Gündem

Yıldıray Oğur: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın anlayışından devleti yaşat ki devlet yaşasın doğru yapısal bir zihniyet dönüşümü yaşanıyor

03 Haziran 2020 12:34

Karar gazetesi yazarı Yıldıray Oğur, CHP Yüreğir Gençlik Kolları Başkanı Eren Yıldırım'ın davasında yaşanan gelişmeleri bugünkü köşesinde yorumladı. Oğur, "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın anlayışından devleti yaşat ki devlet yaşasın doğru yapısal bir zihniyet dönüşümü yaşanıyor" düşüncesini dile getirdi. 

Oğur, "İktidar sahiplerinden bu mesajı alan devletin memurlarının, kolluk güçlerinin artık kendilerini hesap veren değil hesap soran makamında hissetmesi, hukuka değil, yöneticilerine bağlılık duyması, karşılaştıkları suçlamalar karşısında ilk reflekslerinin savunmaya geçmek olması o yüzden şaşırtıcı değil.  Böyle bir devletin karşısında Yüreğirli yoksul ve muhalif bir ailenin ne hükmü olabilir ki! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın anlayışından devleti yaşat ki devlet yaşasın doğru yapısal bir zihniyet dönüşümü yaşanıyor. Bu zihniyet dönüşümünün sonuçlarını hak ihlalleri ve hukuk karşısında sorumsuzluk olarak yaşamaya maalesef devam edeceğiz" görüşünü savundu. 

Oğur yazısında şunları kaydetti:

"İddianamede üç ayrı kısa videodaki konuşma dökümlerine yer  verilmiş. Ne yaşandığı o dökümlerden anlaşılıyor. Okuyalım: 'Olaydan önce çekilen ve Eren Yıldırım’ın annesi S.Y.’ın telefonundan elde edilen 30 saniyelik videoda:  ‘Kaymakam soğan dağıtıyor. Ya ne yapıyor bunlar, vay be belediye büyük iş yapıyor, kaymakamlık dağıtamaz belediye ile birlikte. Kaymakam gelmiş belediyede dağıtıyor. Tamam canım kaymakam orda belediye de orda’ içerikli bayan ve erkek konuşmalarının geçtiği...'

“Eren Yıldırım’ın avukatları tarafından dosyaya sunulan 51 saniye süreli video; Müşteki Bülent Kaya’nın etrafında bulunan şahıslara yönelik ‘hadi bakalım hadi söz dinleyin biraz gidin diyorsak gidin’ ‘kardeşim gidin kalabalık yapmayın, bak herkes geliyor, burada görev yapamıyoruz’ sözlerle şahısları uzaklaştırmaya çalıştığı, eliyle uyarılarda bulunduğu, Eren Yıldırım’ın annesi S.T. olduğu değerlendirilen ve kamera açısında olmayan şahsın ‘niye bağırıyorsunuz siz, kime bağırıyorsunuz siz, bunlar da vatandaş değil mi’ şeklinde tepki gösterdiği esnada arbede yaşandığı,  sırt kısmı görünen erkek şahsın Bülent Kaya’nı göğüs bölgesine iki eli vurduğu (Bülent Kaya’nın ifadesine göre bu şahsın Eren Yıldırım olduğu değerlendirilmiştir)  ve dengesini kaybettiği, şahıslar arasında itiş kakış olduğu ve video içerisinde ‘silah doldurt boşalt’ sesinin geldiği (ifadelerden silah kuran şahsın Bülent Kaya olduğu değerlendirilmiştir) Bülent Kaya’nın bu sırada iki elinin de aşağıda olduğu, kollarını yukarı kaldırmadığı, video açısında herhangi bir silah görülmediği, video açısında arbedenin yaşandığı kameranın sürekli hareket ettiği, yüzlerin seçilmediği anda kamera açısında olmayan erkek sesi olan bir şahsın ‘a... k ha’ dediği,  kamera açısında olmayan bayan ve erkeklerin ‘halka silah mı çekiyorsun sen, sen halka silah çekiyorsun, ismin ne senin’ şeklinde konuşmaların geçtiği...”

“Eren Yıldırım’ın annesi S.Y.’nin telefonundan: silah doldurtma boşaltma sesinden sonra tespit edilemeyen erkek şahsın ‘ a. k..ha  bana mı sıkacaksın?’ dediği, Eren Yıldırım olduğu değerlendirilen şahsın ise ‘ya FETÖ'cüsün, ya teröristin sen’ şeklinde söylemlerde bulunduğu tespit edilmiştir.”

Görüntülerin dökümünden yaşananlar ortada. 

Eren Yıldırım ve ailesi, koruma polisinin silahını 17 yaşındaki kardeşinin göğsüne dayadığını da iddia ediyor. 

Peki yaşandığı iddia edilen fiziki saldırıyla ilgili savcılığın tespiti ne? 

Yine iddianameden okuyalım: “Müşteki Bülent Kaya, Eren Yıldırım, D.İ. Y (Eren Yıldırım’ın 17 yaşındaki kardeşi) isimli şahısların, aralarında çıkan itiş kakış ve darp nedeniyle basit tıbbi müdahaleyle giderilebilecek şekilde yaralandıkları asli tıp raporlarıyla tespit edilmiştir.”

Basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek yaralama tıbbi değil, TCK’da geçen hukuki bir tabir. Kırık, iz, doku kaybı olmayan ancak mağdurun şikayeti üzerine soruşturulabilen, re’sen soruşturulamayan yaralamalar için kullanılıyor.

Peki ne kadarlık bir basit yaralanma bu? 

Bunun için adli tıp raporuna bakmak gerekir.  Ama iddianamede darp ile ilgili adli tıp raporları nedense yok. Eren Yıldırım’ın avukatlarının iddiasına göre Adli Tıp raporunda koruma polisinin göğsünde değil iki kolunda, Eren Yıldırım’ın ise göğsünde ekimozlar tespit edilmiş. Ekimoz derken küçük morluklardan bahsediyoruz.

Yani günlerdir bahsedilen saldırı, iddianamedeki ifadesiyle “itiş, kakış”tan ibaretmiş. 

İddianamenin neredeyse sonuna geldik ama iddianamede mağdur olarak geçen Kaymakam ile ilgili hala herhangi bir bilgiye rastlayamadık. 

Hatta iddianameye göre Kaymakam’ın olay yerinde olduğunun tek delili, Yıldırım’ın avukatlarının verdiği görüntülerde geçen konuşmalar. Bunun dışında savcılık ne kaymakamın ifadesine başvurmuş ne de HTS kayıtlarına yer vermiş.

Peki, sözlü itirazlarla başlayıp, itiş kakışla devam eden ve  Kaymakam’ın koruma polisinin silahını çıkarıp mermi sürmesiyle gerilimin yükseldiği olayla ilgili savcının suçlaması ne olmuş?

Savcı suçlama kısmına geçemeden önce “Sonuç kısmına geçmeden önce hatırlatmak gerekir ki” diye başlayarak iddianamelerde görülmeyen bir açıklama yapma gereği duymuş. 

Açıklamada “sadece mahkemelerin değil, savcıların da delilleri değerlendirme yetkisi olduğu, yeterli şüphe olmadan kamu davası açılmaması gerektiği” gibi bir iddianameye neden konulduğu anlaşılmayan prensipler sıralanmış. 

Bu hukuki ön peşrevin sebebi az sonra yapılan suçlamayla ilgili duyulan huzursuzluk olabilir.

Çünkü, böylesine basit bir olay için, bu delillerle yazılan iddianamede savcı tek suçlu olarak Eren Yıldırım’ı görmüş.  

Ona yöneltilen suçlamalar da şöyle:  ‘Göğüs kısmından sert biçimde vurarak koruma polisini basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralamak” ve “kaymakam ve korumasının bulunduğu yöne doğru ‘Teröristsiniz, fetöcüsünüz’ demek.2

Halbuki aynı iddianamenin bir kaç paragraf yukarısında yaşanana itiş kakış denmiş, koruma polisiyle birlikte Eren Yıldırım ve kardeşinin de basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralandığı söylenmiş, “terörist ve fetöcü” suçlamalarının koruma polisinin silahına mermi sürmesi üzerine Eren Yıldırım tarafından sadece polise yönelik olarak söylendiği bizzat savcı tarafından ifade edilmişti.

Yine iddianamede yer alan, bizzat koruma polisinin itiraf ettiği halka karşı silah çıkarma ve namluya mermi sürme de suçlamalar bölümünde kayboluvermiş. 

Nihayet bu ilginç iddianameyi kabul eden mahkeme itiş kakıştan verilmiş tutuklama kararını kaldırarak Eren Yıldırım’ın tahliyesine ve tutuksuz yargılanmasına karar verdi.

Peki bu basit olayla ilgili edilmiş onca söze ne oldu?

PKK benzetmelerine, eşkıyalık laflarına, organize ve art niyetli saldırı iddialarına, kalabalık bir grup saldırdı diye verilen ifadelere, saldırganların suç dosyaları kabarık haberlerine, silah yoktu açıklamalarına?

Ya valiliğin iddianameyle cümle cümle yalanlanan ilk açıklaması?

Olay, 2020 yılında Adana’da iftar sonrası terlikle gezmeye çıkmış çekirdek bir ailenin devletin hikmetinden sual sormasıyla başına gelenler diye özetlenebilir.

Normalde bir tatsızlık olarak o akşam orda kalabilecek basit bir olay, aile fertlerinden birinin muhalefet partisinin ilçe gençlik kolları başkanı olması ve olayın Van’daki terör saldırısına denk gelmesiyle siyaseten kullanışlı bulundu ve mahkemeler fikir değiştirip yeniden tutuklama kararları verdiler.

Ama siyaseten kullanışlı bulunması dışında bu olay uzun süredir devleti yükselen bir refleksinin görünür olduğu son bir örnek.

Devlet kurumları uzun süredir, vatandaşlara karşı hak ihlallerinde ilk refleks olarak savunmaya geçiyor.

Vatandaşın hakkının ihlal edilip edilmediğiyle ilgili bir şüphe payına yer vermeden, “Soruşturma başlatılmıştır” deyip geçmeden ilk elde ettiği bilgiler ve delillerle kendi memurunu veya kurumunu korumaya ve savunmaya çalışıyor.

Bunun yaparken kendini mahkemelerin yerine koyup, suçlamalarda bulunuyor. 

En son örneği Diyarbakır’daki işkence iddiasını düşündüren fotoğrafla ilgili bakan yardımcısının yaptığı ve o fotoğrafın neden çekildiği ve nasıl bir milletvekili danışmanına servis edildiği sorusunu geçiştiren “millet düşmanlarının manipülasyonları durmuyor” açıklaması. 

Halkın hadimi, halka hizmet için var olan devlet yerini varlığını kimseye borçlu olmayan, kendi raison d'etat’sı kendi hikmet-i hükümeti bulunan, hikmetinden de sual sordurmayan bir devlete bırakıyor. 

İktidar sahiplerinden bu mesajı alan devletin memurlarının, kolluk güçlerinin artık kendilerini hesap veren değil hesap soran makamında hissetmesi, hukuka değil, yöneticilerine bağlılık duyması, karşılaştıkları suçlamalar karşısında ilk reflekslerinin savunmaya geçmek olması o yüzden şaşırtıcı değil. 

Böyle bir devletin karşısında Yüreğirli yoksul ve muhalif bir ailenin ne hükmü olabilir ki!

İnsanı yaşat ki devlet yaşasın anlayışından devleti yaşat ki devlet yaşasın doğru yapısal bir zihniyet dönüşümü yaşanıyor.

Bu zihniyet dönüşümünün sonuçlarını hak ihlalleri ve hukuk karşısında sorumsuzluk olarak yaşamaya maalesef devam edeceğiz....