15 Eylül 2019

Türkler ve Kürtler için bir barış ve demokrasi projesi...

Barış namlunun ucunda değildir, silahla şiddetle terörle barış yolu açılamaz

Aşağıdaki satırlar, 2014 yılında yayınlanan Çözüm Sürecinde Kürdistan Günlükleri isimli kitabımın son bölümünde yer alır. Aradan beş yıl geçti. Yine aynı yerde duruyorum. Barış namlunun ucunda değildir diyorum. Silahla, şiddetle, terörle barışa ulaşmak imkansızdır diyorum. 

Aşağıdaki satırlar 2014’ün Temmuz ayında yazıldı. 
Yer yuvarlağında Türkiye’nin de bulunduğu bölge cayır cayır yanıyor, kan gölü her geçen gün büyüyor. 
İsrail, Gazze’yi yeniden bombalamaya başladı. 
Çoktan beri KürtlerŞiiler ve Sünniler arasında fiilen bölünmüş olan Irak’ta bu bölünmüşlük derinleşiyor. 
Irak’ta bağımsızlık ilanına hazırlanan Kürtlere İsrail destek çıkarken, İran bağımsız Kürt devletine karşı olduğunu açıklıyor. 
Suriye de bölünme yolunda. 2011’den beri yaşanmakta olan iç savaş Suriye’yi kan ve ateşle paramparça ediyor. 
Etnik, dinsel, mezhepsel açılardan rengârenk toplumları – ya da 72 milletten oluşan bizim gibi ülkeleri – demokrasi ve hukuktan uzak diktalar eliyle yönetmeye kalkışmanın – veya böyle ülkeleri dıştan müdahaleyle, savaşla Amerika gibi dönüştürmeye kalkışmanın – hazin sonu buydu.

Rojava, Batı Kürdistan

Tıpkı Irak gibi Suriye’yi de bu saatten sonra, örneğin bir federasyon çatısı altında bile, tek parça halinde tutmak çok güçtü. 
Suriye bölünme yolundayken bir parçası da, anlaşılan, Kürtlerin çok büyük çoğunluğu oluşturduğu – ve Öcalan’la PKK’nin damgasını taşıyan – Rojava (Batı Kürdistan) olacaktı. 
Suriye’deki parçalanma sürecini, Saddam Hüseyin’in Baasçı diktası altında maceradan maceraya, beladan belaya koşan Irak 1990’ların başında Körfez Savaşı’yla yaşamaya başlamıştı. 
Bu açıdan Saddam Hüseyin’in 1990 yazındaki Kuveyt işgali sonun başlangıcı olmuştu. İşgal, 1991’de savaş yoluyla sona erdirilirken, Kuzey Irak da Saddam’a yasak edilmişti. 
Böylece, İncirlik Üssü’ndeki Çekiç Güç’e ait Amerikan ve İngiliz savaş uçaklarının korumasındaki Irak’ın kuzeyinde bir ‘Kürt devleti’nin tohumları atılmaya başlamıştı. 
1992’deki Habur sınır kapısından Irak’a girerken, Zaho tarafında “Kürdistan’a hoş geldiniz!” tabelasının altında bir fotoğraf çektirip Sabah’taki yazımın göbeğine koyduğum zaman bizim dünyamızda epeyce gürültü kopmuştu. 
O tarihlerde Irak Kürdistanı’nda – ya da Ankara’nın deyişiyle – Irak’ın kuzeyinde nereye gitsem, gökyüzünde kulak yırtıcı sesleriyle sık sık boy gösteren Çekiç Güç uçakları için Irak Kürtlerinin, “Allah başımızdan eksik etmesin!” dediklerine tanık olmuştum.

Talabani'yle Barzani...

1992’de, 1993’te Kürt liderler Celal Talabani ve Mesud Barzani’yle sohbetlerimde, her ikisi de, bağımsız Kürdistan’ın bir ideal olarak kafalarının arkasında durduğunu saklamamışlardı.

Türkiye ise 1990’lardan itibaren, değil bağımsız Kürt devletine, Irak’ta bir federasyona bile karşı olduğunu her fırsatta açıklar, petrol zengini Kerkük’ün de Kürtlerin eline geçmesine taraftar olmadığını vurgulardı. O tarihlerde bunları Türk devletinin kırmızı çizgileri olarak ilan etmişti Ankara...

Bu kırmızı çizgiler, 2014 yazında silinip gitmiş durumda.

Irak Anayasası’nda yazılı olan federasyon da fiilen yok. Irak’ın kuzeyinde, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimiadı altında, resmen olmasa da, fiilen bir Kürt devleti, özellikle Saddam Hüseyin’i yıkan 2003 Irak Savaşı’yla kurulmaya başladı.

Türkiye, ‘Kürdistan Devleti’nin başkenti sayılan Erbil’de 2010 yılının Ekim ayında başkonsolosluk açtı.

2014 yılı Haziran ayında Kerkük de Kürtlerin eline geçti.

 

Irak'ın, Suriye'nin toprak bütünlüğü...

Oysa 1990’larda, 2000’lerin başlarında Türk devlet büyüklerinin ağzından Irak’ın toprak bütünlüğü hiç düşmezdi. 
Irak’ın devlet olarak birliği ve toprak bütünlüğü özellikle 1991 Körfez Savaşı’yla birlikte Washington başta olmak üzere bazı Batı başkentlerinde de tartışılmaya, sorgulanmaya başlamıştı.  
Bu konu, 2003’teki Irak Savaşı’ndan itibaren belki en çok Washington’da masaya yatırıldı. Irak’ın Kürtler, Sünniler ve Şiiler arasında kaçınılmaz olarak üç devlete bölüneceğini söyleyenler, bunun kanlı değil kansız hal yoluna sokulması gerektiğini savunuyorlardı. 
1991’de Kuveyt’teki Saddam işgali sona erdirildiği zaman, Bağdat’a da girilip Saddam Hüseyin diktasının da devrilmesi Washington’da ele alınmıştı. O tarihlerde bu senaryoya iki bölge ülkesi karşı çıkmıştı: 
Türkiye ile Suudi Arabistan. 
Türkiye, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti, Suudiler ise güneyde kendilerine komşu bir Şii devleti istemiyorlardı. Türkiye, bir Kürt devletinin kendi Kürtleri açısından kötü emsal olacağını düşünüyor, Suudiler de bir Şii devletiyle İran’ın kendilerine komşu olmasını istemiyordu. 
Çeyrek yüzyıllık bir süreç içinde, bir zamanlar kâbus olarak görülen senaryolar, 2014 yazında artık hayatın birer gerçeği olarak Türkiye ve Suudi Arabistan’ın karşısında.

 

 Bölünme ve Türkiye'nin nihai oyunu...

Suriye gibi Irak da kanlı bir ‘iç savaş’la Kürtler, Sünniler ve Şiiler arasında bölünme yolunda hızla yürüyor. Şiiler ile Sünniler birbirleriyle kan ve ateşle hesaplaşırken, Irak Kürtleri bağımsızlığı resmîleştirecek son adımların hazırlığı içinde 2014 yazında... 
Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa emperyalizminin bölgeye giydirdiği deli gömleği artık dikiş tutmaz hale geldi. 
Emperyalizmin yüzyıl önce çizdiği yapay sınırlar yeniden çizilirken, bazı soru işaretleri çengelini zihinlere asmış durumda:
Tüm bu gelişmeler karşısında Türkiye’nin bir nihai oyunu, İngilizce deyişle, bir ‘end game’i var mı?
Türkiye, 1300 kilometrelik güney sınırlarının yeniden çizilmesine ne kadar hazırlıklı?
Irak’la Suriye’nin kuzeyinde, Irak Kürdistanı’yla Rojava’da, Türkiye Kürtlerinin yaşamakta olduğu bölgelere bitişik olarak ‘Kürt devletleri’ sahneye çıkarken Ankara ne yapacak? 
Irak Kürdistanı’yla iyi ilişkiler içindeyken, Öcalan’la PKK’nin damgasını vurduğu Rojava’ya dönük olarak, bir zamanların Kuzey Irak’ına yapılan hasmane muamele mi tekrarlanacak?

 

Bölünme, bağımsız devlet ve Kürtler...

Bir gerçek apaçık ortaya çıktı: 
Türkiye’dekiler dahil bölgedeki Kürtler artık dört parçaya bölünmüş yaşamak istemiyorlar. 
Bu demek değil ki, bugünden yarına Türkiye, İran, Irak ve Suriye Kürtleri tek bir devlet çatısı altında toplanacak. 
Bu elbette kolay değil. 
Ama bağımsız devlet ideali Kürtlerin kafasının arkasında her zaman vardı, var olmaya da devam edecek. 
Ve Kürtler – tabii Türkiye Kürtleri dahil – kendi yaşadıkları ülkelerde kendi kendilerini yönetmek isteyecekler. 
Bu kendi kendini yönetmenin adı, güçlü yerel yönetim olabilir. 
Özerklik olabilir.
Federasyon olabilir.
Nihai olarak Irak’taki yöneliş gibi bağımsız devlet olabilir. 
2014 yazında şu nokta vurgulanabilir:
Türkiye Kürtleri dahil bütün bölge Kürtlerindeki bu ‘kendi kendini yönetme’ isteğini söndürmek olanaksızdır. 
Budur zamanın ruhu!  

Kalıcı ve gerçek barış için zamanın ruhunu yakalamak...

Türkiye eğer kendi Kürtleriyle kalıcı ve gerçek barış kurmak istiyorsa, buna göre bir ‘end game’ yapacaksa, zamanın ruhunu yakalamak zorunda. 
Bu da sadece kendi Kürtlerini değil, bütün bölge Kürtlerini içine alacak olan demokrasi ve eşitlik üstüne kurulu, zamana yenilmiş ‘üniter-devlet’ anlayışına veda etmiş kapsamlı bir barış planından geçer. 
Kendi evinin içinde birinci sınıf demokrasi ve hukuk devletini hâkim kılan... 
Merkeziyetçi devlet, üniter devlet anlayışını artık bir kenara bırakarak, demokrasiyi ete kemiğe büründürecek güçlü yerinden yönetimleri oluşturan... 
Barış ve demokrasi açısından özerkliği, federasyonu düşünen, o çağını çoktan tamamlamış klasik ulus-devlet takıntılarından ya da klişelerinden arınmış olarak bu yaşamsal konuları tartışabilen... 
Kendi Kürtleriyle ilişkilerini vatandaşlık, kimlik, yerel yönetim, anadilde eğitim, özgürlük gibi temel meselelerde eşitlik ve demokrasi üzerine oturtan... 
Eşitlik konusunu anayasal çerçeveye sokan... 
Bunları yaparken, dağdan inişin, silahlara vedanın yolunu açan, yani Kürt sorunuyla silah ve şiddetin bağını kopartan... 
Bu yolda, Öcalan’ın özgürlüğüne giden taşları da döşeyen... 
Kendi devlet geçmişi ve günahlarıyla yüzleşerek, PKK’nin de kendi geçmişi ve günahlarıyla özeleştirel bir yüzleşmeye gitmesini kolaylaştıran... 
Aynı zamanda Irak ve Suriye Kürtlerine barış ve işbirliği elini uzatan... 
Bütün bunları başarabilen bir Türkiye, güçlü Türkiye olur.  
Barış içinde yaşayan büyük Türkiye olur.
Nüfuz alanını kendi sınırlarının dışına taşıyan gerçek bir bölgesel güç olur. 
Kısacası: 
Hem Batı’da hem Doğu’da sesi dinlenen, Batı’nın demokratik değerlerine bağlı, barış ve huzur içinde yaşayan büyük ve güçlü bir ülke konumuna yükselir Türkiye.

Hasan Cemal 
10 Temmuz 2014, 
Costa, Porto Heli, 
Mora Yarımadası’nda, 
deniz kıyısında bir yer.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Benim yaşamak istediğim dünya bu değil!

Savaş çığırtkanlığı... Savaş seviciliği... Gerçekten ürkütücü...

SAVAŞA HAYIR!

CHP Meclis'te savaş tezkeresine yeşil ışık yakarak büyük bir yanlış yaptı