22 Haziran 2019

DARK ile zihnin ve zamanın karanlık dehlizlerinde

Dark'ın yaratıcıları Baran bo Odar ve Jantje Friese ile diziyi konuştuk

Netflix'in ilk Alman orijinal dizisi 'Dark'ın ikinci sezonu 21 Haziran'da başladı, dizinin yaratıcıları Baran bo Odar ve Jantje Friese ile Berlin'de buluştuk... Bu iki müthiş yaratıcı ve çılgın beyinle tanışmak harika. 2. sezonda her şey daha “Dark” ve daha bir “mind-blowing”... Ve daha sağlam bir sezon sizi bekliyor... Dark fanları için üzücü olacak ama 3. Sezon ile dizinin final yapacağını da belirteyim...

Netflix, yönetmen Baran bo Odar’ın çektiği; bir hackerın hikâyesini anlattığı (Benim de Danny Boyle tarzına çok yakın bulup sevdiğim) “Who Am I – No System Is Safe” adlı filmini çok beğeniyor ve ondan kendileri için bir proje yapmasını istiyor. Ancak o sıralarda Mr. Robot çıkıyor ve Jantje Friese ile farklı bir şeyler yapmalıyız, kendimizi tekrar etmemeliyiz, diyorlar. Yıllardır üzerinde çalıştıkları bir seri katil hikâyesi olan Dark adlı filmlerini çekmiyorlar ama dizi Dark’ın adını ve ilhamını bu hikâyelerinden alıyorlar... Ve Winden adlı bir kasabada başlayan gizemli, karanlık olaylar doğup; bizi de nereden geldiğimizi, varoluşumuzu, nereye gittiğimizi sorgulatan; izlerken beynimizi zorlayan bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Ve de Dark ilk sezonuyla orijinal dili İngilizce olmayan Netflix yapımları arasında en çok izlenenlerden biri oluyor.

Birinci ve ikinci sezon arasındaki ne büyük fark nedir?

J.F.: Birinci sezonda dünyayı oluşturduk ve yavaş yavaş seyirciyi çılgınlığa taşıdık. İkinci sezona geldiğimizdeyse seyircinin işleyişle ilgili bilgisi vardı ve biz de daha da fazla eklemeler yaptık, sistemin nasıl çalıştığını anlayacaklarını umduk. Duyduğumuza göre, işe de yaradı. Bir de komik sahnelerimiz vardı, daha doğrusu komik anlar. Tür açısından baktığımızda da, bilim kurguya kaydık. Bu da çok hoşuma gitti, çünkü birinci sezondan ikinci sezona doğru yavaşça yapılandırdık.

İkinci sezonda yaşadığınız en büyük zorluk neydi?

Jantje Friese: Her ikinci sezon bir dağ gibidir. Çünkü ilk sezonda beklentiler daha düşüktür, çok kötü bir iş çıkarabilirsiniz ancak kimsenin umurunda olmaz. Ama başarıyı yakaladıktan sonra çok baskı olur. Seyircinin hikâyenin nasıl evrileceğine dair fikirleri oluşur ve birçok beklenti olmuş olur. Kendi beklentilerinizi aşıp yeniden özgür olabilmenin en iyi yoluysa; aslında yapmak istediklerinizi yapmak, esnek olmak ve yaptığınızdan zevk almaktır. Bence bizim yeniden zevk almamız için birkaç hafta geçmesi gerekti, fikirleri gözden geçirdik. Son halindense çok memnunum.

“Nereden geliyoruz, amacımız ne, neden böyleyiz neden böyle yaşıyoruz?”

İkinci sezonda ana zeminde olan gizemli bir söz var ve bence Dark’ın belki de ana cümlesi: “Sic Mundus Creatus Est”, bize biraz bundan bahsedebilir misiniz?  Nereden geliyor?

J.F.: Çok eski bir alıntı. “...Ve, dünya yaratıldı demek...” Hermes Trismegistus’un sanırsam, adını doğru söyledim mi emin değilim. Aynı zamanda çok eski bir mitolojiye dayanıyor. Tabula Smaragdina, üzerinde Latin kelimeler olan küçük dağ.

Baran bo Odar: Noah’nın sırtındaki dövme. Birinci sezonda büyük bir dövmesi var, “Sic Mundus Creatus Est” yazan...

J.F.: Aslında hermetizme dayanıyor. Bu da çok eski bir felsefe hatta bir sürü dinin kökeni bu felsefeyle ilişkili. Masonlar da bununla ilişkili bir nevi. Bu da hikayeyi beslediğimiz başka bir mitoloji, yaratılan dünyayla ilgili. Özellikle ikinci sezonun başlangıcı.İnsanlığın doğuşunu, dünyanın oluşumunu bunları, bu metafiziksel terimleri sorguluyoruz, hepsi bununla ilişkili.

Bence Dark, filozoflar gibi evrenin ana maddesini bulmaya çalışıyor ve seyirciyi bu arayışa dahil etmek istiyor...

J.F.: Evet insanların bu konu hakkında düşünmesini istiyoruz.

Dark’ın sonunda insanlar ne düşünmeli, izleyicinin neler düşünmüş, öğrenmiş olmasını istiyorsunuz?

J.F.: Bu onların kararı. Bence biz sadece onların düşünmeleri için onlara bir kapı açıyoruz, seçenek sunuyoruz ve belki de sıradan hayatlarından akıllarından geçmeyecek konular hakkında kıvılcım oluşmasını istiyoruz. Onlarla sadece yüz yüze değil kalpten bağlanmak istiyoruz; özellikle de genç izleyicinin bunlara erişimi var. İlginç aslında; nereden geliyoruz, amacımız ne, neden böyleyiz neden böyle yaşıyoruz?

Ve seyirciyi deli ediyor.

J.F.: Evet biraz deli ediyor.

Ve depresif... Ben de depresifleştim. Her şeyi anlamaya, çözmeye çalışırken...

J.F.: Bence bu daha çok tatlı acı gibi, yani zevkli bi depresyon. Mesela bazen hüzünlü olmasına rağmen, bu teselli edecek bir hüzün olabiliyor.

“En çok zorlandığımız şey, senaryoyu yazmak”

Çok katmanlı bir hikaye var. Dark’ı yazarken ve çekerken sizi en çok zorlayan şeyler neler?

Baran bo Odar: Çekimdeki en zor şey devamlılık aslında. Bütün bu farklı karakterleri , hepsini kendi yaş aşamasında gençken, orta yaştayken, yaşlıyken; haricen farklı zamanlar ve farklı yerlerde çektiğinizi düşünün. Bu çekimler altı ay sürdü bunu yaparken kronolojik bir şekilde de yapmadık. Bu noktada her departman deliye döndü. Dört ay önce karakterin gittiği yerde bir çekim yapılıyor örneğin. Tabii oyuncular için de zorlayıcı, sonuçta duygularını katarak bir sahneyi çekiyorlar ve sonrakini dört ay sonra çekmek durumunda kalıyorlar. E böyle olunca, insan ne kadar hatırlasa da, hatırlamak ve duyguları hissedebilmek farklı şeyler. Bence çekimde en zor şey buydu. Yazarkenki zorluk ise şöyle, bir şeyi kafada planlarken almak istediğiniz şeyi her zaman istediğiniz şekilde alamıyorsunuz; bazen aynı noktalara yeniden dönmek gerekiyor istenileni elde edebilmek için. En azından bizim dünyamızda mantıklı olabilmesi, yalnızca havalı olmaya çalışmaması için hikayeye öyle bir dönüm noktası yazmıştık. Dark dünyasında anlamlı olmalı. Dolayısıyla en çok zorlandığımız şey senaryoyu yazmak diyebilirim.

Jantje Friese: Evet, yazmak aslında bir süreç; insanlar kolay olduğunu düşünse de. Genelde ilk yazdığınız rezalet olur hiç güzel olmaz, ve düzeltmek için zaman ayırmanız gerekir. Dark’ta da işler böyle yürüdü. Çekim esnasında bile sadece performanstan veya aklıma gelen bir şeyden ötürü bir karakterin hikayedeki çizgisini bütünüyle değiştirebiliyorum. Bunu yapacağını düşünüyordum ama tam tersini yapsa aslında daha iyi olur diyorum. Buradaki asıl zorluk esnek olabilmek.

Dark’ı yaptıktan sonra hayatınızda neler değişti?

Baran bo Odar: Daha fazla çalışıyoruz. Pek bir şey değişmedi aslında. (gülüyor) Özellikle Dark’ta evet çok çalışıyoruz, ama aynı zamanda çok da eğleniyoruz. Açıkçası, sonunda büyük bir kitleye bir şeyler üretebilmek ve onlara ulaşması çok tatmin edici. Yani evet bir şeyler üretseniz ve birilerine ulaşmazsa yine sanattır ama aynı değil. Eğer bir kitle varsa çok daha iyi, bizim çok spesifik bir kitlemiz var.  “Çok güzel bir hamburger yapmışız ve herkes ona bayılıyor, yiyor gibi” bir durum yok Game of Thrones’da olduğu gibi. Onların izleyici kitlesi daha geniş. Bizim kitlemiz daha spesifik, ama hala geniş bir kitle; aynı değerleri, düşünceleri, ahlak kurallarını, depresyonları ve bizim senelerdir, küçüklükten beri bildiğimiz karanlığı paylaşıyorlar. İnsanların gerçekten bizim sesimizi seveceğini düşünmemiştik, bu çok tatmin edici. Başlarda kimsenin bu sesi dinlemeyeceğini, izlemeyeceğini düşünmüştük. Çünkü bunu başka hikayelerde denedik ve pek başarılı olmamışlardı.

“Şu anda eskiler geri dönüyor ve ben bunun Netflix sayesinde olduğunu düşünüyorum”

Son yıllarda sinema ve televizyonda üretim yapan çoğu insanın hayali Netflix’le çalışmak oldu. Siz neler hissediyorsunuz ve Netflix’i nasıl konumlandırıyorsunuz?

Baran bo Odar: Evet Netflix’le çalışıyoruz, Netflix için çalışıyorlar tabii ki böyle derler diyebilirler ama aslında Netflix film yapımcılarının geleceği. Bu biraz da korkutucu çünkü çok etkisi var, bunu Alman film piyasasında da çokça hissedebilirsiniz. Ama gelecek için olumlu bakıyorum belki darmadağın da olabilir yine de şimdilik film endüstrisini iyi etkiliyor. Biz 80’lerde, 90’larda büyüdük. Çok güzel gerilim filmleri çekilirdi. Yetişkin karakter sorunlarını çözmeye çalışırdı. Bunlarda süper kahramanlar veya harika efektler yoktu, sağlam karakterler üzerinden ilerleyen hikaye anlatımı vardı. Tabii bu uzun zamandır ortada yok çünkü Hollywood daha iyi kar etmenin yolunu buldu. Ve şu anda eskiler geri dönüyor ve ben bunun Netflix sayesinde olduğunu düşünüyorum.

Peki nelerden ilham alıyorsunuz? Senarist ve yönetmen olarak?

Jantje Friese: Benim için ilham kaynağım hep çocukluğum oluyor. Hep yaşadıklarıma, okuduklarıma dönüyorum. Kalben hala gençliğimde yaşıyorum.

Baran bo Odar: Evet benim için de bir nevi böyle. Filmler örneğin Heat, Lawrence of Arabia, Bladerunner. Veya resimler, Francis Bacon’ın tüm eserleri. Genel olarak beni etkileyen şeyler bunlar, ortak yönleri; neşeli renkli şeyler değil de karanlık olmaları.

“Üçüncü sezon, çok uzun bir elveda olacak”

Instagram hesabınızda üçüncü sezonun çekileceğini gördük. Bu hikayenin sonu mu olacak?

Baran bo Odar: Evet. Üçlünün son sezonu. Hep şunu demiştik kendimize, eğer başarılı olursa, ki birinci sezondan sonra bunu gördük, başarılı olursa sadece üç sezon yapacağız dedik. Çünkü gizemi konu alan diğer dizilere, Lost gibi, gülüyoruz. Bence gizemi sürekli kullanarak bir hata yapıyorlar, evet işlemesi çok zevkli bir konu gizem, ancak bir süre sonra insanlar alışıyor ve kodları kolayca çözmeye başlıyorlar. Böyle olunca da gizem itibarını kaybediyor, fikirler tükeniyor. Biz de gizemi işe yarar bir şekilde kullanacağımız üç sezonumuz olmasını istedik. Üzüleceğiz de aynı zamanda, çünkü karakterleri ve dünyayı çok seviyoruz. Ama beşinci sezonu çekip sıkıcı olmasındansa; her şey güzelken üçüncü sezonda bitirmek daha iyi. Yani, evet, son sezon olacak.

Jantje Friese: Çekimlere pazartesi günü başlıyoruz hatta. Çok uzun bir elveda olacak.

Yazarın Diğer Yazıları

RTÜK ve korku toplumu

Bülent Ersoy’un iftarlara davet edilip, Onur Yürüyüşü’ne izin verilmediği post apokaliptik dönemlerdeyiz

Ezel Akay: Gerçek sanat, her zaman politiktir zaten

Ezel Akay, Yiğit Özgür karikatürlerinden uyarlanan “Hunililer” ile tiyatro rejisinde

Kalanıma hoş geldiniz: Youtube öldüren eğlence 

Şov dünyası bu dünya herkes kendi dünyasında, herkes kendi hülyasında…