Gündem

'Özdemir Sabancı'yı Veli Küçük öldürttü'

WikiLeaks ile işbirliği yapan Taraf gazetesi, 4 Kasım 2008'de Türk polisinin ABD diplomatlarına verdiği brifinge ilişkin olarak yazılan kriptoyu yayımladı.

19 Mart 2011 02:00

T24 - WikiLeaks ile işbirliği yapan Taraf gazetesi, 4 Kasım 2008'de Türk polisinin ABD diplomatlarına verdiği brifinge ilişkin olarak yazılan kriptoyu yayımladı. Diplomatların Washington'a yolladığı telgrafta "Ergenekon davasından tutuklu bulunan emekli Tuğgeneral Veli Küçük'ün Özdemir Sabancı'yı öldürttüğü ve Hrant Dink ve Mustafa Duyar cinayetlerine karıştığı belirtiliyor" iddiası öne sürüldü. türkiye'de görevli Amerikan diplomatlarının Ergenekon sürecine karşı ikili yaklaşımlarını da sergileyen yazışmalarda, "Birçok Türk geçmişteki bütün yaralar için Ergenekon'u suçlamakta hiç vakit kaybetmiyor, ama biz bu kadar devasa bir komplo şebekesi fikrini akla yatkın bulmuyoruz. Savcılar sürekli genişleyen müdafi birleştirmeye çalışırken ölçüyü kaçırıyor gibi görünüyorlar" ifadesi kullanılıyor. Diğer yandan ABD'li diplomatlara göre, "Ergenekon soruşturmasında savcı eskiden tabu olan konulara el atarak Türkiye'yi tam tam hesap verebilirlik kavramıyla tanıştırıyor."


Gülen Cemaati ve Irak İşgali sürecinde Türkiye'nin tutumuna dair ABD'li diplomatların kaleme aldığı kriptoların ardından Taraf, WikiLeaks'teki Ergenekon sürecine ait belgeleri yayımladı. Taraf'ın, Amerikan diplomatlarının Ergenekon sürecine ilişkin gözlemlerini, temaslarını ve yorumlarını içeren yazışmalara ilişkin olarak yayımladığı (18 Mart 2011) dosya şöyle:


Wikileaks belgelerinde Ergenekon

Emniyet, ABD’li diplomatlara verdiği brifingde Ergenekon sanığı Küçük’ü böyle anlattı: Özdemir Sabancı’yı vur emrini verdi, Dink ve Duyar cinayetlerine karıştı

ABD’nin, Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan operasyonlar ve açılan davalarla ilişkisini, her şeyden ziyade bir “anlama gayreti” olarak tanımlayabiliriz. Amerikalı diplomatların, Ergenekon soruşturmasının hukuki boyutuna, siyasi etkilerine ve uzun vadeli sonuçlarına ilişkin görüş ve değerlendirmeleri, “WikiLeaks Türkiye Belgeleri”nin son birkaç yıllık bölümünde çok geniş bir yer tutuyor. Bu kapsamdaki telgrafları tek tek okuyup incelediğimizde, evet, soruşturmanın kapsamına ve hedeflerine ilişkin temel bir kavrayış ve destek; ve evet, soruşturmanın amaçları ve usulleri konusunda ciddiyeti giderek artan endişeler gördük; yine de bu belgeler bize, Amerikalıların “Ergenekon” konusunda, her şeyden çok bir bilgi toplama çabası içinde olduğunu gösterdi. Bugün, bu çabanın sonucu olan çoğu “gizli,” bir bölümü de “kişiye özel” ibareli bir dizi resmî yazışma üzerinden, ABD’nin Ergenekon’a bakışını incelemeye başlıyoruz. Bu yazışmaların 2008 ve 2009 ağırlıklı olduğunu; zaman ilerledikçe, Ergenekon soruşturmasındaki polis taktiklerine ve davanın siyasi manipülasyona açık hale geldiğine ilişkin Amerikan kaygılarının daha fazla dile getirildiğini, ancak davanın Türkiye’yi dönüştürücü etkisine verilen önemin de sürdüğünü göreceksiniz. ABD’nin yeni Ankara Büyükelçisi Francis J. Ricciardone, Jr.’ın son Ergenekon tutuklamalarıyla ilgili eleştirilerine hâkim olan tonun, bu sayfalarda birebir karşınıza çıkmayacak olması ise 2011 tarihli telgrafların elimizde olmamasından kaynaklı. Ancak Amerikalı yetkililerin bugüne dek Washington’a yazdıkları Ergenekon raporlarının içinde, bundan sonra yazacakları raporların nüvelerini bulmak da bizce mümkün. Son bir not: “WikiLeaks Belgelerinde Balyoz” dosyasını ayrıca ele alacağız.



Ümraniye’de derin devlet bulundu

Siftah 13 Haziran 2007’de yapıldı. Hrant Dink cinayetiyle başlayan, 367 kararı, 27 Nisan e-muhtırası ve Cumhuriyet mitingleriyle ilerleyen gergin ve netameli bir süreçte, Türkiye 22 Temmuz genel seçimlerine hazırlanırken, ihbar üzerine Ümraniye’de bir gecekonduya yapılan baskında, el bombaları, TNT kalıpları, plastik patlayıcılar ve fünyeler bulundu. Ümraniye baskını, Ergenekon soruşturmasının da ilk adımını oluşturdu. Nitekim, “WikiLeaks Türkiye Belgeleri” arasında, bir bütün olarak Ergenekon’u konu alan telgrafların ilki de, söze “Ümraniye baskını”yla başlıyor. Bu telgraf, 30 Ocak 2008 tarihli; yani altı ildeki 24 ayrı adrese yapılan eşzamanlı baskınlarda, 33 kişinin gözaltına alındığı ilk büyük Ergenekon dalgasından sekiz gün sonra gönderilmiş.

ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Sharon A. Wiener’ın kaleme aldığı, “Ümraniye baskını, derin devleti hedef alıyor” başlığını taşıyan bu telgrafın “ÖZET” bölümü, Ergenekon soruşturmasının başlangıç aşamasında, bu soruşturma hakkındaki Amerikan resmî görüşüne ilişkin bir fikir veriyor:

“İstanbul’un Ümraniye İlçesi’nde geçen haziranda ortaya çıkarılan cephanelikle bağlantılı olarak, 22 ocakta İstanbul ve diğer kentlerde polisin çok sayıda insanı gözaltına alması olayı, Türkiye’de ‘derin devlet’e karşı verilen savaşın bir muharebesi olabilir. ‘Derin devlet,’ Türkiye’nin ‘alternatif’ bir devlet gücü oluşturduklarını iddia eden ultra-milliyetçileriyle bağlantıları olan benzer zihniyetteki insanların, (buna emekli askerî personel ve hükümet yetkilileri de dahil) muğlak, iyi tanımlanmamış bir şebekesi. İddialara göre, bu yasadışı grup, kamuoyuna nüfuz ederek, gerçek devlet aktörlerinin, çoğunlukla da ordunun eylemlerine halk desteği sağlamak için çalışıyor. Eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel gibi bazı kişiler, bu güç merkezine destek bildiriyorlar. Başbakan Erdoğan’ın ise buna (derin devlete) karşı çıktığı ve bütünüyle yok edemese bile yıkmak istediği anlaşılıyor. Şu anki derin devletin mensuplarıyla, halk arasında Gladio Operasyonu olarak tabir edilen ve Soğuk Savaş’ta muhtemel bir Sovyet işgaline direnmek için örgütlenmiş olan ‘stay behind’ (kelime anlamıyla, ‘geride kalanlar’) şebekesinin mensuplarının ortak olduğu yönünde spekülasyon yapılıyor. Bir derin devlet şebekesinin başarılı biçimde soruşturulması, milliyetçi dokunulmazlığa darbe indirecek ve hukuk düzenine güçlü bir bağlılık ortaya koyacaktır. Siyasi liderliğin en üst seviyelerinin bu soruşturmaya destek verir görünmesine rağmen, sorgu sürecinin başarılı olması ancak Türkiye’nin herkesten daha milliyetçi olan yargısının işbirliği yapmasıyla mümkün olabilir.”

AKP’nin kapatılması tam bir felaket olur

Başkonsolos Wiener’ın yukarıdaki değerlendirmesinden birkaç ay sonra, 10 Nisan 2008’de, bu kez ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’ın onayıyla, Washington’a, aralarında Dışişleri Bakanlığı’nın yanı sıra Merkezî İstihbarat Teşkilatı (CIA) ile Beyaz Ev’deki Ulusal Güvenlik Konseyi’nin (NSC) de bulunduğu bir dizi alıcıya gönderilen “gizli” telgraf, yine Ergenekon soruşturmasını ele alıyor.

Ankara’daki ABD Siyasi Müsteşarı Janice G. Weiner’ın kaleme aldığı anlaşılan telgrafın başlığı: “Ergenekon soruşturması AKP kapatma davasıyla birbirinden ayrılamayacak kadar içiçe geçmiş durumda” diye tercüme edilebilir.

Çeşitli gazetelerde yazılan haberlerin yanı sıra, İstanbul Başkonsolosluğu bünyesinde görev yapan FBI temsilcisinin Türk polis kaynaklarından edindiği bilgilere de geniş yer veren telgrafın metnini bugünden itibaren Taraf ’ın ve WikiLeaks ’in internet sitelerinde bulabilirsiniz. Biz buraya sadece telgrafın sonundaki “YORUM” bölümünü alıyoruz:

“Ergenekon ile AKP aleyhindeki kapatma davası artık birbirinden ayrılamayacak şekilde içiçe geçti. Ergenekon soruşturması asker ve sivil üst düzey yetkilileri de zan altında bırakabilir; soruşturma ne kadar ilerlerse, seçilmiş hükümetle devlet arasında bir çatışma riski de o kadar artacak. Dokuz aydır henüz hiçbir iddianame hazırlanmamış olan Ergenekon soruşturması, hükümetin (ve polisin) hem kararlılığı hem de kapasitesi için bir sınav niteliğini koruyor. TESEV’in Dış Politika Program Direktörü Mensur Akgün, Türk hükümetinin ‘derin devlet’ sisteminin üzerine gitme iradesini ortaya koyacak savcıları ve diğer görevlileri bulma becerisine ilişkin endişesini daha işin en başında belirtmişti. Kapatma davası, Türk Milli Polisi’nin Ergenekon’un peşini bırakmama konusundaki kararlılığını sarsabilir; AKP’nin kapatılması, bugün büyük çoğunluğu AKP yanlısı olan ve siyasi efendilerine duydukları minnetle, Ergenekon’u yakalamaya baş koyan Türk Milli Polisi’nin yöneticileri için bir felaket olur.”

Eruygur, Tolon, Balbay ve diğerleri

1Temmuz 2008, Ergenekon soruşturmasının kritik tarihlerinden biriydi. O güne dek, bu soruşturma kapsamında Emekli Jandarma Tuğgeneral Veli Küçük dışında hiçbir üst rütbeli askerî personele dokunulmamışken, 1 temmuz sabahı, eski Ege Ordu Komutanı Emekli Orgeneral Hurşit Tolon ve eski Jandarma Genel Komutanı Emekli Orgeneral Şener Eruygur’un gözaltına alınmalarıyla, muhtemel ordu-Ergenekon ilişkisi ilk defa bu düzeyde kamuoyu gündemine girmiş oldu. Aynı dalgada, Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ile Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün dahil 25 kişi gözaltına alındı.

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği, bu dalgayı Washington’a rapor etmekte gecikmedi. Aynı gün, Büyükelçi Ross Wilson’ın onayıyla gönderilen ve Siyasi Müsteşar Carl Siebentritt tarafından kaleme alındığı anlaşılan telgraf, “Hükümet, Derin Devlet’e karşı taarruzda: Eski generaller gözaltına alındı” başlığını taşıyor.

Daha ziyade gözaltına alınanlarla ilgili genel bir döküme ayrılan telgrafın “ÖZET” bölümünde tek cümlelik bir yorum göze çarpıyor:

“Bu gözaltılar, hükümetle ‘derin devlet’ arasında, yargı üzerinden süren çatışmada ciddi bir tırmanmayı temsil ediyor ve (bunlar) AKP’yi kapatma davasında zirve noktasına yaklaşıldığı bir sırada, siyasi gerilimleri de dikkat çekici şekilde arttıracaktır.”

Polis, Amerikalılara önceden söylemiş

Aynı telgrafın en dikkat çekici paragraflarından biri ise, Emniyet teşkilatı içindeki bazı kişilerin, gözaltılar konusunda Amerikan Büyükelçiliği’ne önceden işaret verdiğini düşündürüyor:

“İlişkili olduğumuz üst düzey bir Türk Milli Polisi yetkilisi, gözaltıların önizleği olarak, geçen hafta Büyükelçilik LEGATT’ıyla (Federal Soruşturma Bürosu’nun temsilcisi kastediliyor) Paksüt-Başbuğ görüşmesinin(dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ ile Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt arasında 4 Mart 2008’de gerçekleşen ve Türkiye’nin ilk olarak Taraf’ın haberiyle duyduğu gizli buluşma) yarattığı tartışma bağlamında konuşurken, Türk Milli Polisi’nin, birkaç gün içinde Ergenekon kapsamında gözaltılar gerçekleştirmek suretiyle (bu gizli görüşmeye) karşılık vereceğini söylemişti.”


Şüpheliler AKP’ye husumet besliyor

Telgrafın en son bölümünde ise, Mustafa Balbay’ı ve aynı gün gözaltına alınıp daha sonra serbest bırakılan gazeteci Ufuk Büyükçelebi’yi ilgilendiren şu satırlar var:

“Tanınmış gazetecilerin gözaltına alınması, namlunun basının üzerine çevrilmesi gibi görünse de, Tercüman’ın Genel Yayın Yönetmeni ve Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi geniş bir kesim tarafından, askerî ve Kemalist fesatçıların sözcüsü olarak görülüyorlar. Gözaltına alınanların çoğu husumet derecesinde AKP aleyhtarı, ve hükümet karşıtı faaliyetlerde bulunmuş olmaları mümkün; ancak ne kadar suçlu oldukları ya da hükümete karşı sürekli ve ciddi bir komploda ne kadar rol oynadıkları ancak haklarındaki iddianameler kamuoyuna açıklandığında netlik kazanacak.

Tutuklamalar ve YAŞ’taki terfiler

ABD’li diplomatların, Ergenekon şüphelilerinin “suçlu” olup olmadıklarının anlaşılması için bel bağladıkları iddianameye ilişkin yorumlarını da birazdan aktaracağız ama önce Ergenekon’un ışığında –ya da “gölgesinde” demek belki daha doğru– Türk Genelkurmayı’nın ABD tarafından nasıl göründüğünü 3 ve 7 Temmuz 2008 tarihli iki telgraftan okuyalım.

3 temmuzda, ABD’nin Ankara’daki Siyasi Müsteşarı Carl Siebentritt tarafından kaleme alınan ve Büyükelçi Wilson’ın onayıyla, aralarında ABD Genelkurmay Başkanı’nın da bulunduğu bir alıcı listesine gönderilen telgraf, “Ergenekon gözaltıları ve askerî devir teslim süreci” başlığını taşıyor.

Telgraf, başlığından anlaşılacağı üzere, yaklaşan Yüksek Askerî Şûra’nın Ergenekon soruşturmasından nasıl etkileneceği üzerinde duruyor:

“İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılması yönünde muhtemel bir karar da dahil olmak üzere siyasi bir karışıklık, askerî devir teslim sürecini zorlaştırabilir. Ordunun gözaltılara verdiği alçak sesli tepki, yumuşak bir geçişi tehlikeye sokmamak istediğinin ve AKP’nin kapatılmasına ilişkin kararın YAŞ sonrasına kalmasını tercih ettiğinin bir göstergesi olabilir. Zaten yüksek olan gerilimleri iyice arttıracak bir harekette bulunup, askeriyenin en üst kademe görevler için yaptığı tercihlere karşı çıkarak kendi belirsiz durumunu daha da zorlaştırmak, Erdoğan hükümetinin çıkarına uygun düşmeyecektir. Erdoğan’ın Başbuğ ile 24 haziranda, ‘güvenlik konularını konuşma amaçlı’ diye duyurulan bir görüşme yapması, hükümetin Başbuğ’un genelkurmay başkanlığına itiraz etmeyeceği yönünde spekülasyonlara yol açtı.”

ABD’li diplomatların tahmini, kısmen tutacaktı: Evet, 4 Ağustos 2008’de Başbuğ’un genelkurmay başkanı olacağı kesinleşti ama Anayasa Mahkemesi’nin AKP ile ilgili kararı, Amerikalıların öngörüsünün aksine, YAŞ sonrasına kalmadı; Yüksek Mahkeme, 30 Temmuz 2008’de partinin kapatılmaması, fakat “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olduğu gerekçesiyle Hazine yardımının belirli bir oranda kesilmesi kararına vardı.


Hele iddianameyi bir görelim de...

Yine de, Ergenekon gözaltılarının, YAŞ’ta işlerin “her zamanki gibi” yürümesini engellemeyeceği, hatta belki de bunu teşvik edeceği tahmininde yanılmayan ABD Büyükelçiliği, dört gün sonra, “Darbe mi önlendi, intikam mı alındı” başlıklı bir başka telgrafta, Ergenekon soruşturmasının vardığı nokta hakkında o güne kadarki en mesafeli değerlendirmesini yaptı. Büyükelçi Wilson’ın onayıyla gönderilen, Siyasi Müsteşar Daniel O’Grady’nin kaleme aldığı telgraf, ABD’li diplomatların o günkü siyasi ortama bakışını yansıtıyor:

“Türkler, Ankara’nın son derece elektrikli atmosferinde, bazıları aylardır haklarında resmî bir suçlama olmaksızın tutuklu bulunan şüphelilerin, kararlı darbe tertipleyicileri mi yoksa devam eden siyasi kontrol mücadelesinin piyonları mı olduğuna karar vermeden önce, Ergenekon iddianamesini görmeyi bekliyorlar. Pek çok kişi, medyanın önemli bir kısmınca AKP’nin intikamı olarak tanımlanan tutuklamaların, partinin kapatılması olasılığını arttırdığı tahmininde bulunuyor. Sağlam bir iddianame, yargının Türkiye’nin demokratik seçimle işbaşına gelmiş hükümetini devirmeye yönelik tehlikeli bir komployu önlediği şeklindeki hükümet tezini güçlendirecektir; zayıf bir dava ise, sürmekte olan kapatma davasına misilleme amacıyla, AKP’nin muhaliflerine karşı haklı gösterilemeyecek polis devleti taktiklerinin kullanıldığı yönündeki suçlamaları körükleyecektir. Bazıları, Ergenekon şüphelilerini, darbe yapma imkânından ziyade arzusuna sahip olan bir grup memnuniyetsiz AKP karşıtı olarak görüyor; başkaları ise, bu soruşturmayı, Türkiye’nin demokratikleşmesi önünde uzun süre engel oluşturmuş yasadışı çetelerden kurtulma amaçlı cesur bir gayret olarak tanımlıyor. Her iki senaryo da, potansiyel bir darbe kurbanı ya da Türkiye’nin demokrasisinin cesur savunucusu olarak AKP’nin imajını cilalayacaktır. Ama eğer sonuçta, çürük bir iddianame ve hantal bir yargı süreci ortaya çıkarsa, bu, AKP’nin ve Erdoğan’ın itibarını sarsar ve Ergenekon meselesinin Türkiye’nin siyasi güç mücadelesindeki pervasız hilelerin bir yenisi olmadığına inanmak isteyenleri hayalkırıklığına uğratır.”


Dava, güç dengesini değiştirdi

Belgelerden: Ergenekon Davası’nın bu noktaya gelebilmesi, Türkiye’deki güç dengesinin askeriyeyi, bürokrasiyi ve CHP’yi kapsayan yerleşik bir elitten, siyaset sahnesine son on yıl içinde çıkan yeni bir grup elite kaydığının göstergesi.

Anayasa Mahkemesi üyeleri yakalanabilir Orijinal metnini bugünden itibaren Taraf’ın ve WikiLeaks’in sitelerinde bulabileceğiniz telgraftaki şu “not” da kaydadeğer:

“NOT: Türk Milli Polisi, Legatt’a (FBI temsilcisi) Ergenekon soruşturmasının, Anayasa Mahkemesi’nin mevcut hâkimleri ile birkaç üst rütbeli muvazzaf generali de kapana kıstırabileceğini söyledi. NOTUN SONU.”

Bu not, telgrafta aynen bu şekilde dört başı mamur ve yorumsuz yer alıyor. Telgrafın devamından, Ergenekon’un propaganda faaliyetlerini ABD yetkililerine anlatan polis memurlarının, Ümit Özdağ ve Erk Yurtsever (her iki şahıs da Ergenekon sanığı değil) üzerinde özellikle durduklarını anlıyoruz. Polisin ayrıca, ABD’yi ve özel olarak da eski ABD büyükelçileri Mark Parris ve Ross Wilson’ı hedef alan bazı basılı malzemeleri “Ergenekon propagandası” olduğu iddiasıyla Amerikalılara gösterdiği anlaşılıyor.


El bombalarıyla balık avlayan sanık

Telgrafın bundan sonraki bölümünü aynen aktarıyoruz:

“(10)Brifing verenlere, ısrarla mahkûmiyet elde etmek konusunda iyimser olup olmadıklarını sorduk. Soruşturmayı ‘hukuken kuvvetli’ ve bir bütün olarak davayı sağlam gördüklerini söylediler ama (polise göre) Türk yargıçlarının ne yapacağı bazen belli olmayabiliyordu. Bir müdafi, el bombalarını balık avlamak için kullanacağını söylediğinde, bunu, polisi şaşkına çeviren bir şekilde, ‘mantıklı’ bulan bir yargıca dikkat çektiler.

(11) Aynı zamanda, Ergenekon ile PKK arasında olduğu iddia edilen bağlantıyı da sorduk. Brifingi verenler, Ergenekon gözaltılarından sonra, polis ve polis karakollarına yönelik PKK saldırılarında hızlı bir artış gördüklerini belirterek cevap verdiler. Bundan gerekli sonucu çıkardıklarını söylediler. Sembolizm ‘açık’ görünüyordu.

Deliller kuvvetli, yargı belli olmaz

(12) YORUM: Bu brifing, Ergenekon sanıklarına karşı delillerin detaylı bir anlatımından ziyade, (soruşturmanın bütününe yönelik) enformasyonel ve genel bir bakıştı ama brifingi veren Türk Milli Polis yetkilileri, başarılı bir dava için gereken delilleri biraraya getirdikleri konusunda çarpıcı biçimde kendilerinden emindiler. Bununla birlikte, Türk yargısının, manipüle edildiği ya da sadece kararsız olduğu için ikna olmayabileceği ihtimalini de nispeten kabullenmiş göründüler. Brifingin, Ergenekon’un Batı karşıtı ve ABD karşıtı mesajları üzerinde durması, ABD hükümetinin kovuşturma çabasına doğrudan ya da zımnen desteğini kazanma amacıyla tasarlanmış görünüyordu. Bu, Türk Milli Polisi’nin, davanın muhtelif beceriksizliklerinin Türk kamuoyunda olumsuz bir etki yarattığı yönündeki algısını yansıtıyor olabilir, ki son anketler de bunu teyid ediyor. Türk Milli Polisi, bir Ergenekon sanığının (Emekli Astsubay Mahmut Öztürk kastediliyor) 18 kasımda, 17 ay parmaklıklar arkasına terk edildikten sonra serbest bırakılmasına ve son AB İlerleme Raporu’nda, Ergenekon şüphelilerine yaptığı muamele nedeniyle Ankara’nın eleştirilmesine de üzülmüş olabilir. Ayrıca, Ergenekon Savcısı’nın Başbakan Erdoğan’la haftalık görüşmeler yaptığı haberleri de soruşturmanın arkasında siyasi güdüler olduğu iddialarına inandırıcılık katıyor.”

Adalet sistemi davayı uzatır

»15 Aralık 2008: ABD İstanbul Başkonsolosu Sharon A. Wiener’ın bu tarihte yazıp gönderdiği “kişiye özel” telgrafın başlığı: “Ergenekon davası çabuk bitecek gibi görünmüyor.” Amerikalı diplomatların Tuğrul Ansay, Muammer Aydın ve Ergin Cinmen’le yaptıkları söyleşilere dayanan telgraf, bu üç hukukçunun gözünden davanın uzun sürecek olmasının nedenlerini aktarıyor. Burada, Türk hukuk sistemini ve özel olarak da davaların görülme biçimini, usulleri belirgin şekilde farklı olan Amerikan sistemiyle kıyaslayan Wiener, Ergenekon Davası’nın sonunun kolay gelmeyecek olmasını, “Türk yargı sisteminin tuhaflıkları” ile gerekçelendiriyor. Telgrafta bu “tuhaflıklara” ilişkin bir eleştiriden ziyade, bir anlama ve anlatma çabası egemen.

Toplum iki ayrı cepheye bölündü

»29 Ocak 2009: Taraf ’ın elde ettiği 11 bin civarındaki WikiLeaks Türkiye Belgeleri’nin çok az bir kısmı daha önce Batı gazetelerince yapılan haberlere konu olmuş ve WikiLeaks sitesinden yayınlanmıştı. Büyükelçi James Jeffrey’nin onayıyla Washington’a gönderilen 29 Ocak 2009 tarihli ve “Ergenekon soruşturması: Biraz duman ama kalıcı etki” başlıklı telgraf da bu belgelerden biri. Ancak dikkatli bir internet taraması, bu belgenin daha önce Türk basınına eksik ve hatalı çeviriyle, hatta yanlış bir tarihle (2009 yerine 2010) yansıdığını gösteriyor. Bu telgrafın İngilizce tam metnini bugünden itibaren Taraf’ın internet sitesinde bulacaksınız. Biz burada telgrafın haberleri ya da üçüncü şahısların görüşlerini aktaran kısımlarını bir tarafa bırakarak, önemli gördüğümüz “özet” ve “yorum” bölümlerinin tam çevirisini aktarıyoruz. Bu bölümler, Ergenekon Davası’na ilişkin Amerikan bakışının artan eleştirel tonunu, bu eleştirinin hangi somut endişelerden beslendiğini, ama buna rağmen, davanın ve soruşturmanın ABD yetkililerince niye ziyadesiyle önemsendiğini ve genel olarak desteklendiğini ortaya koyması bakımından çarpıcı. Metne geçmeden telgrafı kaleme alanın, Büyükelçi’nin kendisi değil, Siyasi Müsteşar Daniel O’Grady olduğunu da kayıt düşelim:

“(1) ÖZET: Ergenekon soruşturmasının genişleyen kapsamı, Türk toplumunu giderek sertleşen iki cepheye bölmekte: Davayı, yüzlerce faili meçhul cinayetten ve kayıplardan sorumlu çeteleri ortaya çıkarıp, sonra da onlardan hesap sormak suretiyle Türk toplumunu hukuk düzenine sokmak yönünde cesaretli bir adım olarak görenler ve (ortada) sadece iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin muhaliflerini hedefleyen, siyasi olarak manipüle edilmiş bir soruşturma görenler.

Ordu, bürokrasi ve CHP geriliyor

Soruşturmanın ve davanın sürgit ilerlemesi (ve) Türkiye’de daha birkaç yıl öncesinde tasavvur edilemeyecek olan adımlar, güç dengesinin askeriyeyi, bürokrasiyi ve Cumhuriyet Halk Partisi’ni kapsayan yerleşik bir elitten siyaset sahnesine yeni çıkmakta olan bir grup elite kaydığını gösteriyor. Dava, Türk toplumundaki derin bölünmeleri yansıtıyor ve bu nedenle de ülkenin nereye gittiğine ilişkin daha büyük tartışmadan artakalan duygusal tepkiler uyandırmaya devam edecek. Birçok Türk, geçmişteki bütün yaralar için Eregenekon’u suçlamakta hiç vakit kaybetmiyor ama biz bu kadar devasa bir komplo şebekesi fikrini akla yatkın bulmuyoruz. Savcılar, sürekli genişleyen müdafi halkalarını birleştirmeye çalışırken ölçüyü kaçırıyor gibi görünüyorlar; bu müdafilerden bazıları doğrudan şiddet eylemlerinden suçlu gibi görünürken, diğerleri sadece marjinal olarak işe karışmış ya da sadece laikliğin güçlü avukatları gibi görünüyorlar. Delillerin doğası gereği, mahkûmiyetlerin kendisini anlatmak da zor olabilir. Davaların sıradışı bir şekilde uzun sürmesi bekleniyor. AKP, kendisini Ergenekon soruşturmasının kazançlısı olarak görüyor ama uzun vadede gerçek kazançlı Türk toplumunun kendisi olabilir: Savcının, eskiden tabu olan bu konuya el atma kararlılığı tam hesap verebilirlik kavramını (Türkiye’ye) tanıştırıyor – hatta “derin devlet”in karanlık köşelerinde bile. (...)


YORUM: TÜRKİYE İÇİN MERKEZÎ ÖNEMDE BİR OLAY

(13) Soruşturma zaman ve kapsam açısından birçok kişinin mümkün olduğuna inandığından çok daha ileri gitmiş olsa bile, savcının bu işin sonunu getirmesinin önünde hâlâ birçok engel var. Yargı müessesesinden göreceği muhalefet bunların en önemlilerinden biri. Bu gerilimin ipuçlarını veren bir şekilde, Yargıtay Onursal Başkanı Sabih Kanadoğlu ile Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu 23 ocakta bir basın toplantısı düzenleyerek, soruşturmanın siyasi olarak manipüle edildiğini belirttiler ve ‘yargıçlarla savcıların evlerinde katil aradığını’ söyledikleri Türk polisini kınadılar. Eminağaoğlu, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’i hukukun üstünlüğünü savunmak yerine istihbarat örgütleriyle işbirliği yapmakla itham etti ve soruşturma taktiklerinin Türkiye’yi bir ‘polis devleti’ne çevirdiğini söyledi. Birçok kişi, kovuşturma makamının yeni polis baskını dalgalarından birinin 29 marttaki yerel seçimlerden hemen önce gerçekleşmesini ve anaakım muhalefet partileri olan CHP, MHP, DP ve ANAP’tan siyasetçiler üzerine odaklanmasını öngörüyor. (Amerikalılara aktarılan ve onların da ciddiye aldığı anlaşılan bu öngörünün tutmadığı aşikâr.) Bu, eğer doğruysa, soruşturmanın şeffaflık yönünde baskı yapmaktan ziyade, AKP’nin düşmanlarına yönelik bir cadıavı olduğu yönündeki protestoları arttıracaktır. AKP’nin rakipleri, AKP’nin parlamenter dokunulmazlığı kaldırmayı reddettiğine ve Deniz Feneri skandalı misali, inandırıcılık taşıyan AKP bağlantılı yolsuzluk iddialarının soruşturulmasını yeterince teşvik etmediğine işaret etmeyi sürdüreceklerdir.

(14) Davanın uzunluğundan ya da nihai sonucundan bağımsız olarak, davanın şu ana kadar geldiği gerçeği –8 ay, 2500 sayfalık bir iddianame ve muvazzaf ve üst rütbeli emekli subaylar, görevdeki polis memurları, sendikacılar dahil 200’den fazla tutuklu– Türkiye’deki güç dengesinin şimdiden askeriye, bürokrasi ve CHP’den oluşan yerleşik elitten, son on yılda siyaset sahnesine çıkan bir grup elite kaymakta olduğunu gösteriyor. Savcının böyle kaydadeğer şahısları tutuklatma ve Türkiye’nin bazı karanlık sırlarını derinlemesine araştırma becerisi, kamuoyuna ve eski tüfeklere siyasetin illegal yollardan manipülasyonunun Türkiye’de artık kabul edilmez olduğu mesajını vermektedir ve Türklerin, ordunun Cumhuriyet’in koruyucusu ve bekçisi olduğu şeklindeki bir zamanlar kutsal addedilen inancının sonunun geldiğine delalettir. Bazen düzensiz ve kafa karıştıcı olan bu davanın ilerlemesi, daha çok duygusal tepkiye ve daha fazla siyasi kutuplaşmaya yol açacaktır. Bunlar, Türkiye’nin AB’ye katılımıyla ilgili demokratik reformlarının, Türkleri hem laikliğin ve milliyetçiliğin anlamıyla hem de Türk tarihinin karanlık bölümleriyle cebelleşmeye zorladığı bir ortamda, Türkiye’nin nereye gittiği konusundaki daha geniş bir tartışmanın doğal uzantısıdır. Ancak savcının eskiden tabu olan bu konuya el atma iradesi ve Ergenekon’un doğurduğu tartışma da, olgunlaşan bir Türk demokrasisinin kanıtıdır.”

Islak imza, TSK’yı sıkıştıracak

»3 Kasım 2009: Büyükelçi Jeffrey’nin bu tarihteki telgrafı “Türk Genelkurmayı Ergenekon’un baskısını hissediyor” başlığını taşıyor. “Kişiye özel” ibareli telgraf, Türkiye’nin ilk kez Taraf ’ın haberiyle öğrendiği İrticayla Mücadele Eylem Planı’nı konu alıyor. Albay Dursun Çiçek’in ıslak imzasını taşıyan belgenin ortaya çıkması ve savcılığa gönderilen bir ihbar mektubunda yer alan, söz konusu planın hazırlandığı dönemde Genelkurmay İkinci Başkanı olan Hasan Iğsız ile Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un da bu çalışmadan haberdar olduğuna ilişkin iddia, Jeffrey’nin telgrafına yansımış. “Bu yeni belgenin ortaya çıkmasıyla,” diyor Jeffrey, “ordu bir kez daha savunmaya geçti.” Başbuğ’un Başbakan Erdoğan’la konuyu görüşmesi, Genelkurmay’dan yapılan iki açıklama ve askerî yargının meseleye al atması da, yine Büyükelçi tarafından merkeze aktarılan bilgiler arasında. Telgrafın sonundaki “YORUM” bölümünün tam çevirisini sunarak “WikiLeaks Belgelerinde Ergenekon” dosyamıza bugünlük nokta koyuyoruz:

“(5) YORUM: Burada vurgulanması gereken ilk nokta, eylem planının –muhtemelen birkaç ay önce piyasaya çıkan kopyasına da kaynaklık etmiş olan– orijinal belgesinden söz ediyor olduğumuzdur. Şu anda yetkililerin elinde orijinal belgenin olması, belgenin otantik mi sahte mi olduğunu –henüz– kanıtlamıyor. Orijinal belgenin en önemli yönü ise, (eğer otantikse, bunun Türk Genelkurmayı içinde kendi kurumlarının itibarını sarsmak isteyen köstebekler olduğunu ortaya koyacak olması dışında), bunun, soruşturmaya yardımcı olacak şekilde adlî tıp için bir çalışma zemini (filigranlar, kâğıdın çeşidi, kullanılan ‘printer’ın özel nitelikleri) oluşturacak olmasıdır.

“Kâğıt parçası” demişlerdi

(6) YORUM (SÜRÜYOR): Bununla birlikte, askeriyenin, ‘Eylem Planı’nın ilk kopyasını ‘kâğıt parçası’ diye geçiştirmiş olması nedeniyle, orijinal belgenin bulunduğu ve savcının ofisine gönderildiği iddiası, baskının dozunu arttırıyor. Eğer mahkemeler bu belgeyi, (haklı ya da haksız biçimde) delil olarak kabul ederlerse, iddia edildiği gibi, bu planın üstünün örtülmesini onayladıklarından kuşkulanılan, giderek daha üst rütbeli askerî yetkililere istifa çağrıları yapılmasına tanık olabiliriz. Bu işe karışanlara istifa çağrıları –sadece Başbakan Yardımcısı Arınç değil ama aynı zamanda medyadaki uzmanlar, hatta Fikret Bila gibi bağımsız ve saygın olanlar bile (bu çağrıyı yaptı– şimdiden başladı ve askeriyenin dürüstlüğü konusundaki şüpheler ve planın gizlendiği kuşkusu arttıkça, bu istifa çağrıları da, hızla emir-komuta zincirinin üst kademelerine doğru yükselebilir. Bu, Türkiye’nin bol miktardaki komplo teorisyeninin kafasında, Ergenekon’un Türkiye’nin askerî-bürokratik blokuyla eşanlamlı olduğunu teyid edecektir.


Basın “Zamanlama manidar” diyor

(7) YORUM (SÜRÜYOR): Basın, ayrıca, sızdırılan belgenin zamanlamasının tesadüf olamayacak kadar şık olduğuna ilişkin spekülasyonlarla dolu. Başbakan Erdoğan, kamuoyunun tartışmalı bir politikaya ilişkin olumsuz bakışını başka yöne çekmek için birçok kereler basit bir hedefe nişan almayı seçti. Bu açıdan, standart şamar oğlanı İsrail oldu. Bazı gazeteciler, AKP ne zaman kamuoyunun eğilimiyle ayrı düşse, Erkenekon davasının elverişli bir umacı rolünü üstlendiği yönünde spekülasyon yapıyor. ‘Orijinal belge’nin sızdırılması da, Irak’taki PKK üyelerinin ‘barış heyeti’ kisvesi altında Türkiye’ye dönmeleri etrafında Kürt milliyetçiliğinin kabarmasına, bunun da, milliyetçiler arasındaki AKP desteğini azaltmasına denk düştü. ‘Eylem Planı’na ilişkin yeni gelişmeler (Irak’tan) dönenlerle ilgili basındaki tartışmayı gayet güzel bastırdı. Yeni delillerin tuhaf zamanlaması, Ergenekon davasının baştan sona siyasileştiği yönündeki iddiaları –Britanyalı akademisyen Gareth Jenkins’in kapsamlı raporu ve HSYK’daki yakışıksız bir tartışmaya ilişkin spekülasyon da buna dahil– kuvvetlendiriyor.”


AKP orduyla anlaşabilir

17 Eylül 2008’de İstanbul’dan Washington’a giden telgrafta, AKP’nin orduyla anlaşarak Ergenekon Davası’ndaki mahkûmiyetleri alt düzey komplocularla sınırlı tutması ihtimali ele alınıyor.


Bu dava başlı başına reformdur

2008 yazı için “kuvvetli bir öngörü” sayılabilecek bu satırları, aynı telgrafın sonundaki “YORUM” bölümüyle birlikte değerlendirince, ABD’nin en azından o aşamada hangi ihtimalden taraf olduğu da anlaşılıyor:

“Ergenekon şüphelilerinin, eğer suçlu iseler, cezalandırılmaları gerektiği konusunda Türklerin çoğunluğu hemfikir. Ama bunun, yasadışı örgütlerle ve devlet içindeki, hukuku kendi ellerine almaya hazır aşırı milliyetçilerle mücadeleye dönük samimi bir çaba olup olmadığına karar vermeden önce iddianameyi görmek istiyorlar. Daha önce, darbe tertipçilerinden hesap sormaya dönük girişimlerin başarısızlığa uğradığı düşünülürse, savcı, hükümetin desteğinin devamına ve yıllar alabilecek bir süreçte, kovuşturmaların mahkûmiyetle sonuçlandığını görmek için gereken kuvvette bir siyasi iradeye ihtiyaç duyacaktır. Ergenekon, sadece bir avuç muhalifin ev temizliğinden ibaret bile olsa, bu dava, sorumlu biçimde ele alınması halinde, hiç kimsenin hukukun üzerinde olmadığını göstererek Türkiye’nin demokratik sürecini güçlendirebilir. (Her ne kadar gönülsüz de olsalar) yargının ve ordunun işbirliği ile sağlanacak böyle bir sonuç, hükümetin bugüne kadar gerçekleştirdiği en önemli reform olabilir.”


Bu iş, müstakbel darbeciyi caydırır

Türkiye’deki ABD Misyonu’nun 2008 temmuzunda Washington’a ilettiği bu değerlendirme, Ergenekon soruşturmasına güçlü bir destek ifade ediyor. İzleyen aylarda da, iddianamenin açıklanması, yeni operasyon dalgaları ve yeni iddianamelere ilişkin değerlendirmeler, Ankara ve İstanbul’dan yazılan “gizli” Amerikan telgraflarında geniş yer tutmuş. Bu telgraflar, sürece ilişkin çeşitli kaygı ve soru işaretlerini yansıtmakla birlikte, yukarıda ifadesini bulan genel destek çizgisi pek değişmemiş.


Örneklerle incelemeye devam edelim:

»14 Temmuz 2008: Bu tarihte yazılan ve gizlilik statüsü taşımayan bir telgrafta, (birinci) Ergenekon İddianamesi’nin nihayet mahkemeye sunulduğu haberi Washington’a iletilirken hiç yorum yapılmıyor.

»15 Temmuz 2008: Bu tarihteki gizli telgraf bizzat Büyükelçi Ross Wilson tarafından kaleme alınmış ve “Ergenekon iddianamesi hâlâ karanlık ama süreç başlı başına önemli” başlığını taşıyor. Telgrafın girişinde, “2500 sayfalık iddianame, davayla ilgili pek az şeyi aydınlattı” hükmü veriliyor. Ama aynı paragrafta şu yorum da var:

“Sonuç ne olursa olsun, hükümete karşı ciddi suçlar işlemekle itham edilen üst rütbeden emekli subayların (Türkiye’de) ilk kez gözaltına alınmış olması –ve ordunun buna razı olması– geleceğin darbe tertipçilerini caydırmak suretiyle önemli bir rol oynayabilir ve ‘Derin Devlet’ elitlerinin Türkiye’nin devlet kurumlarındaki demir pençesini zayıflatabilir.”

En büyük engel atalet olabilir

Aynı telgrafta, Ergenekon Davası’nın yolundaki önemli engeller de sıralanmış. Ergenekon çetesinin “elit kurumların üst kademelerine kadar uzanmış olabileceği” bu engeller arasında sayılıyor ama ABD’li diplomatlar, süreçteki asıl engel olarak yargı sistemini gördüklerini de gizlemiyorlar:

“En büyük engel atalet olabilir. Ergenekon Davası, Kemalist düzeni savunmayı, yazılı kanunların üstündeki ve ötesindeki en önemli görevi sayan bir yargı sisteminde görülecek. Geçmişte devletin kirli çamaşırlarına fazla yakından bakan cesur savcılar kendilerini kenara çekilmiş ya da meslekten atılmış buldular. İstanbul Savcısı’nın davayı buraya kadar getirmekte kritik önem taşıyan kararlılığının soruşturma ilerledikçe de gücünü koruması gerekecek. Savcının, Başbakan’la ‘sıkça’ görüştüğü haberleri de davanın canlı tutulmasında bir rol oynuyor ama hem savcıyı hem de Ergenekon’a yönelik suçlamaları siyasi manipülasyon iddialarına açık hale getiriyor.”

ABD Büyükelçisi Wilson, bir yandan “siyasi manipülasyon” konusunda bu uyarıyı yaparken, hemen sonraki paragrafta da, Ergenekon sürecinin “siyasi” önemini vurgulamaktan geri durmamış:

“Savcı, iddianamede, Ergenekon üyelerinin samimiyetsiz davranıp, Atatürk’ün Kemalist ilkelerini iktidarı elde tutmak için kılıf olarak kullandıklarını öne sürmekle, yurtsever Türkleri, zanlıların ulusal kahramanlar değil, yıkıcı bir faaliyet içindeki suçlular olduğuna ikna etmeye çalıştı. (Savcının) suçlamalarını tutturabilmesi için çok sağlam bir delile ihtiyacı olacak ama dava şimdiden belli bir etki yaptı. Kıdemli bir AKP gazetecisi, delillerin suçlamaları desteklememesi durumunda bile, bu türden bir antidemokratik davranışın bundan böyle kabul görmeyeceği yönünde çok net bir işaret verildiğini söylüyor. Belki de esas dava bu(ndan ibaret) olacak.”

AKP-ordu anlaşıp davayı kapatabilirler

Türkiye’deki ABD’li diplomatların 2008 ve 2009 yıllarında, merkezlerine yazdıkları “Ergenekon” konulu telgrafların tamamını bugünden itibaren WikiLeaks sitesine koyuyoruz. Orijinallerini oradan okuyabileceğiniz ve ABD’nin Ergenekon dersine sıkı çalıştığını gösteren çok sayıdaki telgrafı yine kısa notlarla aktarmayı sürdürelim:

»17 Eylül 2008: İstanbul Başkonsolosu Sharon A. Wiener’ın kaleme aldığı “kişiye özel” telgrafın başlığı, “Aydınlar, Ergenekon soruşturmasının güçlü biçimde sürmesi için bastırıyor.” Wiener, Şevket Pamuk, Murat Belge ve Halil Berktay gibi profesörlerin Ergenekon sürecine bakışını aktarırken, bu isimlerin ve diğer bazı aydınların, “AKP’nin ordu ile bir anlaşma sağlayarak, Ergenekon soruşturmasında sonuna kadar gidilmesinden vazgeçebileceği” yönündeki endişelerinin üzerinde duruyor. Telgrafın, Wiener’ın yorumunu içeren son paragrafı, Ergenekon Davası’nın askeriyeyle yapılacak bir siyasi anlaşmaya kurban edilebileceği yönündeki tahminin Başkonsolos tarafından da paylaşılıp Washington’a rapor edildiğinin kanıtı:

“AKP, geleneksel yönetici elitle olan mücadelesinde orduyu nötralize edebilmek için büyük bir arzu duyuyor. Ergenekon mahkûmiyetlerinin alt düzey komplocularla sınırlı tutulması, AKP açısından bu yönde bir zafer için gayet makul bir maliyet sayılabilir. Davanın sonucu tamamen bir düzmece gibi algılanmadığı müddetçe, Türklerin çoğunluğu, Ergenekon soruşturmasının da AKP kapatma davasına benzer bir şekilde çözümlenmesinden ziyadesiyle memnun olabilirler; yani cezalar verilir ama ölümcül zarar verilmez.”

Bu son nokta, tam da Taraf ’ın yayın çizgisi paralelinde düşünenlerin, yani Ergenekon Davası’nda sonuna kadar gidilmesinden ve en üst düzeyli failler dahil olmak üzere, devlet içindeki yasadışı yapılanmanın parçası olan herkesin adalet önüne çıkarılmasından yana olanların endişesini duyduğu türden bir hükümet-ordu uzlaşması ihtimaline işaret ediyor. ABD’nin İstanbul Başkonsolosu’nun bu ihtimale “olumlu” mu “olumsuz” mu baktığı ise, doğrusu, bu telgrafta yeterince açıklık kazanmıyor.

»22 Eylül 2008: Bu tarihte, Başkonsolos Wiener, yedinci dalga Ergenekon gözaltılarını ayrıca bir yorum katmadan Washington’a rapor etmiş.

»24 Eylül 2008: Büyükelçi Ross Wilson’ın onayıyla gönderilen, ancak elçiliğin iki numarası Doug Silliman’ın kaleme aldığı anlaşılan “kişiye özel” telgraf, ilk duruşması o tarihten bir ay sonra, 20 Ekim 2008’de yapılacak olan Ergenekon Davası’na ilişkin son gelişmeleri aktarıyor. Yeni gözaltılara ve savcılar tarafından basına sızdırılan Ergenekon Örgüt Şeması’nın anlatımına yer veren telgrafta bazı askerî kaynakların soruşturmayla ilgili değerlendirmelerinin yer alması da dikkat çekici.

1980 sonrasında yirmi yıl rahattık

Eski Genelkurmay Adlî Müşaviri Emekli Hâkim Albay Sadi Çaycı’nın, ABD’li diplomatlara söyledikleri telgrafa şöyle yansımış:

“Çaycı, (iddianamedeki) spesifik suçlamaların değeri konusunda hükümde bulunmaktan kaçınsa da, bizim için bir senaryo çizdi. Bu senaryoya göre, siyasi İslam’ın laik Türk devletine karşı oluşturduğu tehdit, bir dizi laik milliyetçinin algısında öyle bir düzeye ulaşmış ki, bu tehdidi yenilgiye uğratma hedefi yasadışı yolların kullanılmasını onların kafasında haklı gösteriyor. 1980 askerî darbesini izleyen, laikliğin hâkimiyetindeki yirmi yıldan farklı olarak, bugün, güncel iç politikayı yöneten unsurlar AKP ve Gülenciler iken, laik-askerî müesses nizamın bariz biçimde arka koltukta göründüğünü söyledi. Kemal Atatürk’ün partisi olan muhalefetteki CHP’nin dejenere olmasının, laikçileri meşru bir siyasi sesten mahrum kılmış, onlara, devleti korumak adına diğer yollara başvurmaktan başka pek az seçenek bırakmıştı.”

Çaycı’ya göre, Ergenekon çetesinin varlığına ilişkin iddia “makul” olabilir ama soruşturma süreci de, AKP’nin Kemalist muhaliflerini tehdit amacı taşıyan siyasi niyetler barındırıyor. Silliman, telgrafında, Çaycı’nın görüşleri ardından, “Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un eski bir arkadaşı” diye tanıttığı Emekli Tümgeneral ve Türkiye Emekli Subaylar Derneği Başkanı Rıza Küçükoğlu’nun yorumunu aktarıyor.

TSK kimi ziyaret edeceğini bilir

Küçükoğlu, şaşırtıcı sayılabilecek bir açıklıkla, “Ergenekon sanıklarının en azından bir bölümü hakkındaki iddialarda doğruluk payı olabileceğini” ifade etmiş ve ordunun kendi emir-komuta zincirine aykırı bu tür yapılanmalara destek vermeyeceğini söylemiş. Küçükoğlu, Korgeneral Galip Mendi’nin 2 eylülde cezaevindeki iki orgenerali ziyaret ettiğini de hatırlatıp, cezaevindeki emekli Tuğgeneral Veli Küçük’e ziyaret yapılmadığını ise özellikle vurgulamış. O tarihte Kocaeli Garnizon Komutanı olan Mendi, Kandıra Cezaevi’nde tutuklu bulunan emekli orgeneraller Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’un ziyaretine gitmiş ve bu ziyareti Türk Silahlı Kuvvetleri adına gerçekleştirdiğini açıklamıştı. Generaller arasında yapılan bu ayrımın gerekçesi, söz konusu telgrafta yine Küçükoğlu’na atfen, “Genelkurmay’ın, hakkında iddianame olanlarla olmayanları bir tutmadığı” şeklinde ifade edilmiş. Bu telgrafın belki en ilginç yanı ise, ABD’li diplomatların bütün bu görüşleri Washington’a aktarırken, kendi teamüllerinden ayrılarak hiçbir yorumda bulunmamaları

Polisten ABD’ye özel brifing

»24 Kasım 2008: Bu tarihte ABD’nin Ankara’daki Siyasi Müsteşarı Daniel O’Grady tarafından kaleme alınan “kişiye özel” telgraf, ABD’li diplomatların Ergenekon soruşturması hakkında bilgi toplama çabasının karşılıksız bırakılmadığını gösteriyor. Bu telgraf, 21 kasımda –ABD’nin resmî yazışmalarında hep yaptığı üzere “Türk Milli Polisi” olarak tabir edilen– Emniyet teşkilatından yetkililerin ABD’nin Ankara Büyükelçiliği yetkililerine ayrıntılı bir Ergenekon brifingi verdiklerini anlatıyor. Ankara’daki Federal Soruşturma Bürosu (FBI) temsilcisinin de hazır bulunduğu toplantı konusunda, Türk polis yetkililerinin “başka hiçbir ülkeye bu kadar ayrıntılı bir brifing verilmediği” şeklindeki açıklaması da telgrafa yansımış. Polis yetkililerinin Amerikalı muhataplarına, Ergenekon’u “aşırı milliyetçi çevrelerden taraftar bulabilmek için Batı karşıtı ve ABD karşıtı propagandaya güvenen, iyi fonlanmış ve iyi örgütlenmiş devasa bir şebeke” olarak tarif ettikleri, telgrafın girişteki “özet” bölümünde yeralıyor. Hemen ardından şu satırlar geliyor:

“Türk Milli Polisi’nin brifingcileri, 2007’de İstanbul’daki bir evde ortaya çıkarılan gizli depodaki el bombalarının aynı imalat serisinden olduğunu ve üretilmelerinden kısa süre sonra kaybolduklarını söyledi. Bu serinin izi sürülünce, çok sayıda saldırıya ulaşılmış, bu da aralarındaki bağlantıyı teyid etmişti. Brifingi verenler, birkaç cinayetin direktifini şahsen verdiğini söyledikleri Emekli General Veli Küçük ile düşünce kuruluşu ASAM’ın eski başkanı Ümit Özdağ’ın oynadıkları asli rolü de vurguladılar.”

Telgrafın devamında polisin brifinginin, Büyükelçilikteki FBI temsilcisinin talebine cevaben gerçekleştirildiği, brifingde görsel malzemelerin de kullanıldığı anlatılıyor. Polis yetkililerinin, Ümraniye ve Eskişehir’de ele geçen cephanelikle ilgili ayrıntılı bilgi verdikten sonra, Amerikalılara “bütün bu malzemenin askerî kaynaklardan geldiğini” söyledikleri de kayda geçmiş.


Veli Küçük örgütün üst kademelerinde

Şimdi telgrafın Ergenekon sanığı Veli Küçük’le ilgili bölümünü, bu bilgilerin Amerikan görüşü değil, Amerikalı yetkililere Türk polisi tarafından aktarılan brifingden notlar olduğunu akılda tutarak okuyalım:

“Brifing veren polisler, Ergenekon’un Türkiye’de kaosu ve istikrarsızlığı kışkırtma hedefini ileriye götürebilmek için muhtelif terörist gruplarla iletişim kurmaya karar verdiğini ve aynı zamanda sahte terörist örgütler kurmayı da önerdiğini söylediler. (Ergenekon’un) irtibatları Türk Mafyası’nı; Halifeliği geri getirmeyi amaçlayan İBDA/C’yi; Hizbuttahrir’i ve sanayici Özdemir Sabancı’yı emekli General Veli Küçük’ün emriyle öldürdüğü ‘anlaşılan’ DHKP/C’yi de kapsıyordu. Brifingi verenler Küçük’ün, Danıştay saldırısı, Hrant Dink’in ve Mustafa Duyar’ın öldürülmesi dahil birkaç terörizm olayına adının karıştığını söylediler.

Nuriş, ‘Veli abiye sorun’ demişti

Telgrafa devam edeceğiz ama önce ilk celsesi 20 Ekim 2008’de yapılan Birinci Ergenekon Davası’nın bir numaralı sanığı olan Veli Küçük’ün, terör örgütü kurucusu ve yöneticisi olma suçundan iki kez ağırlaştırılmış müebbet ve 239 yıldan 524 yıla kadar hapis istemiyle yargılandığını hatırlatalım. Küçük, hakkındaki suçlamalara ilişkin olarak ilk kez 15 Aralık 2008’de, davanın 26. duruşmasında konuşmuş ve “iddianamedeki Veli Küçük’ün sanal bir Veli Küçük olduğunu” söylemişti. Kocaeli Jandarma İl Alay Komutanı olduğu dönemde, “ölüm üçgeni” tabir edilen bölgedeki faili meçhullerle ilgili olarak sorgulandığında “Benim bölgemde faili meçhul olmaz” diyen Küçük, 29 Ocak 2011’de ise Hrant Dink’le ilgili şunları söyledi: “Hrant Dink’i hiç tanımam. Ne aracılarla ne de doğrudan görüştüm. Tehdit etmedim. Kendisini sevmiyorum. Sevmek mecburiyetinde değilim. Ancak başına gelenleri de kesinlikle kabul etmiyorum. Böyle beynine kurşun sıkılarak öldürülmesi onun cezası değildir. Zaten mahkemeye verilmişti. Varsa cezası çekerdi.” Küçük’ü, Özdemir Sabancı cinayetinin faili Mustafa Duyar’la ilişkilendiren iddia ise, Ergenekon İddianamesi’nin delil klasörlerindeki bir videoya dayandırıldı. Karagümrük Çetesi lideri Nuri Ergin, 11 yıl önce Uşak Cezaevi’nde çıkardıkları isyan sırasında çekilen videoda şöyle diyor: “Bu devlet bana Mustafa Duyar’ı öldürttü, ben öldürdüm. Şimdi canlı söylüyorum. Veli abiyi ara, Veli Küçük’ü ara. Bizi sor! Başka bir şey söylemiyorum. Allah’a emanet olun!”

Velhasıl, Küçük hakkındaki iddialar şu an itibariyle sadece birer iddia iken, polis yetkililerinin Amerikalı diplomatlara verdikleri brifingde daha kesin bir hükümle konuşmuş olmaları ve söz konusu telgrafta bu durumun sorgulanmamış olması bizce dikkat çekici. Nitekim, telgrafın devamında, “Küçük, (Ergenekon’daki) karar verme zincirinde üst kademelerde görünüyor” cümlesi de var.

ETİKETLER

haber