Gündem

İhtilaf - İttifak/İtilaf

Kendi ihtilafından müttefikler edinmiş birileri var ki ne yapsanız bu ihtilaf ve ittifaklarından vazgeçmeyecekler

08 Eylül 2013 16:21

Murat Kapkıner

Sanıyorum biraz uçuk, fantastik, nasıl denir, biraz platonik olacak bu yazı.

Önce:

İhtilaf olmamalıdır dediğim anlaşılmasın lütfen bu yazıdan. İhtilaf olacak ama ihtilafa karşın itilafın olasılığından bahsedebilmeyi denemeyi deneyeceğim salt.

Sanıyorum tehlike şuradan başlıyor: Muhaliflerin ittifaklar oluşturmasıyla. Bildiğiniz gibi bir ittifakın ilk koşulu ihtilaf. Bu nedenle birlikte yazdım yazının başlığına. Birbirinin zıddı olarak kullanılmış olsa da ezelden beri: ihtilafınız olmazsa ittifaklarınız da olmaz. Gene bu nedenle bu iki kavram birbirinin ‘lazım-ı gayrı müfarıkı’ (olmazsa olmazıdır). Yani ihtilaf, ittifakın ön koşulu, ayrıca akrabası.

Vaktiyle, müteveffa Celal Bayar’a danışmanları şunları söyler:

“Beyefendi! Bu Necip Fazıl nam zat İnönü’ye muhalif; onu desteklesek diyoruz”.

Müteveffa’nın yanıtı şu: “Onun İnönü’ye muhalif olduğu noktada ben İnönü’yle tam ittifak halindeyim”.

Tarihi bir yanıttır. Bu yanıttan hareketle güncel bir çok sorunumuz aydınlanır.

Belki biliyorsunuz; bir zamandır Ege’nin bir tatil beldesinde yaşıyorum (yazları değil ama kışları güzel). İnsanlara diyorum ki: “bebeler ölüyor, 17 yaşındaki kızlar öldürülüyor”. “Tayyip?” diyorlar. “Konu Tayyip değil; çocukların, kadınların katledilmesi” diyorum. Gene: “ama Tayyip…” diyorlar.

Tepem atıyor: “Gel ulan Tayyib’i konuşalım” diyorum “ebeni mi belledi; yanından geçen otoyola bak. IMF den kurtuldun. Çocukların dağlarda ölmüyor. Çocuklarının kitap parasını Devlet ödüyor. (Öyle demeyin: yıllarca biz, bir üst sınıfa geçenlerin, merhameten verdikleri ya da ucuza aldığımız eski kitaplarıyla okuduk). Altınoluk’daki özel hastaneye gidiyorsun; doktor karşında elpençe-i divan duruyor, sana hizmet ediyor vs. Sana, ilaç ve muayene kuyruklarında ölmek lazım geliyor.  Eskinin sağ girenin hasta çıktığı devlet hastaneleri, Azrail gibi doktorları.

Bildiğiniz şeyler.

(İki yılı geçti bu beldedeyim. Deniz kenarında iki saat oturabileceğim belki on (ve son) mekândan bir şekilde kovuldum. Anlaşılmaz, açıklanamaz, gerekçesiz bir şekilde, Lisan-ı hal ile kovdular beni: Son derece kaba, küstah, kabadayı davranarak. Patronlar, garsonlar, müşteriler. Size ne diyorum: garsonlar, müşteriler: istenmiyordum. Bunu, bu uzun iki yıl, o yanlış kader anlayışımla açıkladım: Tanrı istemiyor.

Oysa ben Taraf yazarıydım ve bunu herkes biliyordu; Taraf’ın, el’an, tek okudukları gazete, Sözcü gibi bir şey olduğunu ise, elbette hayır.

Ömrümün bu son deneyimi, Jenosit öncesi Yahudilere, 19. YY’ın Afroamerikalılarına ne yapıldığını (kısmen de olsa) yakînen öğretti.

Yemin ediyorum, bu anlaşılmaz durumun gerçekte ne olduğunu bu kalın kafam dün anladı).

Elbet beni tanımıyorlar. Ben bir karanlık noktayım onlara göre. Ki Nefretle maarifet (yakînen tanıma)nın bire bir ters orantısı var. Maarifetle itilaf ise koşuttur.

Bakınız Kafka ne diyor: “Kişi komşusunu tanımazsa daha kolay ezer. Vicdan azabı duyulmaz. Bunun için kimse bilmez Yahudilerin tarihini” (Kafka’yla Konuşmalar.  S.63. Bilgi Yay. Ank. 1966)

 *     *     *

Celal Bayar’ın bakışı evrensel bir bakış. Fevkalade yararlanabileceğimiz, dünümüzü, bu günümüzü, yarınımızı, Ülke’mizi ve dünyayı çözümleyen bir anahtar sanki.

Slav kökenli olduğunu sandığım Amerikalı bir psikiyatristin “Mutsuzluk Kılavuzu” adlı hacmi küçük içeriği büyük bir kitabını okumuştum.

Oradan belleğimde kalan iki anekdotu sizinle paylaşacağım:

Kadın eşine iki gömlek alıp hediye eder. Adam odasında birini giyinip, teşekkürle  eşinin karşısına çıkar. Onunsa, yeni gömlekli kocasını karşısında görünce, eli böğründe, söylediği şu:

“Ötekini beğenmedin değil mi”.

Celal Bayar.

İkincisi şu:

Küçük şeylerin, küçük sanılan iyilikler ve erdemlerin hayatımızdaki, psikolojimizdeki önemini tartıştığı satırlar: “Müslümanlar bunu bin yıl önceden biliyordu. Peygamber’leri anlatıyor (Hadis M.K.): “Fahişenin biri çölde yol alırken bir kuyunun başında dönüp duran ama suya ulaşamayan, susuzluktan ölmek üzere bir köpeğe rastlar. Terliğini çıkararak kuyudan su çekip köpeğe içirir. İşte bu edimi nedeniyle Tanrı onun bütün günahlarını sildi”.

Elbet bizim kafası çok çalışmış bilginlerimiz bu haberi yadsıyor; Peygamber Aleyhisselam’a yakıştıramıyor. Böyle ucuz(!) şeylerle ömür boyu yapılan zina affedilir mi.

(Umarım sadede gelirim). Oysa şu hadisi kimse yadsımıyor:  Mekkenin fethi hazırlıkları son derece gizli yapılıyordu Medine’de. Hatta çevreye yanıltıcı haberler yayılıyordu; bir taktik olarak. Bu esnada Bedir gazilerinden önemli bir sahabe,  Mekke’ye haber uçurmak için cariyesiyle bir mektup yola çıkarır.

Uzatmayalım… Cariye ele geçirilir saçlarının arasından mektup çıkarılır. Huzura çağırılan Sahabi, Peygamber’e “Beni bir dinle” dedikten sonra. İtirafla kendini savunur: Vallahi ben müminim; münafık değilim. Mekke’de çorum çocuğum, akrabalarım var; onlar zarar görmesin istedim”.

Hz. Ömer kılıcına davranmış: “Ya Rasullüllah! İzin ver şu münafığın kellesini alayım”. İşte o zaman Peygamber şöyle söylüyor: “ Yavaş Ya Ömer! Bu karşındaki Bedir gazisidir. O gün, Tanrı’nın, bu, can feda etmek üzere çarpışanlara bakıp da “bundan sonra  ne yaparsanız bağışladım” demediğini nereden biliyorsun”.

Suç  gerçekten büyük. İhanet gibi. Ama Tanrı ahlakıyla ahlaklanmış Peygamber böyle davranıyor.

Şimdi diyorum ki bütün sorun, işbu Tanrı etiği sorunu. Ülkemizde değil, tüm yeryüzündeki insanlar bu ahlaktan nasip almış olsalar kavganın çoğu biter. Muhatabınızı, geçmiş güzellikleriyle de değerlendirmek, onun küçük sanılan erdemlerini büyütebilmek ki hakikatte büyüktür.

Bir sır vereyim: hepimiz küçük sandığımız bir tek edimimizle cennete ve ya cehenneme gideceğiz. O hesaplar kitaplar, mizanlar kafanızı karıştırmasın: ölçüde sizin o küçük gördüğünüz edim ağır basacak. Ayrıca hadisteki muştu da hepimiz için geçerli. O hangi edimimizse artık ondan sonra ne halt etsek bağışlanmıştır; ama biz bilmiyoruz; bilemeyiz. Onun için de Salih amellere devam; ayrı konu.

Yukarda andığım hekimin bahsettiği  (gömlekçi)kadının geçinmeye gönlü yok. Sık kullandığım bir tümcedir bu. Celal Bayar’ın geçinmeye gönlü yok.

Bu Egeli’nin geçinmeye gönlü yok. Çapulcu, Sisi, Esed…Yeryüzünün bütün zalimlerinin geçinmeye gönlü yok. Bir katre Tanrı ahlakı bulunsaydı kendilerinde  yeryüzü cennet olurdu.

Başa dönersek:  Kendi ihtilafından müttefikler edinmiş birileri var ki ne yapsanız bu ihtilaf ve ittifaklarından vazgeçmeyecekler: İşte dünyayı cehenneme çeviren bunlar demek istiyorum. (Mutsuzluk Kılavuzu).

Bir de itilafçılar var. İtilaf biliyorsunuz ‘ülfet’ kökünden. ‘Birbirimizle ülfet edemez miydik’ diye şaşkın şaşkın sorup duruyorlar kendi kendilerine.

Duyar gibi oluyorum: “Ama onlar Tanrı ve O’nun peygamberleri; biz değiliz”. Devam et! O Tanrı sana ne yapacağını bizden iyi biliyor.

Hoş bir yazı oldu ama bu yazıda ne demek istediğimi anlamadım. Aranızdan herhangi bir şey anlayan çıkarsa lütfen benimle de paylaşsın.