Gündem

'Putin bile bütün basını susturamıyor, sansür ters teper!'

Şahin Alpay: Hasan Cemal'in susturulmasının, hükümetin kendi bacağından vurmasından başka bir anlamı var?

21 Mart 2013 19:29

Zaman gazetesi yazarı Şahin Alpay, çözüm sürecini ele aldığı yazısında, "Barış süreci medyaya sansür ve otosansür ile yürüyemez" ifadesini kullandı.

Alpay, "Barış sürecinin selameti açısından hükümetin medyadan alabileceği bütün desteği alması gereken bir sırada, demokratikleşmenin ve barış sürecinin önde gelen savunucularından, basının duayenlerinden Hasan Cemal’in susturulmasının, hükümetin kendini bacağından  vurmasından başka bir anlamı var mı?" sözleriyle de Hasan Cemal'in Milliyet'ten ayrılaması olayına gönderme yaptı.

Şahin Alpay'ın Zaman gazetesinde "Türk usülü başkanlıktan vazgeçin" başlığıyla yayımlanan (21 Mart 2013) yazısı şöyle:

Bugün Diyarbakır’da PKK lideri Öcalan’ın barış çağrısı açıklanacak. Silahlı isyanın son  bulacağına dair umutlar, hiç bu kadar yüksek olmadı. Başbakan Erdoğan’ı ve hükümetini, PKK ile müzakere sürecini başlatarak bugünlere gelinmesini sağladığı için içtenlikle kutluyorum.

Başbakan, “Yumurta küfesi taşıyoruz sırtımızda… Adeta sırattan geçiyoruz, keskin bir bıçağın üzerinde yürüyoruz…” derken haklı. Sürecin başarıyla sonuçlanması için, herkes elinden geleni yapmalı. Benim elimden gelen, görüşlerimi yazmak, söylemek.

Kuzey İrlanda barışının mimarlarından olduğu için Kraliçe’den Lord unvanını alan John Alderdice, Türkiye’deki barış sürecinin çok daha zor olduğunu söylemiş ve sabır istemiş: “Barış sürecini bir çocuk ya da bitki olarak düşünürseniz, öyle hemen büyümesini sağlayamazsınız!” (Milliyet, 18 Mart.) Ne kadar yerinde bir uyarı. Alderdice, Türkiye’deki zorluğu da esas olarak, stratejik konuma bağlamış. Haklı, çünkü Kürt sorununun uluslararası, sınırlaraşırı bir boyutu var. PKK’nın silahlı isyana son vermesi,

Ankara’nın bütün Kürtlerle barış yapmasını gerektiriyor. Ne var ki zorluğun, iç nedenleri daha önemli. Türkiye Kürtlerinin ortak, meşru, demokratik talepleri karşılanmadan barış yerleşemez. Bunların asgarileri, PKK’nın
siyasallaşmasına kapıların açılması; Türkiye’de (sadece Türklerin veya Müslümanların değil) her dinsel ve etnik kökenden eşit haklara sahip yurttaşların yaşadığının kabulü; Türkçe yanında Kürtçenin de anadil olarak öğretilmesinin (iki dilli eğitim) önündeki engellerin kalkması; idare yapısının yerinden yönetim esasına göre yeniden düzenlenmesi. Bunlar, anayasada Kemalizm’in yerini özgürlükçü ve çoğulcu demokrasiye bırakmasını zorunlu kılıyor.

Barışın yerleşmesi için, toplumda köklü zihniyet değişikliğine de ihtiyaç var. Şöyle ki, Türkiye’de sadece Türklerin yaşamadığının, insanların çok  kimlikli olduklarının, kimsenin kimseye belirli bir kimliği dayatamayacağının yaygın kabul görmesi gerekecek. Doksan yıldır Kemalist tek-kültürcülükle yıkanan beyinlerin çok-kültürlülüğü sindirmesi kolay olmayabilir.

Zorlukların aşılabilmesi için barıştan yana güçlerin olabildiğince birleştirilmesi, barış karşıtlarının ise olabildiğince tecrit edilmesi gerekir. Toplumda, haklı veya haksız, hükümet ile PKK arasında “Türk usulü başkanlık sistemine destek karşılığında, Kürt taleplerinin karşılanması” temelinde örtük bir anlaşma yapıldığı izlenimi doğdu.

Barıştan yana güçlerin bir kısmının, bu nedenle sürece soğuk baktığı ortada. Başbakan’ın 2007’de anayasa taslağı hazırlamasını istediği ekibin başı, kamu hukukçularının duayeni Prof. Dr. Ergun Özbudun bakın ne diyor: “Kürt meselesinin çözümünü başkanlık sistemiyle ilgili pazarlığın unsuru haline getirmek etik değil.” (Neşe Düzel, Taraf, 18 Mart.) Başka hiçbir nedenle değilse bu nedenle AKP hükümeti vakit geçirmeden Türk  usulü başkanlık sistemi önerisinden vazgeçmelidir.

Barış süreci, medyaya sansür ve otosansür ile yürüyemez. Toplumun, önemli bir ölçüde AKP iktidarı altında kavuştuğu ifade özgürlüğünden vazgeçmesini beklemek beyhude.  “Milli gazetecilik” ancak otoriter – totaliter rejimlerde olur. Putin bile bütün basını susturamıyor. Sansür, otosansür ters teper. Nitekim, tepti. Barış sürecinin selameti açısından hükümetin medyadan alabileceği bütün desteği alması gereken bir sırada,
demokratikleşmenin ve barış sürecinin önde gelen savunucularından, basının duayenlerinden Hasan Cemal’in susturulmasının, hükümetin kendini bacağından vurmasından başka bir anlamı var mı?