Gündem

Ömer İnançer: Dinimizi çul ve kıl dinine indirgedik, buna ne hakkımız var

Tasavvuf ehli Ömer Tuğrul İnançer, ölünce insana hangi milletten oldupu sorulmayacak dedi.

15 Kasım 2010 02:00

T24 - Tasavvuf ehli Ömer Tuğrul İnançer, "Allah’ın kabre konulduğumuz zaman melekler vasıtasıyla bize soracağı sorular var. ‘Dinin ne?’, ‘Rabbin kim?’, ‘Peygamberin kim?’, ‘Kardeşlerin kim?’, ‘Kıblen neresi?’ gibi... Bu suallerin içinde iki sual yok; ‘Dişi misin, erkek misin?’ ve ‘Hangi millettensin?’ ‘Çerkez misin, Laz mısın, Kürt müsün?’ diye sorulmayacak. Sorulmayacak demek, Allah senin cinsiyetine, milliyetine değer vermiyor, insanlığına değer veriyor demektir...” dedi.

Vatan gazetesi yazarı Mine Şenocaklı'nın "Kini olanın dini olmaz!" başlığıyla yayımlanan (15 Kasım 2010) yazısı şöyle:


Kini olanın dini olmaz!

Kurban Bayramı öncesinde hayvanlara eziyet edilmemesi için bir mesaj almak umuduyla çıkmıştım yola... Tasavvuf ehli Ömer Tuğrul İnançer’in bir sohbetine katıldım, sorularıma cevap aramak için. Cevapladı fazlasıyla... Ama o sohbetten bana kalan öyle bir söz var ki, sadece bayramı değil, hepimizin baştan sona hayatını ilgilendiriyor. İnaçer’in hatırlattığı Hz. Muhammed’in bir Hadis-i Şerifi; “Kini olanın dini olmaz!”


Bugün arife... Geçen hafta başında karar vermiştim Kurban Bayramı üzerine bir söyleşi yapmaya... Zira her bayramda içim sızlar, kaçışan hayvanlarla başlayıp eziyete dönen kurban merasimlerine tanık oldukça. Ne gariptir, çocukluğumdan böyle kötü görüntüler yok aklımda, üstelik gözümün önünde pek çok kez kurban kesmişken amcam ve babam, kanını alnıma sürmeyi ihmal etmeden... Dualarla, sevgiyle kesilirdi o kınalı koyunlar. Üzülürdüm, ağlardım yine de, ama bir vahşet değildi hatırladığım. Şimdi iş ya mekanize, dolduruyorlar bir çadıra kan görünmesin diye, ya da o güne kadar eline bıçak almamış, kasaplıktan bihaber adamlar çöküyor gırtlağına gariplerin! Böyle mi olmalı? Bunun hayırla, sevgiyle, inançla nasıl bir ilgisi var? Hele ki o kurban etiyle mangal yapmak da ne oluyor kesilir kesilmez. İncelik, insanlık nerede?

Bana bayram gibi gelmiyor yıllardır Kurban Bayramı... Galiba biraz eskiye özlemdendi bu bayram arifesinde işin ehlinden kurbanı gerçek anlamıyla dinlemek. Peki kime soracaktım? Resmi bir din dersi almak değildi amacım, şöyle ruhani bir terbiyeydi asıl meselem. İşte bu yüzden zor oldu doğru isme ulaşmak! Ona da tam ulaştığım söylenemez. Pek çok kişiyi aradım, “Doğru isim kim olmalı?” diye... “Ömer Tuğrul İnançer, senin sorularına ilaç olur” dediler. Sağolsunlar, oldu. Üstelik söyleşi yapmama bile gerek kalmadan! Telefonla randevu almaya çalıştım, “Maalesef hiç vakti yok” dediler. Bu arada öğrendim ki, cuma akşamı Üsküdar Belediyesi Altunizade Kültür Merkezi’nde konuşmacı olduğu bir tasavvuf sohbeti var. “Eğer oraya gidip yüzyüze konuşursam, belki bir randevu alabilirim. Randevu alamasam bile sohbette mutlaka Kurban Bayramı’na da değinir, faydalanırım” diye düşündüm. Soluğu Altunizade’de aldım.


Cem Yılmaz gibi...

Tanıştırdılar, tıklım tıklım dolu olan salonun girişinde... Heybetli, davudi sesli, gözlerinin içi gülen bir adamdı. Derdimi anlattım, “Gerçekten vaktim yok. Buradan çıkar çıkmaz bir konserimiz var, ona yetişeceğim” dedi. Yüz ifademden olsa gerek yine kendi buldu çözümü, beni kırmadan; “Bugün Kurban Bayramı ile ilgili konuşmayı düşünmüyordum ama sorularınız varsa verin, konuşmamda bunları da cevaplamaya çalışayım” dedi. Sıraladım ezberden birkaçını... En çok da hayvanlara eziyetin üzerine basa basa...

O kürsüye yürürken ben kalabalık salonda bir merdiven basamağına iliştim. Az bulunur bir sesle, “Akşam şerifleriniz hayrolsun” diye girdi söze... Daha ilk cümleleriyle kalpleri fethedip, beyinlere hitap eden bir hatip Tuğrul İnançer... Sadece ben değil, tüm salon nefessiz dinledik. Kah, yapılan yanlışlıklara kızarak konuştu pes perdeden, kah Cem Yılmaz’ı aratmayacak esprilerle süsledi sözlerini... Neler yoktu ki o 1.5 saatlik sohbette... Türk-Kürt meselesinden tutun, helal ve haram kesime kadar... Konuşmayı baştan sona kaydettim, ama son sözünü baştan söylemeden edemeyeceğim, zaten onun da isteği buydu o akşam salonu dolduranlardan:

“Allah’ın kabre konulduğumuz zaman melekler vasıtasıyla bize soracağı sorular var. ‘Dinin ne?’, ‘Rabbin kim?’, ‘Peygamberin kim?’, ‘Kitabın ne?’, ‘Kardeşlerin kim?’, ‘Kıblen neresi?’ gibi... Bu suallerin içinde iki sual yok; ‘Dişi misin, erkek misin?’ ve ‘Hangi millettensin?’ Biz İbrahim Aleyhisselam’ın milletindeniz. Bütün müminler öyledir. Bu kadar! ‘Çerkez misin, Laz mısın, Kürt müsün?’ diye sorulmayacak. Sorulmayacak demek, Allah senin cinsiyetine, milliyetine değer vermiyor, insanlığına değer veriyor demektir. O yüzden hepinizden şu Hadis-i Şerif’i tefekkür etmenizi niyaz ediyorum; efendimiz saadetle buyuruyorlar; Kini olanın dini olmaz!”

Kurban Bayramı öncesinde bundan güzel söz mü olur? Birbirimizi kurban etmeyi burakırsak milliyet için, cinsiyet için, belki o zaman hayvancağızlara da eziyet etmemeyi öğreniriz bir gün!


Müzik gibi konuşuyor...

Nev-i şahsına münhasır bir insan Ömer Tuğrul İnançer. Duruşuyla, heybetiyle, ses tonuyla, sözleriyle, hitabetiyle karizmatik olmaktan da öte... Zira uhrevi bir boyuta taşıyor bu karizmasını... Hukuk fakültesi mezunu, asıl mesleği avukatlık. 20 yıl müşavir-avukatlık yaptıktan sonra 1991 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu’nda sanatçı-müdür olarak çalışmaya başlamış. Tahsili sırasında özel olarak müzik dersleri almış. Çeşitli radyo ve televizyon programlarında misafir sanatçı ve konuşmacı olarak yer almış. Birçok yurtiçi ve yurtdışı konserde müzik faaliyetlerinde bulunmuş. Tasavvuf konusunda ise pek çok makale ve kitap kaleme almış bir tasavvuf ehli... Son kitabı ise Timaş Yayınları’ndan çıkan Muhabbet Peygamberi Hz. Muhammed...


Gece de kurban kesilir

Hep aynı şeyleri söylemek zorunda kalıyoruz. Çünkü hep aynı yanlışlıklar deklare ediliyor ve konuşuluyor. Kurban Bayramı sebebiyle ortalıkta olan yanlışlıklardan biri de şu; kurban paylaşmaktır! Bu lakırdı yanlıştır. Paylaşmak için sahip olmak lazım. Ben bir şeyin sahibi olmalıyım ki başkalarıyla paylaşayım. Kurban kesmek borç ödemektir. Paylaşmak nereden çıktı? Allah, “Kurban kesin, fukaraya verin” mi diyor? “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” diyor. Fıkhi hükümler olarak birtakım incelikleri var, oralara girmeye hacet yok. Kurban kesmek farz olarak kabul edilmemiş, çünkü farzlar umumidir; burada şartlar var. Kurban nisabı zekat nisabı ile aynı değildir. Bugünkü hesap karşılığı 81 gram gümüş veya karşılığı malı olan ve nema getiren ve üzerinden bir sene geçen varlıkta olan zekat nisabıdır. Kurban nisabı için Hazreti Peygamber böyle demiyor ama. Diyelim ki, arife günü ya da Kurban Bayramı’nın birinci, ikinci günü parası yok, üçüncü günü piyango gibi bir şey vurdu ya da evinde kıymetini bilmediği bir antika vardı, antikacı gidip geliyordu, nihayet bayramın üçüncü günü kandırdı, etti, bilmem kaç yüz liraya o antikayı aldı... Artık o kişinin elinde kurban kesecek kadar para var. “Efendim daha benim evim yok ama” diyemez, o zekatta geçerli. Kurbanda bu şart yok... Kurban kesme günlerinde, ki yeterince ışık, aydınlatma varsa gece bile kurban kesilir... Tabii hayvana eziyet etmeyecek şekilde, ustalıkla, kendi parmağını, elini de kesmeyecek şekilde aydınlatma olursa...


“Kurban kesmek borç ödemektir, paylaşmak nereden çıktı!”

“Eyyam-ı Nahr’da, yani kurban kesilecek günlerde, kurban kesecek takati, parası olup da, kesmeyen bizim namazgâhımıza gelmesin” buyuruyor Resulullah Efendimiz... Bir gün Efendimiz’e putperestler geliyor. Mescid-i Nebi’de sohbet edip, İslam hakkında bilgi alırlarken, birden kıpırdanmaya, etrafa bakınmaya başlıyorlar. Normal seyrinden çıkıyor sohbet... Peygamber Efendimiz, “Ne oluyor? Beni dinlemiyorsunuz, başka bir şey mi var?” diye soruyor. Diyorlar ki, “Efendim bizim ibadet saatimiz geldi. Ne yapabiliriz diye düşünüyoruz.” Resulullah, “Yapın ibadetinizi!” diyor. Putperest ibadeti! Mescid-i Nebi’de! Ama dikkat buyurun, “Eyyam-ı Nahr’da, kurban kesmeye takati olup da kesmeyen Mescid’e gelmesin” diyor. Resulullah’ın yaptığı ve yapmamızı istediği her şey Farz-ı Ayn’dır. Bitti! Bizim hayrımıza, faydamıza olmayan şeyi Resulullah yapar mı? Yapmaz. “Efendim namazın farzını kıl, yeter. Sünneti kılma.” Resulullah senin kadar bilmiyordu çünkü! O, kılıyor! Ha, arasıra kılmazsan Resulullah onu affettirir Rabbimize. Sünneti sadece, farzı değil ama! Onun hesabını kendin verirsin Rabbimize! Öyleyse Kurban Bayramı’nın kurbanı paylaşmak olmadığını, hakikatte Allah’a olan borcun kullara arzı suretiyle ödenmesi gerektiğini öğrenmek lazım. Bu kullara arzetmeyi de, birtakım derneklerin organizasyonunu temin etmek için paylaşmak olarak sunmanın yanlış olduğunu da tabii...


Dinimizi çul ve kıl dinine indirgedik, buna ne hakkımız var!

Bizim topluluğun bir konseri var. Adı Sürre Alayı... Hilafetin bizim olduğu zamandan, yani Yavuz Sultan Selim Han’dan sonra ta 1920 yılına kadar İstanbul’dan Huzur-u Hz.Peygamber’e, onun hemşehrilerine, Huzur-u Kabe’ye gönderilen bir hediye alayı var. İşte onun adı Sürre Alayı... Topkapı Sarayı’ndan başlar, Üsküdar’da devam eder, bugün Selamiçeşme diye bilinen semtin asıl adı Selamet Çeşmesi’dir, orada son merasim yapılır... Bağdat Caddesi, o zaman da Bağdat Yolu’dur, Sürre Alayı oradan İzmit’e doğru yola çıkar. 6 ile 7 ay sürer bu yolculuk. Uğranılan her yere bir hediye bırakılır, onların verdikleri hediyeler kabul edilir. Bu bir bardak su da olabilir, çok önemli değil miktarı... Ve Sürre Alayı, zilkadenin 15’i, 20’si civarında Mekke’ye vasıl olur. Sürre emini, her sene değişir ve bir başka alim tayin edilir. Onun riyasetinde Kabe örtüsü değiştirilir ve Hac mevsimi açılır. Bu asırlarca devam etmiş, Türkler’in Resulullah’a olan muhabbetlerinin ısrarına vesile olmuş, bir resmi devlet merasimi olarak... İşte bu merasimin musiki ile anlatımı yapılıyor. Ben bu vesile ile Sürre Alayı’nı arz ettim size. Ama esas arz etmek istediğim nokta şudur; biz yabancı bir memlekete, yabancı bir siyasi erke göndermiyorduk bu hediyeleri, kendi vilayetimize gönderiyorduk. Hicaz’ın elimizden çıkması 1918. Daha 100 sene olmadı. Şimdi nasıl Haydarpaşa’dan bilet alıp, Erzurum’a, Adana’ya gidiyorsan, o zaman da “Ver bir bilet” deyip Medine’ye gidiyordun. Ne pasaport, ne bir şey! Şimdi bazı utanmazlar diyorlar ki, “Araplar’a para kaptıracağına burada mektep aç, yol ya da çeşme yap!” Din kardeşliği şuuru kalmadı. Arap’ı beğenmemek gibi bir burnu büyüklük var. Niye beğenmiyorsun? Allah indinde Arap, Acem, Hintli, Çinli, Portekizli önemli mi? Ayette ne diyor? “Allah indinde en çok ikrama layık olanınız Allah’a en ziyade itikat edeninizdir.” Ve bu ayetin bizim gibi kafasızlar tarafından iyi anlaşılmayacağını bilen Resulullah Efendimiz Veda Hutbesi’nde ne dedi? “Arap’ın Acem’e, Acem’in Arap’a üstünlüğü yoktur.” Acem demek İranlı demek değildir, Arap olmayan demektir. Yani Arap olanın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a üstünlüğü yoktur. Sen Arap’ı neden ufaltıyorsun?


“Birbirimizi sevmedikçe iman etmiş olmayız!”

Allah’ın kabre konulduğumuz zaman melekler vasıtasıyla bize soracağı sualler var, biliyorsunuz. ‘Dinin ne?’, ‘Rabbin kim?’, ‘Peygamberin kim?’, ‘Kitabın ne?’, ‘Kardeşlerin kim?’, ‘Kıblen neresi?’ gibi... Bu suallerin içinde iki sual yok; ‘Dişi misin, erkek misin?’ ve ‘Hangi millettensin?’ Biz İbrahim Aleyhisselam’ın milletindeniz. Bütün müminler öyledir. Bu kadar! Başka bir şey sormayacaklar. ‘Çerkez misin?’, ‘Laz mısın?’, ‘Kürt müsün?’ sorulmayacak. Sorulmayacak demek, Allah değer vermiyor demektir. Allah senin dişiliğine, erkekliğine ve milliyetine değer vermiyor, insanlığına değer veriyor. Dişilik ve erkeklik dünyevi bir haldir. Üremek için Allah tarafından ihsan edilmiştir. Doğru kullanırsan cennete gidersin, eğri kullanırsan cehenemme... Bu kadar basit. Niye biz bu kadar ehemmiyet veriyoruz peki? Bunlar hep ayrımcılık. Biz, ben iyi; öteki, sen tukaka... Yok böyle bir şey. Birbirimizi sevmedikçe iman etmiş olmayız. Bu benim fikrim falan değil, hadis. “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız ve beni her şeyden ziyade sevmedikçe imanınız kemale gelmez.” Namaz kılmaktan oruç tutmaktan, baş örtmekten bahsetmiyor Resulullah, sevmekten bahsediyor. Biz hiç sevgi konuşmuyoruz. Dinimizi çul ve kıl dinine indirgedik, ne hakkımız var! Örttün örmedin, açtın açtırmadın, mektebe sokarım sokmam, girerim girmezsin! Bu mu İslam dini? Kafamın içiyle ne zaman meşgul olcaksın? Hele hele gönülle ne zaman meşgul olacaksın? Bayram günleri sururlu, neşeli günlerdir. Ancak o neşe ve surur hak edenler içindir. Ben toplum olarak hak etmediğimiz fikrindeyim. Yanlış düşünüyor olabilirim, af buyrun. Ancak bu bayramda o, “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız ve beni her şeyden ziyade sevmedikçe imanınız kemale gelmez” hadisinden vazgeçtim, şu hadisi tefekkür etmenizi niyaz ediyorum hepinizden. Efendimiz saadetle buyuruyorlar; “Kini olanın dini olmaz!” Vesselam... Hayırlı bayramlar...


Fakir fukaraya da kendi yediğinden yedirecek, giydiğinden giydireceksin

Nafaka ile ilgili meselelerde de ne yazık ki doğru anlamadığımız pek çok şey var. Mesela biz elbisemizin eskisini, kullanılmışını veriyoruz. Ama Allah böyle demiyor. Müminler kendi nafakalarından verirler, birikimlerinden, tasarruflarından değil! Kendi rızıklarından verirler. Yani ben baklava börek yiyorum, fukaraya peynir ekmek veriyorum. Olmaz! Yediğinden yedireceksin, giydiğinden giydireceksin. Gömlek eskidi sen giymiyorsun, fukara niye giysin? Kendine gömlek alırken iki tane al, birini de fukaraya ver. Doğrusu bu. Sadaka, zekat ya da kurban eti, “Ey sevgili kardeşim, benim Allah’a borcumu ödememe vesile olduğun için, kabul buyurduğun için teşekkür ederim” diye verilir. “Al bunu!” diye verilmez. “Lütfen kabul eder misin?” diye verilir. Çünkü paylaşım için benim olması lazım.


“Kefenlere cep dikilir!”

Sonra ağzımızda, “Ya Malikel Mülk!” Her şeyin sahibi Allah’tır! Sonra, “Ben paylaşacağım.” Hayır, paylaşmayacağım. Onun hakkını ödeyeceğim. Paylaşmak bu değildir. İslam ve Müslüman paylaşmaz. Muhatabın hakkını öder. Çünkü şeriatte o senindir, bu benim. Tarikatte hem senindir hem benim. Hakikatte ne senindir ne benim. Marifette ne sen varsın ne ben var. Hadi, oraya kadar gelmedik. Ama hiç olmazsa ‘Hem senindir hem benim’i öğrenebiliriz. Ben yok ki, benim olsun. İşin hakikati budur. Ha, İslam’da mülkiyet yok mu? Var. Emanetçi sıfatıyla var. Benim bir arkadaşımın Beylerbeyi’nde dükkanı var. Dükkanının camına kocaman yazmış; kefenlere cep dikilir. Ne kadar irfanlı bir laf. Anlayan anlıyor.


Şıngır şıngır olma, makul ol

Hiçbir şeye yaramayan, hakikatte kendisi toprak olan altın, gümüş için neler yapıyoruz değil mi? Kollarımızda işe yaramayan bir sürü maden. Yani topraktan çıkan altın. “Bak benim daha çok var, benim daha çok var!” Hava yapmaktan başka ne işe yarıyor bu bilezikler? Ha, “Bir tasarruf aracı olarak kullanıyorum. Yarın öbür gün Allah esirgesin hastalık var sağlık var, o zaman satarım” diyorsan, ona diyecek bir lafımız yok. Tamam ama onu da gösteriş malzemesi yapma... Peki süs yapma mı? Yap ama makul yap. Şıngır şıngır olma, makul ol. Allah Kitab-ı Kerim’de ne diyor? O zamanki adet gereği hanımlar ayak bileklerine bilezik takıyorlar. Onun adı ne? Halhal. “Halhallarınızı yere vurarak şıngır şıngır yürümeyin” diyor. Şimdi halhal takılmıyor. Yerine ne var? Tahta ayakkabı topuğu... Takır tukur, takır tukur! Sanki Büyükada’da beygir geçiyor. Hiç kusura bakmayın, bir kere hanım zerafetine hiç yakışmıyor. Bir de dikkat çekiyor!


Helal ya da haram kesim diye bir şey yoktur. Bu tamamen ‘duygusal’ bir meseledir!

Mesele çok, yanlışlıklar çok. Yabancı birinin, besmelesiz kestiği et üzerinden “Helal kesti, haram kesti” diye fikirler beyan ediliyor. Helal kesim, haram kesim diye bir şey yoktur. Ancak kurban tırlanmasında (kesilmesinde) özel merasim vardır. Bunun dışında Yahudi’nin kestiği de, Hristiyan’ın kestiği de yenir. Biz şimdi İstanbul’da kendi kendimize yaşıyoruz. Halbuki sadece 1830’larda, Sultan Mahmut döneminde yapılan nüfus sayımında yüzde 55 Müslüman, yüzde 45 gayrimüslim var İstanbul’da. Birçok da Yahudi var.


Hristiyan’ın, Yahudi’nin kestiği et de tabii ki yenir!

Biliyorsunuz Yahudi dininde, haham olmayanın kestiği hayvanın eti yenmez. Ayrıca hayvanın belden aşağısı, yani butları, sakatatı yenmez. Turfa derler ona. Peki İstanbul’da onbinlerce Yahudi var. Onlar et yiyorlar. Koşer tabir edilir ya, işte onlar Yahudi kasaplardır. Peki şimdi soruyorum, onların kestiği sığır butları, koyun butları ne oluyordu? Onu da Müslüman kasap parayla alır ve satardı. Bütün şeyhülislamlar, kazaskerler, şeyh efendiler, müderrisler bilmiyorlar, bizim Avrupa’daki helal marketçiler biliyorlar, öyle mi? Bu tamamen duygusal bir meseledir! Haram kesim diye bir şey olmaz. Ama bunun yanısıra bir Budist’in Buda’sına sunduğu buğday, ekmek, portakal bir Müslüman’a haramdır, ondan yiyemezsin. Ama, bir Budist’in evinde ikram ettiği yemekten yiyebilirsin. Bunlar bilinmiyor. Efendim Hristiyan’ın kestiği et yenir mi? Gayet tabii yenir. Söylüyorum deminden beri, haham kesiyor yiyorsun da, Hristiyan kesiyor niye yemiyorsun? Avrupa’ya gittiğinizde isteğinizi yiyin. Yalnız domuzun eti yenmez, kim keserse kessin! Onun dışında Müslüman’ın yiyeceği bir kasaplık hayvanın kimin tarafından kesildiği önemli değildir. Kendi kendimize kaideler icat etmeyelim.


Sabancı’nın besmelesi başka Koç’un besmelesi başka...

Kurbanı nasıl paylaşacağımızı da Resulullah Efendimiz’den öğreneceğiz. Kurbanı kesince, ortaya bir hasıla çıkıyor. Eti, kemiği, boynuzu, işkembesi... Bu hasılayı üçe ayıracaksınız. Birisini, kendiniz dahil, bakmakla yükümlü olduğunuz kişilere ayıracaksınız. Diğer üçte biri zengin-fakir, hasta-sağlam ayırdetmeksizin akraba ve komşuya, diğer üçte biri de fakir fukaraya dağıtacaksınız... Bu meseleyi seneler önce anlatırken, rahmetli Vehbi Koç sağdı, Sakıp Sabancı sağdı, ikisine de Allah rahmet eylesin, Türkiye’nin bu iki zengin sembol ismini misal vermiştim... Vebhi Bey kurbanı kesecek, Sakıp Ağa’ya gönderecek. Ahbap çünkü. Sakıp Ağa kesecek, Vehbi Bey’e gönderecek. Çünkü Vehbi Bey’in besmelesi başka, Sakıp Ağa’nın besmelesi başka. “Komşum zaten kurban kesti, benim ona et göndermeme lüzum yok” gibi mütealaları bir yana bırakmalıyız. Komşun kesti, sen de keseceksin. O sana et gönderecek, sen de ona et göndereceksin. O arada etin ihtiva ettiği mana besmelesidir.

Kırda kuzu çevirmek için kestiğin hayvanı besmelesiz kesersen mundar olmaz, yenir. Ama kurbanın besmelesi kasten terk edilirse kurban olmaz. Oradaki incelik besmeledir. O besmelede de mutlaka Allah’ın ekber, azam gibi yüceliğini ifade eden kelimeler olacak. En çok kullandığımız kelime Bismillahi Allahü ekberdir. İşte o senin ekberin başka bir mana ifade ediyor, benim ekberim başka bir mana... Kurbanda onu paylaşıyoruz, eti değil.

ETİKETLER

haber