Gündem

Lafla 'editoryal bağımsızlık' gemisi yürümez

Alper Görmüş'ün, gazetecilerin "korkuyoruz" yakınmalarını konu edindiği "Lafla 'editoryal bağımsızlık' gemisi yürümez" başlığıyla yay

11 Kasım 2011 02:00

T24 - Taraf gazetesi yazarı Alper Görmüş, gazetecilerin "korkuyoruz" yakınmalarını konu edindiği "Lafla 'editoryal bağımsızlık' gemisi yürümez" başlığıyla yayımlanan yazısının ilk bölümünde Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan'ın, Hürriyet gazetesi yazarı Yılmaz Özdil'in ve Banu Güven'in yazılarını köşesine taşıdı.


Alper Görmüş'ün Taraf'ta "Lafla 'editoryal bağımsızlık' gemisi yürümez" başlığıyla yayımlanan (11 Kasım 2011) yazısı şöyle: 


Lafla 'editoryal bağımsızlık' gemisi yürümez


Ahmet Altan’ın Taraf’ta (13 Kasım 2010) yayımlanan “Korku” başlıklı yazısının üzerinden tam bir yıl geçmiş...


Yazı, okur okumaz bende “Türk gazetecileri ve editoryal bağımsızlık” konusunda güçlü bir arzu uyandırmıştı. Hemen bilgisayarımda “Lafla ‘editoryal bağımsızlık’ gemisi yürümez” başlıklı bir dosya açmış, “Korku”yu dosyanın ilk yazısı olarak kaydetmiş, sonra da nedense yazıyı da dosyayı da unutup gitmiştim.


Yaz başından itibaren orada burada karşılaştığım yazılar ve gazetecilerden gelen “korkuyoruz” yakınmaları, bana Altan’ın yazısını ve içinde sadece o yazının yer aldığı dosyayı yeniden hatırlattı; O günden bugüne dosyaya epeyce malzeme attım.


Bayram öncesinde Cumhuriyet gazetesinin (1 kasım) manşetine yerleşmiş haberi (“Medya korku içinde”) görünce, bu yazıyı daha fazla ertelememem gerektiğine kani oldum; hatta Cumhuriyet’in manşetini eklemek için dosyayı açtığımda karşıma çıkan birikmiş malzeme yığınına şöyle bir göz atınca, geç bile kaldığımı düşündüm...


Neyse, geç olsun da güç olmasın diyerek başlıyorum... Üç ya da dört bölümde toparlamayı düşündüğüm, son bölümünde kendi kişisel tecrübemi anlatacağım “Lafla ‘editoryal bağımsızlık’ gemisi yürümez” başlıklı mini köşe-diziye hoş geldiniz...


Bugün, beni böyle bir diziye sevk eden yazı, konuşma ve değerlendirmelerden bir demet sunacağım size... Hani ilköğretim ve lise Türkçe-edebiyat kitaplarında “okuma parçaları” olur ya, onun gibi bir şey... Bu metinler bizi tartışma konumuza hazırlayacak, “editoryal bağımsızlık” konusunun Türk basınında nasıl algılandığına dair epeyce ayrıntılı bir fikir sahibi olmamızı sağlayacak.



“Başbakandan korkacak kadar ödleksen...”



Bende böyle bir arzuyu ilk uyandıran bir yıl önceki Ahmet Altan yazısıyla ve bana “bu konuda yazmayı artık ertelememeliyim” dedirten on gün önceki Cumhuriyet manşetiyle başlayacağım...

Ahmet Altan’ın yazısı, hükümetten korktuklarını sık sık dile getiren köşe yazarlarına dairdi... Altan, açık açık ayıplıyordu bu meslektaşlarımızı:


“Dostoyevski, kendi çağından şikâyet ederken, ‘eskiden cahil olmak ayıptı, şimdi insanlar cehaletleriyle övünüyorlar’ demişti.


“Benzer bir cümleyi biz de Türkiye için kurabiliriz.


“‘Eskiden korkak olmak ayıptı, şimdi insanlar korkaklıklarıyla övünüyorlar.’


“Sadece övünmekle de kalmıyorlar, kendi korkaklıklarını ‘siyasi tezlerinin’ kanıtı olarak da kullanıyorlar.


“Ne zaman televizyonları açsam, ne zaman gazeteleri okusam mutlaka birisi ‘çok korktuğunu’ söylüyor.


“Söyleyenler kim?


“Bu ülkenin köşe yazarları.


“Kimden korkuyorlar?


“Başbakan’dan.


“Lafın sonunda söyleyeceğimi başından söyleyeyim.


“Kardeşim, Başbakan’dan korkacak kadar ödleksen köşe yazarlığını bırakır kendine başka iş bulursun.”


Bu yazıdan bir yıl sonra gelen Cumhuriyet gazetesi manşeti, bu ülkenin gazetecilerinin Altan’ın önerdiği gibi “korkuyorsam bu mesleği yapmamalıyım” çizgisinden çok uzak olduklarını göstermekle kalmıyor, görevlerini yapmadıklarının açık itirafı olarak öne çıkıyordu. “Medya korku içinde” başlıklı haber, Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth’la yapılmış söyleşi üzerine oturtulmuştu. Roth’un sözlerinden bir bölümü konumuzla ilgiliydi ve manşetin spotlarından birini oluşturuyordu:


“Roth, önce gazetecilerin paranoyak olduğunu düşündüğünü ama sonra gerçekten bir korku atmosferi gördüğünü söyledi. Roth, ‘Benimle daha önce söyleşi yapan insanlarla buluştum, bu sefer söylediklerimi yazamayacaklarını söylediler. Bu durum yeni ve gerçekten tehlikeli’ dedi.”



Patronların yazıişleri salonundaki varlıkları



Bugün sizlere sunacağım okuma parçalarının en ilginçlerinden biri de Yılmaz Özdil imzasını taşıyor... Hürriyet yazarının anlattığı hakiki öykü, editoryal bağımsızlığın en önemli yönlerinden biri olması gereken “patrona karşı editoryal bağımsızlığın” Türkiye’deki halini gözler önüne seriyor:



“Seneler evvel. Bi gazete patronu.



“Zart diye kapıyı açar, gelip yazıişlerine oturur, birinci sayfa toplantısını yönetmeye başlar. Ne var haberlerde? Şunlar var bunlar var filan, sayarlar. O zamanlar dijital teknoloji yok, fotoğraflar dia halinde masada... Rastgele birini alır, şöyle ışığa doğru kaldırır, inceler, ‘bence enteresan kare, göbekte üç sütun olabilir, sen ne dersin?’ diyerek, yanında oturana uzatır. Yandaki alır diayı, bakar, ‘hakikaten çok güzel, dört sütun bile olabilir’ der. Sırayla elden ele gezer, kimi üç sütunun daha oturaklı duracağını söyler, kimi beş sütuna kadar çıkar.



“Döner dolaşır... Gene patrona gelir. Bi daha bakar, inceler, ‘doğrusunu isterseniz, manşet bile olabilir, neden biraz daha büyük koymayalım ki?’ diyerek, gene yanında oturana uzatır. Yandaki alır diayı, daha bi alıcı gözüyle bakar, ‘kesinlikle haklısınız, şahane kare, yedi sütun cuk oturur’ der. Sırayla elden ele gezer, kimi dokuz sütuna kadar çıkar, kimi daha da uçar, sayfayı komple kapatmayı önerir.



“Döner dolaşır... Gene patrona gelir. Çöpe atar! Küfrederek, çıkıp gider. Yaşanmış hadisedir. Yalakalık böyle bi şeydir.”


Yılmaz Özdil’in anlattığı hikâye gerçekten de çok şey anlatıyor, fakat buradan sadece “yalakalık” dersi çıkartırsanız hikâyeye yazık etmiş olursunuz... Buradaki doğru soru şudur: O patronun o toplantıda ne işi vardı?


Bir gazeteci bu soruyu “ne var bunda canım” diye cevaplar ve bunda “sistemik” bir problem olmadığını düşünürse, o tür toplantılardan “yalaka”ların çıkmasını hiç yadırgamamalıdır.



Banu Güven’in Başbakan’a “açık mektup”u


Sıra geldi, NTV’nin eski spiker ve programcılarından Banu Güven’in NTV’den ayrıldıktan sonra Başbakan Erdoğan’a yazdığı “açık mektup”una (14Temmuz 2011)...

Bu “okuma parçası”nın, editoryal bağımsızlığın ancak hükümet ve patronaj gibi baskı kaynaklarına karşı dişe diş bir mücadeleyle sağlanabileceği gerçeğini ıskalayan yanıyla önemli ve öğretici olduğu kanaatindeyim. Bu “mektup”un, Banu Güven gibi muhalif-eleştirel bir çizgide gazetecilik yapmaya gayret eden bir gazetecinin kaleminden çıkmış olması önemini daha da arttırıyor: Böylece, gazetecilerin bu baskılar karşısında yılıp otosansüre başvurmasında meşru bir şeyler bulma tavrının hayli derin köklerinin olduğunu anlayabiliyoruz:


“(...) Yaşananlar üzerine farklı kuruluşlarda çalışan meslektaşlarımla konuşuyorum. (Banu Güven, “yaşananlar” derken, 14 yıl çalıştığı NTV’den “ayrılmak durumunda kalmasına” gönderme yapıyor. –A.G.) Onlara neler yaşadıklarını soruyorum. Herkes artık haberciliğin kendi süzgecinden başka bir süzgeçten geçtiğini söylüyor. ‘Şimdi o kişiyle konuşmasak’ ya da ‘Bu yazıyı birinci sayfadan görmesek’, ‘Haberi çok büyütmesek’, ‘Duyulmasından hoşlanılmayacak soruyu sormasak’. Bunlar herkesin son dönemde sık sık duyduğu cümleler. Bazı konular da üzerinde hiç yorum bile yapılmadan geçiştiriliyor zaten. Üstelik dinlediklerimin bir kısmı hiç de yeni hikayeler değil. Bugün yaşadıklarımızın bir devamlılığı olduğunu anlatıyor. Bir meslektaşım hatırlattı. 2004’te Pamukova’daki hızlı tren kazasının ardından ‘Ulaştırma Bakanı istifa edecek mi?’ diye soran gazeteciye, ‘Sen hangi gazetedensin?’ diye sorup, sonra da had bildirerek konuşmaya devam etmiştiniz. Bence herkesin gözleri önünde yaşanan bu çıkışınız habercilerin özgüveni açısından bir kırılma noktasıdır. Çok kötü bir kazanın etkisinde ortaya çıkan bir tepki deseniz de buna, o zor ama göğüslenmesi gereken soruya verdiğiniz cevap da başka bir ‘kaza’ olmuştu. Tamam, bunun üzerinden yıllar geçti, ama zedelenen o özgüveni tamir edecek yaklaşımlarla karşılaşmadık. Bundan birkaç yıl önce yabancı bir yetkiliye sorulan sorudan nem kapan bir hükümet üyesinin, muhabiri çalıştığı kurumun sahibine doğrudan şikayet etmesinden mi söz edeyim, yoksa ana akım medyadan başka bir meslektaşımın telefonda ‘Bu iş artık katlanılır gibi değil’ derken sesinin titremesinden mi? Yoksa birçok meslektaşımın ‘Ama ayrıntıları telefonda konuşmayalım’ demesinden mi? Haber toplantılarında sizin duymaktan hoşlanmayacağınızın düşünüldüğü ya da bilindiği konuların gündemin alt sıralarına itilmesinden mi ya da bizim gazeteci tabirimizle, hiç görülmemesinden mi? (...) “Biliyorsunuz, buna otosansür deniyor. Sansür canavarı haber merkezlerine gelip kuruluyor. Zaten siyasi kültüründe biat etkisi kuvvetli olan, mesela darbelere yıllarca ‘müdahale’ deme kibarlığında yaklaşmış bir toplumda ve medyasında, otosansürün kendisine yer açması hiç zor değil.”

***


Salıya: Doğan Akın, Hasan Cemal ve Sanem Altan’ın tartışmayı derinleştiren yazıları...


ETİKETLER

haber