18 Kasım 2013

Cumartesi Diyarbakır’da ne oldu?

Cumartesi günü Diyarbakır’da yaşananların esas olarak iki katmanda etkileri var. Birinci katman gelecek elli yıllık perspektifte Orta Doğu’da olası gelişmelere dair, ikinci katman Türkiye’nin geleceğine dair.

 

Cumartesi günü Diyarbakır’da yaşananların esas olarak iki katmanda etkileri var. Birinci katman gelecek elli yıllık perspektifte Orta Doğu’da olası gelişmelere dair, ikinci katman Türkiye’nin geleceğine dair.

Hükümet hangisini esas olarak, hangi niyetle bu ziyareti planladı bilemem. Irak ve Suriye’de yaşanmış olan ve yaşanacak olan şeyler ne olursa olsun, iki şeyi biliyoruz. Orta Doğu’da ne sınırlar ne yönetimler eskisi gibi olmayacak. İkincisi ise yeni Orta Doğu şekillenirken Kürtleri hesaba katmayan hiçbir senaryo tutmayacak.

Eğer hükümet bu hesapla hareket ediyorsa, Kürtlerin tüm siyasi aktörlerini dikkate alarak, her birisiyle ilişki ve diyalog geliştiriyorsa Barzani ile ilişkilerin geldiği nokta ve bu ziyaret oldukça anlamlı. Ama bu analizi tutarsız kılan hükümetin Suriye’deki gelişmelere ve PYD’ye karşı olan tutumu. PYD’ye karşı izlenen politika bu olasılığı zayıflatıyor. O zaman Orta Doğu perspektifinden bakınca, sanki hükümet Kürtlerin tüm siyasi aktörleriyle ilişki ve diyalogu değil, Kürt siyasi aktörleri arasında bazıları lehine tutumu esas alıyor demektir.

Bu tercih ise birinci cümlede değindiğim ikinci katmana getiriyor bizi. Cumartesi günü yaşananlar iç politikaya, Kürt meselesine ve açılıma dönüktü yargısını ima ediyor. Bu durumda da Barzani ziyareti iç hesaba, Türkiye Kürtlerine ve Kürt meselesine dair hesaplamalar ağırlıklı planlanmış demektir.

Uzun süredir Kürtlerin iki partisi var, Ak Parti ve BDP. Kürt seçmen gözünden bakılınca da pata bir durum var. Yani Ak Parti veya BDP ne yaparsa yapsın Kürtlerin oy tercihleri değişmiyor. Adeta Kürtler de kendi içlerinde bir kutuplaşma yaşıyor. Ne Uludere katliamı, ne bölgedeki ekonomik yatırımlar ne de açılım süreci bu tercihleri henüz değiştirmiyor. Ak Parti’ye veya BDP’ye oy vereceğini söyleyen seçmenlerde bir tercih ve oy oranı değişikliği oluşmuyor.

Hükümet bu dengeyi bozmak için Barzani ziyaretinden, Barzani’nin Kürtler üzerindeki etkisinden medet umuyorsa bu etkinin de bu zeminde neredeyse sıfır olacağını söylemek mümkün.

O zaman Cumartesi yaşananların önemi Barzani ziyaretinden değil yaşanan sembolik ve çok anlamlı kırılmalardan ve Başbakan’ın konuşmalarından kaynaklanıyor.

Cumartesinin anlamı bazı simgesel şeylerde ve en önemlisi de hükümetin kullandığı dil ve BDP ile ilişkide yatıyor. Barzani’nin gelişi, devlet protokolüyle karşılanışı, halka hitap edişi, Başbakan’ın Diyarbakır Belediyesi’ne ziyareti, BDP’lilerin Başbakan’ı karşılayışı, Şivan Perver’in gelişi, gösterilen ihtimam gibi hemen tüm detaylar ülkeyi yöneten otoritede olduğu kadar devletin paradigmalarında da artık önemli bir değişime işaret ediyor.

Ziyaret bahane oldu belki ama asıl önemlisi hükümetin ve BDP’nin Cumartesi günü birbirlerine karşı tutumlarında önemli bir kırılma olmuş olmasıdır Cumartesi’yi anlamlı kılan.

Eğer karşılıklı bir anlık hamle değilse veya iki tarafın da seçim öncesi bir halkla ilişkiler faaliyeti değilse ve karşılıklı yumuşama kalıcı kılınabilirse ülke çok önemli bir fırsat kapısına yaklaşıyor olabilir.

Çünkü Cumartesi günü yaşananlar yalnızca Kürtlerin yaşadığı ve Kürtlere karşı söylenenlerden ibaret değil. Barzani’ye, Şivan Perver’e, Kürtçeye ve Kürdistan’a gösterilen saygı ve özen genel olarak ülkenin toplumsal psikolojisinde de olumluya doğru önemli bir duygu hali yaratabilir. Bu duygu hali meselenin çözümü yolunda söylemden fiiliyata geçiş aşaması için müthiş bir zemin ve fırsat sağlıyor. Bu anlamda Newroz’daki Abdullah Öcalan’ın mektubunun okunmasından sonraki toplumsal psikolojiyi olumluya çevirecek ve beklentileri artıracak ikinci bir maymuncuk ele geçirilmiş olabilir. Elbette bunu asıl sağlayacak ve perçinleyecek şey hükümetin Pazartesi’den sonraki tutumu.

Açılım sürecinin yönetiliş tarzındaki temel sorun, hükümetin hemen tüm aktörleri kendi koyduğu kurallara göre davranmasını beklemesi, buna karşılık da paradoksal biçimde süreçte yalnız kaldığından şikayetçi olması. Hükümet bir yandan herkesi tribünde oturmaya zorluyor öte yandan da sahada takım kuramamaktan yakınıyor. Hükümetin önünde şimdi bir fırsat var,  BDP’yi daha etkin biçimde sürece dahil etmek. Hükümetin aradığı çoğul destek BDP’ye rakip yeni Kürt oluşumlarının ortaya çıkması değil, BDP’nin sürece dahil olması. 

BDP üç dört gün kendi içinde yaşadığı anlamsız tartışmalar sonrası Diyarbakır’da alması gereken pozisyonu aldı. Önümüzdeki birkaç haftada bu ilişkide yeni bir ivme yakalanabilirse açılımda yeni bir safhaya geçebiliriz.

Cumartesi yaşananların ve iki gündür genel kamuoyundaki duygusal ve zihni iklimin hükümete şu soruyu sordurmasını umalım: Yeni Türkiye yalnızca Ak Parti’nin yol haritası ve hedef tanımıyla kurulabilir mi?

Yeniyi kurabilmek için Ak Parti’nin yeni ortaklıklar istemediğini Gezi’den biliyoruz. Ama Gezi’deki enerjiyi, duyarlılıkları, insanları dikkate almadan Ak Partinin yeniyi kuramayacağını da biliyoruz. Aynı şekilde Cumartesi de gösterdi ki yeni Türkiye’ye Kürtler de ortak ve ortaklık niyetlerini bir kez daha gösterdiler. Şimdi mesele hükümetin ve Ak Partinin ne yapacağı.    

 

Yazarın Diğer Yazıları

MHP’nin siyasetteki özgül ağırlığı daha da artacak

Partiler ittifaka mecburlardı ve önümüzdeki dönem bu mecburiyet daha da güçlenecek

İktidar bloku seçmeni rahatsız ve partilerini sorgulamaya başladı

AK Parti seçmeninin muhalefet blokuna geçmekten daha çok sandığa gitmeyerek tepkisini gösterdiği anlaşılıyor