12 Mart 2020

Koronavirüs, alttakiler, korku...

Korkunun, kapitalist sistemin olmazsa olmaz, temel bileşenlerinden biri olduğunu söylüyor psikoanalistler, düşünürler ve Marksizm. Sistemin tüm musibetleri üzerimize yağarken, etkisini korku olarak gösterdiğini...

Korktuğumuz şey Koronavirüs mü? Ya da şöyle soralım; bir virüs nasıl oluyor da savaş, iletişim vb. her alanda gelişmiş teknolojisiyle hayata meydan okuyan koskoca bir yönetim ve ekonomi mekanizmasını tehdit edebiliyor!

Gelişmiş ülkelerin, gelişmiş hükümetleri ve yöneticileri dünyaya parmak sallayıp, bir el hareketiyle milyonlarca insanın kaderini belirlerken, görünürlüğü ancak mikroskopla sağlanabilen bir virüsle baş edemiyorlar.

Yoksa korkuyorlar mı!

Üstelik birbirlerinin ellerini sıkamayacak kadar.

Eğitim, sağlık, barınma, beslenme gibi temel ihtiyaç kaynaklarını hiçe sayıp, aynı kaynakları savaş teknolojisine aktaranlar, bir virüs karşısında gösterdikleri zavallı acizliklerini görüp, bu çok kötü huylarından vazgeçerler mi acaba?

Korkunun yaratacıları korkarken, alttakilerin korkuyu an itibarıyla sektörleştirmesine ne demeli peki!

Ya, esnafından eczacısına, işportacısından bakkalına kadar herkesin korkuyu pazarlama derdine düşmesine...

Çakma maskeler, dezenfektan sıvılar, alkol bulanmış "ıslak mendiller" ve daha nice şey, Koronavirüs'e karşı koymak adına iki-üç katı fiyatına korkuyu sömürme aracına dönüşmüş durumda. 

Yukardakilerle aşağıdakilerin aralarında kazdıkları patika bir yol var, alttakiler tekmeyi yedikçe kazdıkları o ince yolda kalmakta ısrar edip, Israr ettikçe de vahşileşiyorlar.

Oysa ki Koronavirüs sadece küçük bir ayrıntı. Daha doğrusu büyük virüsün küçücük yavrularından biri. O büyük virüsün korku ve onunun yapıcıları olduğunu söylemeye gerek var mı peki (!?)

Zira korkunun, kapitalist sistemin olmazsa olmaz, temel bileşenlerinden biri olduğunu söylüyor psikoanalistler, düşünürler ve Marksizm. Sistemin tüm musibetleri üzerimize yağarken, etkisini korku olarak gösterdiğini...

Aynı sistem korkuyla birlikte vicdanı, ahlakı da inşa ediyor. Aşağıdakilerin yukarıya bakması bundan. Yukarıya baktıkça, anında pozisyon alıp acımasız tezgahlarını kurabiliyorlar.

Bu tezgah ise, hiçbir ideoloji tanımıyor. Zira asıl gerçek(ler) felaket anında ortaya çıkıyor.

"Don Juan, baştan çıkarıcı kadın, dünyadan elini eteğini çekmiş adam, filozof, modanın esiri taş bebek, çevreyi etkileyen yaman adam, cesur erkek, kendini beğenmiş, alçakgönüllü kadın, suskun çok nazik ve lütufkâr kadın, geçimsiz insan, oportünist, uyumsuz, vs."den oluşan alttakiler, yani bizler, müzmin korkuya karşı savunma kılıfı olarak giydiğimiz bu türden benliklerimizi, Koronavirüs ya da benzeri felaketler karşısında bir anda atıp, çırılçıplak kalabiliyoruz.

Gerçek şu ki, derecesi ne olursa olsun, ortaya çıkan her tehlike bizim benliğimize işleyerek artık biz olmuş korkumuzu yansıtıyor.

Dieter Duhm, Kapitalizmde Korku'da şöyle diyor: "Bunların her birinde, belli bir genel işaret nörotik karakter oluşumu söz konusudur; bu oluşumun yardımıyla, korku üreten çatışmalar öyle işlenmiştir ki, geriye mümkün olduğu kadar az derecede akut korku kalır."

Duhm'a tekrar kulak verirsek, korkmak için bir nedene ihtiyacımız yok aslında. Ve, Koronavirüs'e de... Biz zaten korkuyla yönetiliyoruz. Koronavirüs yarın Morona olduğunda da korkacağız.

Birbirlerinin ellerini sıkmayarak virüse karşı önlem aldığını zanneden korku yapıcıları; üretim, yönetim politikalarıyla yapılandırdıkları benliğimizi, -ayrıca tek yönelimleri olan- savaş politikalarıyla zaten yeterince biçimlemiyorlar mı (!)

Korkumuzun kaynağını anlarsak, korkuyu da ucuz, aşağılık yöntemlerle sömürmeyiz belki.

Çok şey değil mi?

Yazarın Diğer Yazıları

Bittin sen kapitalizm!

Sen ki, korkudan odalardan çıkamıyorsun ya, işte bu yüzden bittin!

Kayyımlar, infaz taslağı, diğer şeyler...

Batma tehlikesi taşıyan ya da batmak üzere olan bir gemide herkesten aynı anda çıkan o kaygı solukları, ne katman tanır ne dost-düşman ne ideoloji ne de sınıf farkı tanır diye biliyordum bir de...

Neron, Roma'yı bir daha yak!

On binlerce sakininin sabahın erken saatinden itibaren bütün gününü bir vahşeti (gladyatör dövüşleri) izlemeye ayırdığı bir kent düşünün. Aslında o kadar geriye gitmeye gerek yok