04 Mart 2021

Washington ile Ankara'nın sağırlar diyaloğu

Temsilciler Meclisi üyelerinin ABD dışişleri bakanı Antony Blinken'a yazdığı mektuptan, henüz Türkiye'yle ilgili stratejinin gözden geçirilme sürecinin tamamlanmadığını anlıyoruz

Türk – Amerikan ilişkilerindeki sorunları iki tarafla da konuşmaya kalktığınızda bir pinpon maçına maruz kalırsınız.

Amerikalılara, "Türkiye sizden Patriot almak istedi, siz satmayınca mecbur Rusya'dan aldı" deyince, "Biz satmaya çalıştık; ama fiyatı yüksek buldular. Sonuçta bizimkisi özel şirket, Ruslar daha rahat fiyat kırabiliyor. Teknoloji transferi konusunda da çok talepkâr oldular; ama biz her defasında S-400'ler alınırsa sıkıntı olacağını söyledik," derler.

Türk tarafına gidersiniz, "Biz taleplerimizi yumuşatmaya hazırdık; hatta en son S-400'de imzalar atılmadan Ağustos 2017'de ABD'ye resmen bildirimde bulunup tekrar teklif vermesini bekledik; bize bu teklifi vermeleri tam 17 ay sürdü. Ayrıca yaptırımların niteliğine dair bir işaret de yoktu," derler.

Amerikan tarafına dönersiniz; "Ankara bizden yeni teklif istediğinde Rahip Brunson hapiste, bütün evanjelikler tepemizde idi. Konjonktür müsait değildi; ama biz defaatle S-400'ü alırsanız yaptırım gelir uyarısında bulunduk," derler.

Türk tarafı, "S-400 alacağımıza ihtimal vermediler; hele F-35'lerden çıkarılma diye bir şey yoktu," derken; Amerikalılar da "Ankara yaptırıma ihtimal vermedi; bizi ciddiye almadı" derler ve bu böyle uzar gider.

İki taraf da duymak istemediğini duymazdan geliyor

Sonuçta bir noktada anlarsınız ki; iki taraf arasında zaman zaman hatlar karışmış, karşılıklı çelişkili mesajlar kafa karıştırmış, bir kademeden verilen mesaj, karşı tarafta bir üst kademeye ulaşamadan karanlık koridorlarda kaybolmuş; ama en önemlisi de taraflar duymak istediklerini duymuş, duymak istemedikleri mesajlar konusunda kulaklarının üzerine yatmış. Bir de tabii karşılıklı "blöf" analizini iyi yapamama durumu da var. Washington Ankara'nın S-400 kararında sonuna kadar gideceğine ihtimal vermeyip uyarılarını kademeli arttırdı. Ankara ise bu kadar ağır yaptırıma ihtimal vermedi. Parası verilmiş 2 F-35 uçağının teslim edilmemesini, üstüne F35 programından çıkarılmayı hiç beklemiyordu.

Bu türden sağırlar diyaloğu başka konularda da yaşandı.

İki tarafı dinleyince, aklıma hep meşhur bir filmin İngilizce adı gelir, "lost in translation." Tercüme sırasında bazı kelimelerin düşüp denilenin eksik aktarımı şeklinde yorumlarım ben bu ifadeyi.

Elbette Türk – Amerikan ilişkilerindeki derin krizi basit tercüme eksiklikleri ya da hatalarına indirgemeyeceğim. Burdan konuyu güncele şöyle bağlamak istiyorum.

İnsan hakları ve demokraside baş ağrısına hazır olun

ABD, geçmişte yaşanan bu

"- Ben söylemiştim.

- Hiç de bile, tam olarak öyle dememiştin.

- Tam tersine kaç kez uyarmıştım.

- Hayır efendim; o söylediğinden o anlam çıkmazdı," türünden karşılıklı suçlama sarmalına benzer bir fasit daireye girmek istemiyor.

Bu kez "Ben baştan nerede duruyorum sana söyleyeyim. Sonra yanlış anlama olmasın" türünden bir netlikten yana bir tavır sergiliyor gibi.

Misal; demokrasi ve insan hakları meselesinin ikili ilişkilerde bundan böyle gündeme geleceği ve bu konunun baş ağrıtacağı Ankara'ya net olarak iletilmiş durumda. "Bir yolunu bulur idare ederiz," türünden yanlış bir beklentiye girilsin istemiyor Biden yönetimi.

Türkiye'yi Rusya'ya kaybetmek

Ancak, Temsilciler Meclisi üyelerinin ABD dışişleri bakanı Antony Blinken'a yazdığı mektuptan, henüz Türkiye'yle ilgili stratejinin gözden geçirilme sürecinin tamamlanmadığını anlıyoruz.

Yönetim içinde bir grup sorunlar çözümsüz kaldığı sürece, iki başkent arasındaki mesafenin giderek açılmasının Türkiye'yi daha fazla Rusya ve Çin'e iteceğine işaret edip biraz daha ılımlı gidilmesini tavsiye ediyor olabilir. Biden'ın da geçmişte Türkiye ile ilişkilerde Rusya boyutuna dikkat çekmişliği var. Zaten mektubun amacı da stratejik çıkarların insan hakları ve demokrasi meselesinin önüne geçmesini engellemek.

Şimdilerde Washington'un cevabını aradığı soru bu olsa gerek: "Nasıl bir yandan Türkiye'nin jeostratejik konumunu öne sürüp kendini vazgeçilmez hissetmesini önler ve bir yandan da Türkiye'nin daha fazla Rusya ve hatta Çin'e kaymasına nasıl engel oluruz?" Bir grup, "Türkiye'yi Rusya'ya kaybetmeyelim" derken, bir grup da "Bırakalım ne hâli varsa görsün, kendi kaybeder" diyordur.

Tabii bu tartışmanın nereye evrileceği biraz da Ankara'nın Washington'dan gelen sinyalleri nasıl okuyup tavır alacağı, diğer yandan Rusya'yla ilişkilerini bundan sonra nasıl yöneteceğine de bağlı olacak.

Yazarın Diğer Yazıları

KKTC'yi hiçe sayıp iki devletli formül savunulmaz

KKTC Anayasa  Mahkemesi'nin aldığı karara Türkiye'nin sert yaklaşımı, iki devletli formül konusunda Türk tarafının müzakere masasında elini ne kadar zayıflatıyorsa, KKTC'de Ankara'nın yaklaşımına verilen tepki de o kadar elini güçlendirir

AB'yle koltuk krizi: Oryantal bakış ve kurumsal belleğin önemi

Kurumsal bellek, hata yapmaktan kurtarır. Ama "her şeyin yenisini ve dolayısıyla iyisini biz biliriz" anlayışıyla eski devlet gelenekleri yıpratılırsa; üçüncü dünya ülkesi imajını pekiştirecek durumlarla karşılaşmak kaçınılmaz olur

Fransa'daki Müslümanlarla ilgili yasada Türkiye'nin rolü

Yasa tasarısı, hemen her gün gün Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "eyy Macron" demesini gerektirecek içeriğe sahip. Ama Türkiye'den ses çıkmıyor. Bu aralar atarlanmaya uygun bir ekonomik durum yok gibi