Ekonomi

Kriz, Basel III ve BDDK

Kriz sürecinde "Basel II kriterleri krize neden oldu" ya da "Basel II kriterleri dahi krizi önleyemedi" şeklinde yapılan yorumlar acaba gerçeği ne kadar yansıtmaktadır?

03 Haziran 2010 03:00

T24- Kriz sürecinde "Basel II kriterleri krize neden oldu" ya da "Basel II kriterleri dahi krizi önleyemedi" şeklinde yapılan yorumlar acaba gerçeği ne kadar yansıtmaktadır? Bu yorumları yapanların gözden kaçırdığı en önemli nokta, krizin kendini hissettirmeye başladığı 2007 yılı ve şiddetlenerek en üst düzeye çıktığı 2008 yıl ortalarında, Basel II kriterlerinin bir çok ülkede henüz tam olarak uygulamaya konulmamış olmasıdır. Ancak bu noktada, krizin çıktığı dönemde dünyada hemen hemen her ülkede uygulanmakta olan Basel I kriterlerinin eleştirilmesi gerekmektedir.


Her ne kadar, kriz çıktığında bir çok ülkede Basel II kriterleri "tam olarak" yürürlükte olmasa da, kriz sürecinde Basel II'nin tespit edilebilen eksikliklerini gidermek amacıyla Basel Komitesi, bünyesinde oluşturulan gruplarda çalışmalar büyük bir hızla devam etmektedir. İlk başlarda "Basel II Enhancements" olarak ifade edilen revizyon süreci, artık Komite tarafından da resmi olarak "Basel III" olarak ifade edilmeye başlanmıştır.

Artık "Basel III" olarak isimlendirilen, Basel II iyileştirme/güçlendirme teklifleri, biri Temmuz 2009 tarihinde diğeri Aralık 2009 tarihinde olmak üzere 2 paket halinde açıklanmıştır. Bu paketlerde yer alan tekliflerden bazıları hemen yürürlüğe konulurken, bazılarının 2010 yıl sonunda, bir kısmının da 2012 yıl sonuna kadar yürürlüğe konulması planlanmaktadır. Uygulamaya geçmenin hızını belirleyecek olan da, Komite tarafından hali hazırda yürütülmekte olan Sayısal Etki Çalışması (Quantative Impact Study- QIS)'dır. Bu QIS sonucunda elde edilecek sonuçlara göre Basel III ilkeleri son halini alacaktır. Buna bir örnek vermek gerekirse, Basel III kapsamında en önemli değişikliklerden birisi bankaların sermaye yeterliliği hesaplamalarında kullandıkları sermaye tanımının değişmesidir. Detaylarına aşağıda yer verilen bu değişiklikle, sadece Avrupa'da değil global olarak özellikle uluslar arası faaliyet gösteren bankaların Tier 1 rasyosunun ciddi oranda düşeceği tahmin edilmektedir. Örneğin, Boston Consulting Group tarafından 32 banka üzerinden yapılan Tablo 1'deki çalışmada ilave Ana Sermaye (Tier 1) gereksiniminin global bazda 280 ile 650 milyar USD arasında olacağı tahmin edilmektedir. Aynı çalışmada, aynı türdeki sermaye gereksinimi Kuzey Amerika orijinli bankalar için 100 ile 210 milyar dolar arasında iken; bu tutarın Avrupa bankaları için 140 ile 350 milyar USD düzeyine çıktığı görülmektedir ki bu tutarlar gerçekten önemli rakamlardır. Söz konusu etkinin daha kesin ve resmi olması için Komite tarafından yürütülmekte olan QIS'in sonuçlanması gerekmektedir.

Esasında piyasada artık açıkça konuşulmaya başlanan ve Komite tarafından yapılan toplantı ve seminerlerde de dillendirilmeye başlanan ve uygulamaya geçişi piyasa tarafından dikkatle izlenen Basel III kriterlerinin esasını Aralık 2009 tarihinde Komite tarafından yayınlanan "International framework for liquidity risk measurement, standards and monitoring" ve "Strengthening the resilience of the banking sector" isimli iki adet dökümanda yer alan öneriler oluşturmaktadır. Burada yer alan teklifler esas alınarak Komite tarafından bir çok ülkede QIS çalışması başlatılmıştır. 2010 yılının haziran ayında sonuçlandırılması beklenen QIS çalışmasına göre, teklifler yeniden gözden geçirilerek 2010 yılının sonunda yeniden bir döküman hazırlanması beklenmektedir. Komitenin bu değişiklikleri ihtiva eden Basel III prensiplerini yürülüğe sokma tarihi ise 2012 olarak ifade edilmektedir. Sözü edilen değişiklikler esasen 5 başlık altında özetleneblir:

1- Sermaye Tanımının Değişmesi

2- Karşı Taraf Riski (Counterparty Risk) Düzenlemesi

3- Kaldıraç Rasyosu

4- Döngüsellik ve Sistemik Risk

5- Likidite

Aşağıda her bir değişiklik teklifinedair kısa açıklamalar yapılmıştır.

1- Sermaye tanımının değişmesi: Özellikle uluslararası faaliyet gösteren bankaların en çok itiraz ettikleri noktalardan birini sermaye tanımında gerçekleştirilen değişiklikler oluşturmaktadır. Yine kriz sürecinde görüldü ki, bankalar ana sermaye olarak adlandırılan Tier 1 ve katkı sermayenin de dahil edildiği Tier 2 rasyolarını otoritelere raporlarken değişik makyajlamalar ile yüksek gösterebilmişlerdir. Komite bu amaçla, kabaca, indirim kalemlerini arttırarak ve dolayısıyla tanımlarını da daraltarak , Ana Sermaye ve Katkı Sermayeyi daha gerçekçi ve kuvvetli hale getirirken, yine bu kapsamda hesaplanmasında 3. Kuşak sermayenin de dahil edildiği Tier 3 rasyosunu da kaldırmaktadır. Tahmin edileceği üzere, bankaların söz konusu dar tanım ve arttırılmış indirim kalemleri nedeniyle, sermaye yeterliliği rasyoları ciddi oranda düşecektir. Örneğin, Tablo 1'de den görüleceği üzere, Tier 1 rasyosu, sözü edilen değişiklik nedeniyle global bazda yaklaşık %54 düşerken, aynı oranın Avrupa için %51 ve Kuzey Amerika için %59 olarak gerçekleşeceği tahmin edilmektedir. Az önce ifade ettiğimiz muhalefetin esas nedenini de bu düşme nedeniyle, ilave konulacak ana sermaye miktarının büyüklüğü oluşturmaktadır.

2- Karşı taraf riski (Counterparty Risk) düzenlemesi: Teknik detayları oldukça yüksek olan bu teklifte, bankaların stres senaryoları ve tarihsel verilere dayanarak hesaplayacakları karşı taraf riski için ilave sermaye tutmaları amaçlanmıştır.

3- Kaldıraç rasyosu:Çok basit olarak Toplam Aktifler/ Toplam Özkaynak olarak formüle edilebilecek olan bu basit ve risk bazlı olmayan rasyo ile, karışık ve sayısal ağırlıklı olan risk modellerine destek sağlanmak istenmiştir. Kriz sürecinde sayısal ve risk ağırlıklı ölçüm modellerinin tek başına yeterli olmadığı görülünce, bu modellere daha anlaşılır ve basit rasyolar ile destek verme ihtiyacı doğmuştur. Anlaşılacağı üzere aktifler ile özkaynak arasında ilişki kuran ve 2. Yapısal blok içerisinde yer alan kaldıraç oranı oldukça basit, anlaşılır ve uluslar arası uygulanabilirliği olan bir rasyo olarak düşünülmektedir.

4- Döngüsellik (Procyclicality) ve sistemik risk: Basel II'nin en eleştirilen yönlerinden biri olan döngüsellik etkisini düzeltmek için önerilen tekliflerden oluşmaktadır. Kısaca " İyi dönemde sık, kötü dönemde gevşet" olarak ifade edilebilecek tekliflerden en önemlisi olarak, ileriye yönelik karşılık ayırma (forward looking provision), kötü durum temerrüt olasılığı hesaplaması (downturn PD) ve asgari sermayenin üzerinde "tampon sermaye (buffer)" ayırma öne çıkmaktadır.

5- Likidite: Her ne kadar Şubat 2000 tarihinde BIS tarafından yayınlanan Bankalarda Likiditenin Yönetimi için Güçlü Uygulamalar (Sound Practices for Managing Liquidity in Banking Organisations) isimli çalışmada, bankaların sağlam bir likidite yönetimi için ihtiyaç duyabilecekleri önemli hususlar ele alınmış olsa da, bu prensiplerin ve tavsiyelerin global olarak yeterli uygulamasının sağlanamadığı görülmüştür. Krizle birlikte likidite yönetiminde eksikliği görülen en önemli husus, yeterli sermaye tamponlarının (buffer) oluşturulmamış olmasıdır. Halbuki bilindiği üzere, kriz öncesi global finanasal piyasalarda görülen durum bol likidite, düşük volatilite ve düşük faiz oranları idi. Bu ortamda kendilerine yeterli emniyet subapları tesis etmeyen bankalar, ilk olarak 2007 yılının Mart ayında piyasaların donması ile varlıklarını likit etmede ciddi sorunlar ile karşılaştılar. Krizin ilk göz kırpması olan bu likidite krizi, yaklaşık 1 yıl sonraki krizde kendisini çok daha fazla hissettirdi. Krizle birlikte piyasalar ve oyuncuları bir kez daha anladılar ki, likidite riski yönetimi hayati önemi haiz bir konudur ve hiçbir şekilde hata affetmemektedir. Bu nedenle Komite Likidite Riski Yönetiminde 2 adet global bazda uygulanabilir rasyo geliştirmiştir.

- Strese tabii likidite rasyosu (Stressed Liquidty Coverage Ratio): 1 aylık gibi kısa dönem likidite gücünü ölçmeyi amaçlayan bu rasyo, yüksek kaliteli likit varlıkların, kötü durum senaryolarına göre oluşturulmuş net nakit çıkışlarına bölümünden oluşur.

- Net düzenli fonlama rasyosu (Net Stable Funding Ratio) : Diğer rasyonun tersine burada bankaların uzun vadeli likidite yapısı ölçülmeye çalışılarak, mevcut bilanço yapılarında aktivitelerini daha uzun vadeleri kaynaklarla fonlama gücünü ölçer ve buna teşvik eder. Temel olarak "Mevcut" düzenli fonlama miktarının (Available Stable Funding), "olması gereken" fonlama miktarına (Required Stable Funding) bölünmesi ile bulunur ve bu oranın 1'den büyük olması beklenir.

Nihai halinin 2004'te yayımlanmasından bu yana Basel II'de iki kez değişikliğe gidilmiş ve özellilke 2009 ve 2010 yılları içerisinde de artık Basel III olarak anılan geniş kapsamlı değişiklikler yapılmıştır. Sektördeki portföy yapıları ve ürün çeşitliliği değişim gösterdiği sürece düzenleme ve uzlaşılardaki değişiklikler devam edecektir. Bu süreç canlı ve sürekli değişimi gerektiren bir süreçtir. Bu süreçte, hem Türk Bankacılık Sektörümüzün hem de BDDK'nın değişime ayak uydurabilme kapasitesini daha da artırması gerekebilecektir.

Esasında, Basel III kapsamındaki değişiklikler "içerik" bakımından incelendiğinde özellikle "likidite" ve "sermaye tamponu" ile ilgili hususlarda, BDDK tarafından kriz öncesinde alınan "proaktif önlemler" ile büyük ölçüde örtüştüğü görülmektedir. Örneğin, Basel-II'de İkinci Yapısal Blokta yer alan ve ölçümüne ilişkin her hangi bir standart belirlenmemiş olan likidite riskine ilişkin BDDK tarafından çıkarılan Yönetmelik ve bu Yönetmeliğe daha sonra eklenen asit-test rasyosu ile likidite riskinin ölçümüne ve yönetimine ilişkin esaslar getirilmiş olup, söz konusu düzenleme bankalarımızın global kriz döneminde önemli bir likidite sıkışıklığı yaşamadan faaliyetlerini devam ettirmelerine önemli katkı sağlamıştır. Benzer şekilde uygulanan "İyi dönemde sık, krizde gevşet" felsefesi ile geliştirilen "Hedef Sermaye Yeterliliği Rasyosu" uygulaması ve kriz döneminde Karşılıklar Yönetmeliği'nde "esnekliğe" gidilmesi gibi proaktif önlemler bugün Türk Bankacılık Sektörünün Dünyada parmakla gösterilecek duruma gelmesine büyük katkı sağlamıştır. Bu önlemlerin Batı dünyası tarafından daha yeni yeni heceleniyor olması da, Türkiye olarak bizi gururlandırmaktadır. Dolayısıyla BDDK'nın bundan sonraki felsefesi de, bazı düzenlemelere "lafzi" olarak uyum sağlamak yerine sektörün ihtiyaçları ve riskliliği göz önünde bulundurularak düzenleme ve denetim altyapısının geliştirilmesi olmaya devam edecektir.

Dipnotlar:

(1) 32 bankanın verisine dayanarak (21'i Avrupa, 6'sı Kuzey Amerika ve 5'i Gelişmiş Asya).

(2) %6-8 eşik sınırına ulaşmak için.

(3) Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İspanya, İsviçre ve İtalya.

(4) Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri


Ozan CANGÜREL / BDDK Risk Yönetimi Dairesi Başkanı

ETİKETLER

haber