21 Şubat 2013

Barış istiyor muyuz, istemiyor muyuz?

Kürt meselesi bu ülkenin hemen her meselesinin ve tüm siyasi sorunlarının zihnî tıkacı

Kürt meselesi bu ülkenin hemen her meselesinin ve tüm siyasi sorunlarının zihnî tıkacı.

Kürt meselesi ve yeni anayasa gibi temel meseleleri konuşurken meselenin kendinden bağımsız olarak, daha başlangıçta yaklaşım tarzlarını etkileyen iki zihnî sorun var.

Birincisi meseleyi çözmesi gereken seçilmiş siyasetçiler de siviliyle bürokratıyla diğer tüm aktörler de kendini jüri olarak konumluyor.

Yarışma programlarında konunun uzmanlarından oluşan bir jüri oluyor hep. O jüri üyeleri yarışmacının performansını izliyor sonra da teknik ve estetik değerlendirmelerini yapıyorlar. Asıl oylama telefon aramaları, mesajlarıyla “halk jürisi” tarafından yapılıyor.

Şunu gerçekte bilmiyoruz, izleyicilerin ya da halk jürisinin tercihlerinde, jürinin değerlendirmelerinin ne kadar payı var? İzleyici kendinde oluşan yarışmacının ve performansının algısı, beğenisi, tercihi üzerinden mi oy veriyor yoksa jüri üyelerinin değerlendirmelerinden mi?

Jüri uygulamalarında bir başka nokta, jüri üyeleri meslek erbabı ve yarışmanın dışındalar. O nedenle kimin hangi performansı ve başarıyı gösterdiğinin jüri üyelerinin hayatları üzerinde bir kıymeti yok.

Çoğu zaman herhangi bir ilk hamleyi yapan siyasetçileri jüri önüne çıkmış yarışmacılar, kendimizi jüri, seçmeni de halk jürisi gibi konumlanıyoruz zihnimizde.

Yaşananların, sorunların, meselelerin bizimle alakası yokmuş, bizim hayatlarımıza etkisi hiç olmayacakmış gibi düşünüyoruz. Halk jürisinin de bizim değerlendirmelerimize göre oy vereceğini bekliyoruz.

 

Toplum jüri değil

 

Seçmenin tercihlerinde kendi algılarının, beklentilerinin, umutlarının, kimliklerinin önemi ve etkisi de yok, meselenin seçmenin hayatıyla, ihtiyaç ve talepleriyle de ilişkisi yok gibi düşüyoruz.

Daha da önemlisi kendi katkımızın çözümdeki etkisini, kendi zihnimizde yok saymış oluyoruz. İlginç olan, ilk hamleyi yapan dışındaki siyasi aktörler de kendilerini hemen meseleden soyutlayıp, jüri görevine geçiyor.

O zaman da konuşulanlar bir çözümü oluşturmaya dönük değil, ilk önerilen hamlenin doğru olup olmadığına kilitleniyor. Buradan da hem kapsamlı çözüm çıkamıyor hem de meselenin toplumsal psikolojideki boyutları gerilime ve kutuplaşmaya dönüşüyor.

Yaklaşım tarzlarını etkileyen ikinci zihnî sorun ise meseleyi aktörler üzerinden değerlendiriyor ve konuşuyoruz. Aktörlere olan ilgimiz, sempatimiz veya muhalefetimiz, husumetimiz önce ilk hamleyi sonra da tüm meseleyi değerlendirmemizi doğrudan etkiliyor. Aktörler üzerine konuşmak o meselenin kendi dinamiklerini, nedenlerini ve sonuçlarını ihmal etmeyi doğuruyor. Giderek mesele önemini kaybediyor, aktöre göre olan konumlanmamız öne çıkıyor.

Ülke AK Parti yandaşlığı ve karşıtlığı üzerinde derin bir siyasal kutuplaşma yaşıyor. Bu kutuplaşma giderek bir toplumsal kutuplaşmaya da dönüşmüş durumda.

 

İktidar yandaşlığı-karşıtlığı ekseni meselelerin önüne geçiyor

 

Kürt meselesinin çözümü konusundaki tartışmalar da ne yazık ki doğrudan bu kutuplaşma eksenine dönüşüyor. Parlamentodaki partileri bir yere kadar anlayabiliyorum. Muhalefet etme anlayışları meseleler üzerinden değil iktidar üzerinden. Yorumcuları da bir yere kadar anlayabiliyorum, yazılanların söylenenlerin büyük kısmı her gün yeniden kendi konumlarını ilan etmeye dönüşmüş durumda.

Ama bugün dikkati çekmek istediğim sivil toplum aktörleri, işadamları, yöneticiler gibi ülkenin ekonomik ve entelektüel gücünün tavrı.

AK Parti yandaşlığı veya karşıtlığı eksenindeki duruşlarını açık etmeme çabalarının da bir yere kadar anlaşılabilir bir yanı var. Ama Kürt meselesinin ne bu ülkenin ekonomik ve gündelik hayatının üzerindeki ne de üretme ve yaratma potansiyelindeki etkilerinin farkındalar.

Bugün eğer hâlâ düşünme, üretme ve yaratma özgürlüğünde kısıtlayarak konuşuyorsak Kürt meselesinin zihnî ambargolarının özgürleşme üzerindeki etkisindendir.

Bugün ekonomik potansiyelin hâlâ harekete geçirilememesinin en büyük engellerinden birisi Kürt meselesidir.

Bugün ülkenin her yerinde kendimize dair kararlara katılamıyor oluşumuz, bu merkeziyetçi yönetim sistemini hâlâ ayakta tutan Kürt meselesidir.

Örnekleri çoğaltabiliriz de. O zaman bu denli hayatımıza değen bir meseleyi iktidar yandaşlığı karşıtlığından bağımsız olarak düşünmenin yolunu bulamayacak mıyız?

Barışı inşa etmek yalnızca iktidar partisinin sorumluluğunda değildir, olmamalıdır da. Ayrıca iktidarın her yaptığı ve söylediği kategorik olarak doğru da olamaz. Konuştuğumuz hepimizin hayatıdır. Yapmamız gerekeni aktöre göre değil mesele üzerinden tanımlasak, kendimizi jüri olarak değil aktif yurttaş olarak konumlasak barışa katkımız azalır mı çoğalır mı? Barışı biz de istiyor muyuz istemiyor muyuz?

 

(T24 / Taraf – 21 Şubat 2012)

Yazarın Diğer Yazıları

Çözümden çok itirazı örgütlemek: Otokratlar seçmenin aklına nasıl giriyor?

Sistemin krizi yoksulluğu, adaletsizliği çoğaltıyor, kalıcılaştırıyor, eşitsizlik, yoksulluk popülist söylemi besliyor, popülist söylem toplumsal rıza üretiyor, krizler yumağı popülist iktidarlara otokrasi fırsatı üretiyor gibi bir sarmalın içindeyiz sanki

Kazananın tüm siyasi gücü ele geçirdiği bir “temsili demokrasi”: Türkiye’nin demokrasi krizi neden daha derin?

Bugün yaşanan krizin en belirgin özelliği, eksikli bile olsa temsili demokrasiden tümüyle uzaklaşılmış olması. Bu bakışın demokrasi tanımı, seçimlerin yapılabilmesinden ibaret. Seçim süreçlerinin demokratik olup olmaması, siyasi rekabetin yasal zemininin sorunlu olması önemli değil. Önemli olan oyların bir fazla olması ve kazananın tüm siyasi gücü ele geçirmesi

Tek hayat tarzı, tek fikire karşı 'var olma' meselesi: Demokrasi krizi nasıl aşılır?

Belirsiz geleceğin sigortası çeşitliliktir, farklılıktır. Şu anda bildiklerimiz ve tanımlarımız içinde, tek hayat tarzına, tek fikre, tek model ve yönteme dayalı bir hayat doğaya da aykırıdır