25 Ocak 2017

Uğur Mumcu için...

Sevgili Uğur özlemini çektiğin, mücadele ettiğin terörsüz özgürlük günleri hâlâ gelmedi

“Bugün daktilomun başında, yıllardan beri ilk kez ne yazacağımı düşünerek dakikalarca durdum. Elim bir türlü tuşlara varmadı.
Ne yazayım bugün?
İnsan, içindeki sıkıntılarla boğuştu mu sözcükler bir dönme dolap gibi beyninizde döner durur. Öyle ki sözcükler beyninizden, yüreğinizden ve dilinizden çıkıp daktilo şeridine varamaz, ak kâğıt üzerine siyah harfleri, siyah sözcükleri dizemez, noktaları, virgülleri koyamazsınız...
Çünkü sözcüklerin kendi dünyaları vardır.
Bu dünyalar, güneş çevresinde dönen küreler gibi beynimizde, vicdanımızda, yüreğimizde döner dururlar...
Sözcükler, gün olur, uzanamadığımız yıldızlar kadar uzak, gün olur, hoyratça ezip geçtiğimiz kır çiçekleri gibi bizlere yakın olurlar. Ve biz çoğu kez bu uzaklığı da bu yakınlığı da ölçüp biçemeyiz.
Ve sözcükler yüreklerimizde, vicdanlarımızda, beyinlerimizde ve atardamarlarımızda döner durur... Bugün hiç yazı yazmasam diyorum, gitsem bir dağ başına, gitsem kır çiçekleri toplasam...”
Sevgili Uğur; 
Bu duyarlı satırlar benim değil.
Sen yazmışsın, 1982 yılında...
“Hasan Cemal’e sevgilerle” diye imzaladığın, Cumhuriyet’teki yazılarını toplayan Terörsüz Özgürlük isimli kitabında...
Ben de pazar günü makinenin başına oturamadım. Gazeteden sordular, “Sen bir şey yazmayacak mısın?” diye... “Yazsan iyi olur, yanlış anlaşılabilir,” diyenler oldu.
Ama elim varmadı bilgisayarın tuşlarına...
Oysa sen olsan... Beni vurmuş olsa terör... Sen oturup hangi saatte olursa olsun yazını değiştirirdin. En güzel yazıyı yazmak için çaba gösterirdin.
Örneklerini gayet iyi anımsıyorum.
En kızdığın insana da bunu yapardın.
Herkes bilmez, senin duygusal yanın bazen ağır basar, düşüncenin üzerine çıkardı.
Ama ben pazar günü yazamadım senin için... 

İyi bilirsin, zaten yavaş yazarım.
Bu yüzden dalga geçerdin benimle.
Başını odamdan içeri uzatıp “İttihatçı deden” diye başlardın muzip muzip, “Senin yazdığın süre içinde devleti ele geçirmişti.
Gülüşürdük o güzel günlerimizde...
Ama ben bu pazar günü yazamadım Uğur.
Güneşli bir gündü İstanbul’da. İnsana yaşama sevinci aşılayacak kadar güzel bir tatil günü. Tam Boğaz’a balık yemeye çıkıyorduk ki senin ölüm haberin geldi.
Ölümlerin ardından yazı yazmak zaten güçtür benim için. Hele o ölüm seninki gibi bir ölümse... Hatırlarsın, sevgili Doğan Avcıoğlu öldüğü zaman içinizde tek satır yazamayan bir ben kalmıştım.
Senin ölüm haberin bana ulaşınca şoke oldum.
Tam çeyrek yüzyıl öncesine giden bir ilişki... Onca yılın anıları bir dipsiz kuyu gibi çekmeye başladı beni...
Şimdi akşam vakti, Uğur. Televizyonda haberlerini seyrettim az önce. Umduğumdan iyi verdiler.
Bilgisayarın başındayım.
Yine çok yavaş gidiyor yazı...
Karşımda kitapların.
Bir raf dolusu boydan boya.
Sakıncalı Piyade... 
En sevdiğim kitabın.
Yazmadan önce Ankara gecelerinde senin ağzından dinlemiştik Sakıncalı Piyade’yi. 12 Mart’lı günlerde gülmekten yerlere yatardık, sen hapishane hikâyelerini anlatırken. 
Aziz Nesin’in deyişiyle, bizi “acılı acılı güldürmüştün” o günlerde...

Uğur Mumcu, katledilişinin 24. yılında dün Ankara'da anıldı. (Özge Mumcu, Özgür Mumcu, Kemal Kılıçdaroğlu, Güldal Mumcu)

Merak etme!
Senin anına sahip çıkılacak, kuşkun olmasın

1971’de nasıl 'sakıncalı piyade' çıktığını, kitabının bir yerinde şöyle anlatırsın:
“Piyade Okulu Komutanlığı 6812 yaka numaraları Uğur Mumcu, Leninist, Maocu, Kürtçü fikir ve düşüncelere sahip olmaktan sanık olarak Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nce tutuklanmış ve hüküm giymiş... Ve mütebaki muvazzaflık hizmetini er olarak tamamlamasını...”
Bir başka kitabın duruyor rafta:
Terörsüz Özgürlük...
1982’de 12 Eylül anayasasını eleştirirken Cumhuriyet’teki köşende şunları yazmışsın:
“Eğer Batı demokrasileri bizler için ölçü ise çaresi yoktur. Beğensek de beğenmesek de her türlü düşünceye söz ve örgütlenme hakkı vermek zorundayız. Sağcısına da vermek zorundayız, solcusuna da... Yoktur bunun çaresi. Ya da vardır sanılır ama bunun adı demokrasi olmaz. Bir başka rejim olur. Örneğin ‘Filipin demokrasisi’ olur. Ama demokrasi olmaz, Batı demokrasisi olmaz.”
Sevgili Uğur,
Belki bilirsin. Duygularımı ele vermeyi seven bir insan değilimdir. Biraz içime dönüğümdür bu açıdan. Hele yazılarımda hiç hoşlanmam bundan. Ama itiraf edeyim, bu satırları yazarken kendimi tutamadım, ağladım.
Öylesine uzun yıllar ki arkamızda kalan...
İnişli çıkışlı...
Paylaştığımız paylaşamadığımız...
Avcıoğlu ve Devrim’de yaşadıklarımız... Cumhuriyet’in Ankara temsilcisi ve genel yayın müdürü olarak mesleğimin merdivenlerinde tırmanırken bana vermiş olduğun destek...
Acı tatlı günler...
Hele o son kopuş...
Cumhuriyet’teki ayrılığımız...
Yazdın mı o kopuşu, bilemiyorum.
Keşke yazmış olsan!
Çünkü günün birinde ben yazınca, tek taraflı kalmış olmaz; böylece birlikte gerçeğe daha yaklaşmış olurduk. Benim yazdıklarım seninkini, senin yazdıkların benimkini tamamlardı. Üçüncü kişilerin olan biteni sağlıklı, nesnel biçimde değerlendirmeleri için daha net bir görüntü ortaya çıkardı.
Sevgili Uğur,
Yürekli ve dürüst bir insandın.
Kendi doğrularını öylesine savunurdun ki genellikle en ufak bir taviz vermeye yanaşmazdın. Hoşgörüden söz eder ama bükülmezdin. Uzlaşmayı nedense kendi kişiliğinden bir ödün olarak görürdün. Ölçüyü kendin koyar, hep ona yaklaşılmasını beklerdin...
Eleştirdiğin insanlar, görüşüne katılmadığın insanlar, bazen 'düşmanlaşırdı' gözünde...
Bu yüzden seninle çok tartışmıştık.
Kopuşumuz da öyle oldu.
Şimdi içim yanıyor.
Meslek yaşamın boyunca üstüne üstüne gittiğin terör sonunda seni vurdu!
Belinden eksik etmediğin tabancanı gösterip “Taşıyoruz ama ne işe yarayacak ki Hasan?” dediğin günleri anımsıyorum.
Haklıymışsın.
Bir insanı, saygıdeğer bir insanı, değerli bir meslektaşımı yine düşüncesinden dolayı vurdular Türkiye’de...
İsyan ediyorum!
Demokrasi adına terörizme karşı mücadele devam edecek bu topraklarda. 
Merak etme!
Senin anına sahip çıkılacak, kuşkun olmasın.
Şuna da inanıyorum sevgili Uğur;
Bu topraklarda demokrasi ve insan hakları galip gelecek sonunda…

*    *   *

Sevgili Uğur;
Yukarıdaki satırlarım, seni kaybettiğimiz cinayetten iki gün sonra, 26 Ocak 1993 tarihli Sabah'ta çıkmıştı.
Aradan geçen 24 yıl.
Ama ne yazık ki daha hâlâ senin özlemiş olduğun, mücadele ettiğin terörsüz özgürlük günleri gelmedi.
Ne yazayım ki daha başka?..

 

Yazarın Diğer Yazıları

1930'lar Türkiye'sinden: "Kürtçe konuşma, jandarma gelir!"

"Pazarda Kürtçe konuştu diye jandarma gelir, elinden parasını alırdı. Bu bana çok acı geliyordu"

1993 Nisan ayı, Bekaa'da Apo'yla sohbet: "Silahlı mücadeleyle her iki taraf da kesin bir üstünlük sağlayamaz"

Apo ekliyor: "Gelin şiddeti durduralım, siyasal çözüm yollarını devreye sokalım"