17 Eylül 2017

Berfin’in 15 yılı ve Kardelen’in öyküsü

Bazen yabancı yerlerde geçirilen tek bir gün, insana evinde geçirdiği on yıldan fazlasını verir

Yolculukları sever misiniz?

Yoksa onları, vücudunuzu bir yerden başka bir yere taşımak için mecburen katlanılması gereken sıkıcı zaman dilimleri olarak mı görürsünüz?

Benim için yolculuk, hayatın planlanmaya pek elverişli olmayan, sürprizlere açık ve gizemli bölümlerinden biridir. Siz en fazla varış noktasını seçebilirsiniz, ama oraya giderken neler görüp neler yaşayacağınızı bilemezsiniz.

Arabayla seyahat keyfi bambaşkadır. Özellikle de uzun yolda. Hele yalnızken… İnsan, hayatı ve kendini bir kez daha sorgulama şansına kavuşur. Albert Camus’nün sözleriyle, “Yolculuk, insanın kendini yeniden keşfetmesine yardım eden en büyük ve en ciddi bilimdir”.

Uzun bir ayrılıktan sonra yeniden tanımaya çalıştığım memleketimde, her fırsat bulduğumda arabayla yollara düşüyorum. Beğendiğim yerde durma, istediğim mekânda konaklama ve hiç bilmediğim bir yola girme özgürlüğünün tadını çıkarıyorum.

Ve tüm cömertliğiyle gözler önüne serilen doğanın… Renklerin yol boyunca sihirli bir dansla yer değiştirmesinin… Bazen de insanların – başta İstanbul olmak üzere – büyük kentlerde kolay rastlanamayacak kadar duru ve net yüz ifadeleriyle, tertemiz ve saf bakışlarıyla içimi aydınlatmasının…  

*      *      *     

O gün yine yollarla gevezelik ederek ilerlerken akşamı bulmuştum. Hava kararırken yol kenarında küçük çaplı mimari bir harika misali özenle dizilmiş portakal ve mandalinaların yanında durdum.

Daha ne istediğimi söyleyemeden kusursuz bir gülümsemeyle karşılaştım. 15-16 yaşlarında, siyah saçlı, beyaz tenli bir kız, o kadar sıcak ve içten gülerek beni selamladı ki, şaşırdım. Hâlâ tanımadığı kişilere bu kadar berrak bir gülümseme sunabilen insanların olması ne güzel!

Alışveriş sohbetini uzattım, sonra o yöreyle ilgili bir şeyler sordum. Aldığım cevaplara hep o dostane bakış ve gülücük eşlik ediyordu. Birkaç dakikada yol yorgunluğumun geçtiği, içimin ısındığı hissine kapıldım. Bu durumlarda pek sormadığım bir soru geliverdi nedense dilime:

- Adın ne senin?

Kızın gülümsemesi biraz soldu, başını hafifçe öne eğerek kısık sesle cevapladı:

- Belgin.

Hata ettiğimi düşünerek eski gülüş yerine gelene kadar sohbeti sürdürmeye karar verdim. Hiç zor olmadı. Yakınlarda konaklayabileceğim bir otel bulup bulamayacağımı sorduğumda ise daha coşkulu bir cevap aldım:

- Tabii ki! Dedemin çalıştığı lokantanın sahibinden oda kiralayabilirsiniz.

Başka müşteriler gelmişti. Sohbeti kesmem gerekiyordu. Kızdan yol tarifini alarak uzaklaştım.

Yine de amacım, önceden niyetlendiğim yere gitmekti. Yani kızı boşuna konuşturmuştum. Ben tarifinin tersi yönde ilerlerken, uzaktan son kez baktığım kızın yüzünde bir şaşkınlık gördüm. Biraz ilerde durdum. Birkaç saniye düşündüm. Kimdi acaba dedesi? Ailesi nasıl yetiştirmişti onu? Neydi bu küçük kızın öyküsü?

Hayat bugün beni, adını bile bilmediğim bir köye çağırıyordu sanki. Anatole France’ın büyülü cümlesini hatırladım: “Bazen yabancı yerlerde geçirilen tek bir gün, insana evinde geçirdiği on yıldan fazlasını verir.”

Hızla geri dönerek kızın tarif ettiği yola girdim.

*      *      *

Sigaradan sararmış parmakları ve dişleriyle dikkat çeken yaşlı adam, başlangıçta oldukça suratsızdı. Torununun tavsiyesiyle oraya gelmiş olmama aldırmadı. Ne zaman ki, benim uzun süre Rusya’da yaşadığımı öğrendi, bakışları değişti, gelip yanıma oturdu ve bana Moskova’yla ilgili bir sürü soru sordu.

Nasıl olduysa çok eskiden oralara gitmiş, altı ay kadar yaşamış, ama o aylar ömre bedelmiş… Nedenini sordum, anlatmadı, sadece pencereden uzaklara bakarak gülümsedi. Kim bilir orada hangi sararmış hayali gördü.

Artık bana müşteri gibi değil, özel misafiriymişim gibi davranıyordu. Bir ara kalktı, beklememi söyledi ve ortadan kayboldu. Epey bir zaman sonra elinde boş bir şişeyle geri döndü. Şişenin üzerinde Rusça yazılar vardı.

- Bak, bu eskiden Rusların çok sevdiği içkiydi. Öyle 40 falan değil, tam 56 dereceydi. Herkes içemezdi.

Şişeye baktım. Gerçekten de çok eskiydi. Üzerindeki yazıyı adama okudum: “Ohotniçya”, yani avcı votkası. Yaşlı adam çocuklar gibi sevinerek bana bu ismi defalarca tekrarlattı.

Sohbetin derinleşme zamanı gelmişti. Bu kez ben ona beklemesini söyleyip yanından ayrıldım. Arabamda duran ve başka bir ortamda tüketileceğini sanan votkayı kaptığım gibi ihtiyarın yanına geldim.

Herhalde 2-3 saat geçti. Adam, imkânsız Rus aşkından tutun da Doğu’da bırakıp kaçtığı akrabalarına kadar bir sürü sırrını bana açtı. Ama benim asıl merak ettiğim, küçük kızdı. Onunla ilgili daha ilk sorumda dedenin suratı ilk andaki gibi asıldı. Bir süre sustuktan sonra anlatmaya başladı.

Kız daha bebekken annesi bir başkasına kaçmış. Kocası da çekip vurmuş kadını. Ama en beteri bu değilmiş. “Ailenin yüz karası” olan öteki oğlu, yani öz amcası, kızı o daha 13 yaşındayken kirletmiş. Sonra olayı örtbas etmek için kızı amca oğluna vermişler. Akraba evliliğinden ilk iki çocuk ölü doğmuş. Sonra “başka tatsızlıklar” çıkmış ve oradan uzaklaşmışlar. Kız şimdi 15 yaşındaymış.

İyice kederlenen ihtiyar, dudaklarını buruşturup elini “hiç sorma” gibisinden havada salladı ve sustu. Ardından son bir yudum içerek yüreğinden kopan birkaç cümleyle geceyi bitirdi:

- Aslında canımdan çok severim onu. Ama bazen de nefret ederim, bilir misin? Anası da belaydı, kendi de ne belalar açtı başımıza!..

Ben tam “küçücük kızın ne suçu var?” demeye hazırlanırken içeri birileri girdi. Adam ayağa kalkarken kulağıma ricadan çok tehdide benzeyen bir şeyler fısıldadı:

- Berfin’in durumundan kimseye bahsetmek yok, ha! Ona göre!..

*      *      *

Kiraladığım odaya girmemle çıkmam bir oldu. Hiç uykum yoktu. Karanlıkta dolaşmaya karar verdim. İçkinin de etkisiyle kendimi rüyada sandım bir an. Tanımadığım bir yerde, güzel gülüşlü bir kızın tavsiyesiyle geldiğim köyde, ihtiyar bir adamdan korkunç bir öykü dinlemiştim. Daha çocukken hayatı mahvedilmiş bu kız, hâlâ böylesine duru bir bakışla insanlara gülümseyecek gücü nereden buluyordu acaba?

Ay ışığının en az düştüğü yerden hüzünlü bir ses yükseldi. Oraya yöneldim. Birisi Kürtçe bir türkü söylüyordu. Kadın sesiyle çocuk sesi arasında bir yakarıştı bu. Sessiz olmaya çalışarak yaklaştım. Birkaç saat önce portakal satan kız, dedesinin canından çok sevip bazen de nefret ettiği o ufacık kadın, kucağında bir bebekle şu anda bu dünyadan çok uzaklara gitmiş gibiydi.

Az sonra beni fark edince oradan kaçmaya başladı. Seslendim:

- Bir dakika, Berfin!..

Aniden durdu. Geriye döndü. Şaşkındı.

- Gerçek adımı nereden biliyorsun?

Yanına yaklaştım. Kucağındaki bebek, soluk renkli ve sağlıksız gibiydi.

- Nesi var?

- Kansız işte. Halsiz biraz. Hem de iştahsız…

Nefes alma ve kalp yetersizliği sorunu da varmış çocuğun. Ama Allah’tan umut kesilmezmiş…

O anlattıkça yüreğime hançerler saplanıyordu. Dedenin “sonra başka tatsızlıklar çıktı” derken kastettiği şeylerden biri, muhtemelen akraba evliliklerinin masum çocuklara hediye ettiği kalıtsal hastalıklardan Akdeniz anemisi ile doğan bu bebekti.

Nasıl tedavi görüyordu? Ne kadar yaşardı? Bu ve başka soruları soramadım. Sadece nemlenen gözlerimi kızdan gizlemeye çalıştım.

Beklemediğim bir şey oldu. Şimdi aynen portakal satarken olduğu gibi gülerek bakan bu olağanüstü çocuk, beni yatıştırma görevini de üstlenmişti:

- Boş ver bunları! Söylediğim türküyü beğendin mi?

- Beğendim, ama sözlerini anlayamadım.

- Bir gün sana Türkçesini de söylerim o zaman. Peki, berfin ne demek, onu bilir misin?

Hafızamı yokladım. Bir ara “yasaklı adlar” arasında olduğunu duymuştum. Ama anlamı neydi, neydi?..

- Kar demekti galiba!..

- Yaklaştın, ama tam bilemedin. Kar tanesi ya da kardelen!..

Ben biraz daha utandım, o an neredeyse kendimi birçok acının sorumlusu olarak suçlamaya hazırdım. O ise, benim mutsuzluğumu hissetmişçesine yeniden yardım elini uzattı:

- Haydi, otur şuraya! Sana kardelenin hikâyesini anlatayım.  

Bana gösterdiği yer, ay ışığının aydınlattığı bir ağacın altıydı. Kendisi karanlıkta kaldı ve uzaktan yankılanan hayal gibi bir sesle öyküsünü aktardı:

- Asırlar önce birbirine âşık iki çiçek varmış. Erkek çiçek sevgilisine o kadar vurgunmuş ki, baharda açtıklarında öteki çiçeklerden kıskanırmış. Sonunda sevdiğini hiç kimsenin ortaya çıkmaya cesaret edemediği kışın soğuğunda buluşmaya ikna etmiş. Kış geldiğinde, dondurucu soğukta karların altından toprağı delerek yeryüzüne ulaşan erkek çiçek, uzun süre aramasına rağmen sevgilisini bulamamış. Üzüntüsünden boynunu eğmiş ve donarak ölmüş. O günden sonra kar kış dinlemeden açan cesur çiçeklere “kardelen”, söz verip de gelmeyen çiçeklere de “hercai” denmiş…

*      *      *

Bebeği yatırması gerektiğini söyleyerek yanımdan ayrıldı. Ne ona cevap verecek halim vardı, ne de yerimden kalkacak takatim.

Kardelen!.. Bu isim ne kadar da yakışıyordu bu koca yürekli küçük kıza.

Daha bebekliğinde annesine kesilen faturanın bir bölümü ona devredilmişti. Sonra amca tacizine kurban olmuştu. Ardından sevmediği bir gençle zorla evlendirilmişti. Kim bilir, sevdiği biri var mıydı? Bütün bunlar da yetmemiş, ölü doğan iki çocuğun acısından sonra bir de hasta bebek dünyaya getirmişti ve şimdi hem ona bakmaya çalışıyor, hem de kendisi için yerini yurdunu terk eden dedesine yardımcı olmak amacıyla yollarda meyve satıyordu.

Bunca zorluk herhangi bir yetişkini çoktan devirmeye yeterdi. Ama o hâlâ ayaktaydı ve gülümseyecek, türkü söyleyecek, kendinden katbekat yaşlı insanlara yardım edecek gücü kendinde bulabiliyordu.

Berfin’in bu yaptıkları, kardelen çiçeğinin donmuş toprağı delerek yeryüzüne ulaşmasından daha mı kolaydı? Onun cesareti, adını aldığı kardelen çiçeklerinden daha mı azdı?

Uykusuz bir gecenin ardından oradan ayrılırken yüreğimde bir kardelenin açtığını hissettim: Dupduru, taptaze, pırıl pırıl bir kardelen...


NOT: Kardelen’i ilk kez yaklaşık beş yıl önce T24’te yayımlamıştım.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Nâzım, Moskova, T24 ve dört fotoğraf karesi

Moskova’da Nâzım etkinlikleri başladığında başka bir iktidar vardı. Anma geleneği sürüyor. Başka siyasiler de sahneden çıkacaklar. Ölümsüz olan gerçek sanattır, büyük şairlerdir...

Ne güzel başbakanımızdın sen, Binali Abi!..

Bazı muhaliflerin sempatik bulduğu Binali Yıldırım, kendisinden çok daha fazla eleştirilere hedef olan Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Bülent Arınç gibi insanlara göre daha cesaretsizdir

Çocukluk aşkım, arkadaşım, sırdaşım

Bir gün aşksız, yapayalnız ve kupkuru kalırsan, eski ve küçük aşklar işine yarayabilir... Ben bunu parlak kırmızı gelinciklerden öğrendim...