyorum o zaman: Oralar da belki iyi değildir ama burası dayanılmaz!

İşte o dayanılmaz noktaya gelince de vuruyorum kendimi yollara.

Yalnız değilim tabii, uzun yollarda yalnız yürümek Nietzche, Rimbaud gibiler içindir, benim gibiler için değil.

Bu kez de iki arkadaşımla, Mustafa Oğuz ve Tayfun Bayazıt ile kendimizi Britanya adasının güneyine, Cornwall’a vurduk.

Altı günde 100 küsur kilometre yürüyeceğiz, ilk etabı da bu yazıyı yazmaya başlamadan az önce bitirdik.

Elbette geceyi geçireceğimiz otele girer girmez bilgisayarımı açmadım, önce biraz nefes almak gerekiyor.

Sonra insanın kendisini kutlaması: Buğusu su olup, oturduğum tahta masayı ıslatan bir yerel bira, böyle uzun yürüyüşlerden sonra her zaman en iyi ödüldür.

İkinci sırada sıcak bir duş gelir. Sonra ayaklarınızda hafif bir sızıyla manzaralı olmasına dikkat ederek bir  yere oturursunuz.

Az önce tamamladığınız yol gözünüzün önünden bir film şeridi gibi geçer.

Sabah hafif bir kahvaltıdan sonra Port Gaverne köyünden yola çıktık.

Port Gaverne, Cornwall’da küçük bir koy ve o koyun etrafında konuşlanmış küçük bir köy.

Bir köy meydanı, Britanya adasında olması kaçınılmaz bir kaç pub.

Biz önce Londra’dan Newquay’a uçtuk. Oradan da bir taksiyle Port Gaverne’e ulaştık.

Geceyi bir pubda geçirdik. İngiliz kırsalında yüzlerce örneğine rastlayabileceğiniz publardan biri.

Bunların üst katları otel olarak hizmet veriyor. Beş, altı odalı küçük oteller. “Butik” otel denir mi bilemiyorum.

Bizde “butik otel” dendi mi, eskiciden alınmış eşyalarla döşenmiş, genellikle toz kokan kilimlerle süslü yerlere rastlıyorum.

Bence onlara “butik otel” ismini vermek yanlış, “bitik otel” daha doğru olur.

Pubların üzerinde kalabileceğiniz odalar böyle değil. Klasik İngiliz mobilyalarıyla, sadece ihtiyaç duyulan eşyalarla döşenmiş, son derece sade odalar bunlar. Önem verdikleri tek şey temizlik. Deyim yerindeyse “bal dök yala”!

Cornwall bir kontluk. Britanya adasındaki kontluklar arasında en fakiri olarak biliniyor.

Kernevekçe diye anılan bir özel dilleri de var ama nüfusun büyük bölümü artık bu eski dili bilmiyor.

Garsonlardan Kernevekçe “Teşekkür ederim, iyi günler, günaydın” demeyi bile öğrenemedim, gerisini düşünün artık.

Biz Gornwall’ın güneyinde yürüdük.

Atlantik Okyanusu boyunca uzanan falezlerin üzerindeki patikayı takip ederek, kah küçük koylara inerek, kah tepelere tırmanarak yürüdük.

Atlas Okyanusu ilginç bir deniz. Altı saatte bir gidiyor, sonra vazgeçip geri geliyor.

Gittiği zaman o küçük koylardaki tekneler kumların üzerine oturuyor. Yukarıdan baktığınızda yaramaz bir çocuğun oyuncaklarını odasına saçtığını düşünebilirsiniz. Orada küçük bir yelkenli, biraz ileride kıçındaki kafesiyle irice bir lobster, yüzlerce küçük kayık...

Port Gaverne’den sonraki ilk durağımız Port Isaac oldu.

Birbirine karbon kopya benzeyen iki küçük balıkçı köyü. Ama balıktan daha çok ıstakoz ve yengeç avlıyorlar.

Bunun için kafesler kullanıyorlar, bizim Ege’de yaptığımız sepetle balık avına benziyor biraz.

Denize açılıp kafesleri birbiri ardına suya bırakıyorlar, kafesler, altlarındaki ağır kurşunlar sayesinde  deniz dibine oturuyor, ıstakozlar, yengeçler içine giriyor, sonra çek yukarı, doğru tencereye!

Her köyde ıstakoz ve yengeci en iyi kendisinin pişirdiğini iddia eden küçük lokantalar olduğunu da söylememe gerek var mı bilmiyorum.

Port Isaac’dan sonra yaklaşık beş kilometre kah kıyıya inerek, kah tepelere çıkarak yürüdük.

Eski bir Citroen minibüsten bozma bir seyyar büfeden aldığımız çaylar, Atlantik’ten ciğerlerimizin içine doğru esen serin rüzgar ile yola devam etme gücünü toplamamızı sağladı.

Sonraki ilk yerleşim yeri Rock, yeşillikler içine dağılmış küçük evlerden oluşan sempatik bir köy.

Bütün koyu dönmemek için buradan Padstow’a feribotla geçiliyor. Ama yürüyüş zamanlamasını ayarlayamadığımız için denizin çekildiği saatte Rock’da olunca, koyu taksiyle dönüp, Padstow’a geldik.

Padstow irice bir kasaba. Kent merkezindeki küçük dükkanlarıyla, lokantalarıyla canlı bir turistik merkez.

Yolunuz düşerse burada çok mühim bir aşçının dükkanı var, Rick Stein. Bir lokanta, küçük bir otel ve bugüne kadar gördüklerim içinde en ince zevke sahip küçük bir dekorasyon mağazası var.

İnternette bulup izleyebileceğiniz “From Venice to İstanbul” isimli dizisi, bir gastronomi yolculuğunu izleyicilerine yaşatıyor. İstanbul’da öğrendiği yemeklere, yeni yorumlar getirmiş.

İnsan yürürken kaçınılmaz olarak bir yere varıyor.

Ertesi gün tekrar yola çıkacağını bilmek güzel ama.

Yürürken arkanızda sadece tepeleri, koyları, rüzgarı, küçük köyleri bırakmıyorsunuz.

Başka bir dünyaya geçtiğin, bambaşka bir hayatın olduğu ile ilgili bir yanılsamaya da düşüyorsun.

Galiba bu uzun yürüyüşleri biraz da bundan seviyorum.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Aşk, avcı ile aynanın karşılaşmasıdır

Aşık kişinin reddedilmekten korkmasının nedeni, aşkının karşılık bulamayacağının kesinleşmiş olmasıdır

Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa

Benim için önemli olan “anlatımcı çekicilik” diye tarif ettiğim şeydir

Yılları durduracak, güneşi doğduracak

Duygusuz bir direğe dönüşmek mi, kayalarda parçalanma pahasına yaşadığını hissetmek mi?