20 Kasım 2023

Eyvah, serbest rekabet Avrupa’yı tehdit ediyor!

Uyarı bu kez Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanından geldi: Küresel ekonominin rakip bloklara bölündüğüne dair artan işaretler var.

Biliyorsunuz, Avro bölgesi içinde bulunan 20 ülkenin para politikasını yönetmekle yükümlü ve bundan çeyrek yüzyıl önce kurulmuş bir merkez bankası var: Avrupa Merkez Bankası (ECB). Dünyanın en önemli merkez bankalarından biri olan ECB’nin 2019’dan beri dümeninde Christine Lagarde oturuyor. Bir dönem Fransa’nın Maliye Bakanlığını da yürütmüş olan Lagarde, ECB’deki görevine gelmeden önce de -2011-2019 arasında- Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Direktörlüğünü yapmıştı. Onu finansal piyasaların istikrarına, para politikalarının başarısına yönelik risklerin artış gösterdiği zamanlarda politika yapıcılar için uyarı nitelikli beyanatlarıyla da hatırlıyoruz.

Lagarde, geçen cuma günü Avrupa Bankacılık Kongresi'nde yine uyarıcı bir konuşma yaptı. ECB başkanı, “artan jeopolitik gerilimlerin dünya ekonomisinin küreselleşmeden uzaklaşma sürecini hızlandırabileceği ve bunun sonuçlarının herkes için geniş kapsamlı olabileceği” konusunda uyarılarda bulundu. Derken baklayı (!) ağzından çıkardı: “küresel ekonominin rakip bloklara bölünmekte olduğuna dair artan işaretler var.”

Aslında Lagarde, demeçleri piyasalar için asla endişe verici bir nitelik taşımaması gereken bir pozisyonu işgal ettiği için temkinli konuşan bir bürokrat. Dolayısıyla o böyle bir uyarıda bulunuyorsa, ettiği lafları artan jeopolitik gerilimler küresel ekonomiyi rakip bloklara ayırdı, eyvah ki eyvah” şeklinde okumak en doğrusu.

Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Christine Lagarde

Diyeceksiniz ki, “ne var bu lafta!

Haklısınız. Zaten geçen nisan ayında da benzer uyarılarda bulunmuştu Lagarde. Nesi şaşırtıcı?

Şaşırtıcı olan şu:

Farkındaysanız, birilerinden hegemonya mücadelesinde monopolist düzenin ortadan kalkmakta oluşuna kaygılanmamız ve önlem almamız isteniyor. Hem de bize yıllarca “serbest piyasanın” faziletlerini anlatanlar, “seçme özgürlüğünün” moral üstünlüğünü vazedenler istiyor bunu.

Hegemonun ürettiği “malları” ikame edecek başka malların olmadığı monopolist zamanları, tüm dünyanın tek bir yüce efendinin stratejik çıkarlarına boyun eğmek durumunda kaldığı tek bloklu sistemi yitirmek üzere olmamız ne fena, deniyor.

Peki bize tam rekabet piyasasının oluşması için çalışmanın, piyasaya giriş-çıkış serbestliğinin bulunmasının, alıcıların istedikleri mal ve hizmetleri satın alma noktasında serbest olduklarını, hatta satın almaktan kolaylıkla vazgeçebileceklerini söyleyenler, şimdi bu “ideale” daha fazla yaklaşmakta olduğumuz şu noktada bundan niye şikâyet ediyorlar?

Duvarın yıkılışı ve “sosyalist blokun” çöküşü ardından “tarihin sonunu” ilan eden “liberal demokrasi” savunucuları, meğer çok taraflı, çok oyunculu, aktörlerin tercihlerini “seçme özgürlüğü” ilkesi temelinde diledikleri taraftan yana yapabildikleri, rekabetin önüne engellerin çıkartılmadığı bir kapitalist dünyayı değil, bayağı bayağı militer yollarla ayakta tutulmaya çalışılan o vahşi monopol yapıyı arzuluyorlarmış.

Peki neden?

Aslına bakarsanız, nedenini biliyoruz. Ama o nedeni Lagarde’ın dediklerinde arayacaksak bulmamız uzun sürmüyor: Onun aktardıklarına göre, kendi bloklarının şemsiyesi altındaki hükümetler, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana en yüksek borçluluk seviyelerine ulaştıkları için... Avrupa'nın kurtarma fonları 2026’da bitip tükeneceği için… Kendilerine merkezi roller biçilen bankaları bilançoları açısından büyük riskler beklediği için…

Yani II. Dünya Savaşı sonrası kurulan bu “dünya düzeni” altında inleyip sesini yükselten imtiyazsız kitleler ve ülkeler karşısında sorunları militarist yöntemlere başvurarak çözmek dışında bir seçenek üretmemiş olanlar, şimdi “çok taraflı” dünya düzeninin barındıracağı risklere dikkat çekip kaygıyla uyarıyor yasa koyucuları.

Kendi boru hatları patlatılıp o tapındıkları “serbest rekabet” düzeni dinamitlendiğinde ağızlarını açıp tek laf etmeyen, 5N’yi geçtim, 1K’yı bile sormayan, böylesi kritik sonuçları olan bir kriminal vakayı soruşturma gereği hissetmeden, biat disiplini içinde kendilerini ayaklarından vurup enerji krizine sürüklenebilenler rekabet halindeki ekonomik bloklardan, hadi adını da koyalım, G7-BRICS rekabetinden şikâyet ediyor.

N’apalım, biz de genç kuşaklara “serbest rekabetin,” “seçme hürriyetinin” ve çoğulculuğun faziletlerini anlatanların onlar olduğunu, bu kavramları kendilerinin icat edip piyasaya (!) sürdüklerini söylemeyiveririz.

Bu arada ben Lagarde’ı Yunanistan’ın borç krizine girdiği dönem ettiği, o aşağılayıcı “Yunanlar güzel zamanlar geçirdiler, şimdi bunun bedelini ödeme zamanı” şeklindeki lafıyla hatırlıyorum daha ziyade.

Ve bugünlerde düşünüyorum, Lagarde, acaba şunu mu demek istiyor: “Avrupa olarak güzel zamanlar geçirdik, şimdi bunun bedelini ödeme zamanı.”

Onlar bedel ödeyip öksürdüğünde biz hasta olmasak, “e, bi' zahmet” derdik. Lakin tarih bedel ödenecek bir momenti önümüze getirecekse bundan kaçınabilmek çok da mümkün olamayacak galiba.

Her durumda dünya üzerinde yepyeni bir ayrışma yaşandığı ve ABD ile II. Dünya Savaşı sonrasında onun tohumlarını attığı kurumların bu ayrışmayı engellemekte giderek daha fazla zorlandığı bir gerçek. Artık kırktan fazla ülkenin üyesi olduğu BRICS ile görüyoruz ki modern tarihte ilk kez olarak Kolektif Batı’nın temsilcisi sayılabilecek ülkelerin katılımı olmaksınız böylesine geniş çaplı bir birlik oluşturulmuş durumda. Şu iyiyi, bu kötüyü temsil ediyor, diyerek meseleye akla kara kutupsallığında bakacak halimiz yok. Ama birileri yeni tarafın, bloğun riskleri, tehditleri var diyorsa, bu tehditleri bankalar, paralar, sermayedarlar değil, değerler, ilkeler bazında temellendirmeleri lazım. Ardından gidip onları Irak’a, Afganistan’a, Burkina Faso’ya, Mali’ye anlatabilirler, mesela. Sonra isterlerse, Çin lideri Şi Cinping’in San Fransisko ziyaretindeki akşam yemeğinde sırf Şi’nin masasına düşebilmek için bazılarının 40 bin dolar ödediği söylenen CEO’lara, Apple, Boeing, Fedex, MasterCard, Blackrock, Fedex, Qualcomm vd. şirket yöneticilerine anlatabilirler.

Tabii birilerinin de “sakın yeni taraftan, bloktan yana ümide kapılmayın, onlar aslında sosyalist değiller ha, onların da derdi Batı’dan farklı değil” seviyesinde cümleler kurmadan önce, ABD liderliğindeki Batı’nın iddialı kurumsal yapılarına rağmen sömürgeciliğin bıraktığı mirasın izlerini silmek yerine yılların seyri içinde ne tür ucubeler ürettiğini hatırlamaları yerinde olur.  Sonra da buna yakından tanık olmuş imtiyazsız kitlelerin ve ülkelerin o tarihsel bagaj ve deneyimle, karşılarında yeni bir dış politika dinamiğiyle beliren bloklardan -ümidi kesmeden önce- yoksulluk ve istihdam üzerinde olumlu etkilerini görebilecekleri yatırımlar talep etmelerinin doğal olduğunu idrak etmeleri.

 

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Ters tepen Amerikan ‘Brejnev doktrini’

ABD yönetimi tarihinin en büyük yanlışlarından birini Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte ondan Brejnev Doktrini’ni ödünç alarak -ya da Sovyet liderliğinden gelmiş bir hediye gibi kabul ederek- benimsemiş olabilir mi?

Dünyanın en etkili orduları hangileri?

Amerikan “US News & World Report” dergisinin ilk 10 listesine bakılırsa, Türkiye 10.ncu en etkili orduya sahip ve en zayıf ile en güçlü olduğu alanlar diğer ülkelerdeki gibi çok şey anlatıyor

Think tank dünyası ve Türkiye

85 milyonluk Türkiye sahip olduğu düşünce kuruluşu sayısıyla dünya liginde ilk 30’a bile giremediği gibi, kendine bırakın İran ve Yunanistan’ı, bir Romanya, bir Kenya ya da Peru kadar dahi yer açabilmiş görünmüyor.