Gündem

Doç. Cihan Tuğal: Dertleri mutabakat değil, CHP ve MHP'nin biatını yedeğe almak

"Mutabakatın sonu her zaman hayırlı olmuyor!"

08 Ağustos 2016 22:07

Berkeley Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Cihan Tuğal, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası HDP’nin olmadığı bir muhalefet iktidar yakınlaşmasını “Türkiye’nin toplumsal yapısının farkında olmayanlar imkansız bir mutabakat peşinde koşuyor. Bile bile ateşle oynayanların ise derdi mutabakat değil, HDP, grevci işçiler, ve Gezi ruhuyla verdikleri savaşta CHP ve MHP’nin biatını yedeğe alma gayreti” sözleriyle değerlendirdi.

Evrensel’den Serpil İlgün’ün sorularını yanıtlayan Doç. Tuğal’ın açıklamaları şöyle:

Darbe girişiminin hemen ardından başlayan ve üzerinde birçok senaryo üretilen temel sorulardan biri şu: Bir darbe planı arkasına siyaset, sermaye ve medya desteği almadan inşa edilebilir mi? Yanıt için nereye bakmalı?

Dediğiniz gibi, şu anda “senaryolar”a mahkumuz. Elimizde yeterince veri yok. Türkiye toplumsal ve siyasal olarak 1980’den çok daha gelişmişken, 12 Eylül tarzı bir darbe gerçekleştirmeye kalkışmak düpedüz intihar. Örneğin 28 Şubat, Türkiye’nin yeni yapısına daha uygun, tanklardan ziyade medya ve parti manipülasyonuna dayalı bir darbeydi. Bugün ise ancak 28 Şubat’ın da ötesine giden “ultra-post-modern” bir darbe başarılı olabilirdi.

Bırakın böyle bir karmaşık “dizayn”ı, eski tarz darbelerin bile ABC’si olan “elit içinde kilit desteği sağlama” altın kuralını es geçen bir darbe girişimi yaşadık gibi görünüyor. Eğer bu ihtimal doğruysa, tasfiyesinin çok yakın ve kaçınılmaz olduğunu düşünen bazı zayıf(latılmış) odaklar, umutsuz bir direniş olarak bu harekete kalkışmış olabilirler. Darbenin en son anda daha erkene çekilmiş olduğu söylentisi, bu “panik” senaryosunu güçlendiriyor. Ancak başka senaryolar da akıldışı değil. Bunlardan bir tanesi, gayet örgütlü (ve elit desteğine sahip) bir darbe girişiminin, son anda içeriden sabote edilmiş olması. Ak Parti’nin çok üst düzey yetkililerinin şaibe altında olması ve 15 Temmuz gecesine dair bazı anlam veremediğimiz detaylar bu senaryoyu besliyor. Gerçekten de darbenin en kritik saatlerinde, bir takım şüphelerin (diyelim bunun sadece ve sadece Gülenci bir darbe olduğu yönünde başarılı bir karşı-propagandanın) mağlup cuntaya çelme takmış olması mümkün. Bu daha karanlık ve çetrefilli senaryo, darbecileri son ana kadar manipüle edebilecek kadar organize bir istihbarat şebekesi varsayıyor (Eğer bu manipülasyon olmasa, muhtemel destekçiler neden son anda çekimser kalsın ya da desteğini çeksin ki?) Oysa istihbarata dair duyduklarımız, bu ihtimali zayıflatıyor. Erdoğan’ın baştan sona her şeyi “sahnelediği” senaryosu da var. Önümüzdeki günlerde başka senaryolar da çıkacaktır. Veri eksikliğinin ciddiyetinden dolayı, bu senaryoların ayrıntılarından ziyade, darbe girişiminin nasıl sonuçlar doğuracağı üzerine yoğunlaşmak kısa vadede daha anlamlı. 

O sonuçların önemli bir ayağını ‘devletin yeniden yapılandırılması’ girişimleri oluşturuyor. Çıkarılan KHK’lerle bir yandan operasyonlar sürerken, bir yandan da ‘Devleti sıfırdan yapılandıracağız, halkın milli devleti kuruluyor’ söylemiyle kurumların yapısal olarak dönüştürüleceği ilan ediliyor. Bu ‘milli devleti kurma’ söylemi, 15 Temmuz öncesindeki ‘yeni Türkiye’ retoriği ile ne kadar ayrışıyor? Ya da ayrışıyor mu?

Ayrışmadan ziyade devamlılık ve derinleşme var. Rejim içinde bazı odaklar devleti yeniden kurmanın zaten fırsatını arıyordu, şimdi bu fırsat kendilerine sunuldu. “Millilik” vurgusu ise Ak Parti kurulduğu günden itibaren süreklilik arz etti. Ancak zaman içinde değişen, ilk başta İslamcılıktan mesafeyi ima etmek için kullanılan bu vurgunun, özellikle Arap ayaklanmaları sonrasında daha İslamcı bir anlamda kullanılmaya başlanması oldu (“Yeni Türkiye” kavramı bu kırılmaların göstergelerinden biriydi.) Yine de bu konuda rejim içi kavga devam ediyor. Yalçın Akdoğan gibiler Türk olmayan İslamcı akımlara “milli” bir tepki duyarken, milliliği Seyyid Kutub’u da içerecek şekilde yeniden tanımlamak isteyenlerin sesi bir süredir daha gür çıkıyor. Bu çevrelerin hâlâ bir ayağı devletin dışında. Kaderlerini var olan rejim kadar, İslam dünyasındaki hareketlerle de bağlantılandırıyorlar.

Başta TSK olmak üzere, devletin tüm kurumlarındaki bu yeniden yapılandırma hamleleri, Erdoğan’ın başkanlığı hızla tahkim etme adımları olarak da değerlendiriliyor. Ancak siz, ‘Türkiye’yi bekleyen tehlike bundan çok daha büyük’ diyorsunuz? Nedir o tehlike?

Ana tehlike, “milli olmayan” unsurların sadece tek adam otoritesiyle değil, paramiliterleşmeyle temizlenmeye kalkışılması. 15-18 Temmuz günlerinde Alevilere, Kürtlere, açık giyinen kadınlara, alkol tüketenlere yapılan saldırıları biliyoruz. Bu durumu “kitle psikolojisi” gibi elitist açıklamalarla geçiştirebiliriz. Oysa İslami basında 15 Temmuz sonrası bu yönde açık çağrılar var. Önde gelen kalemlerden bazıları, adına “temizlik” verdikleri sürecin 1) Gülencilerle sınırlı tutulmamasına, 2) Devlete bırakılmayıp, taban tarafından yürütülmesine yönelik çağrılar yapıyorlar. Zaten KESK’lilerin “yukarıdan” temizlenmesi başlatılmış bir süreç. Bu odaklar rejim içinde daha fazla mevzi kazanırsa temizlik daha da genişleyip, hem taban hem otoriteler eliyle yürütülecek. Dolayısıyla İslami basındaki bu çağrılar, açıktan devleti faşistleştirme çağrılarıdır. Şüphesiz bu, rejimin “özü” değil, bir kanadı. Fakat bu kanat, 15 Temmuz’dan oldukça güçlenerek çıktı.

Bazı analizlere göre Erdoğan, darbe girişimi sonrasında gücünün zirvesine çıktı. Bazılarına göre ise sanılanın aksine güç kaybetti, HDP hariç diğer siyasi partilerle ‘milli birlik, bütünlük’ fotoğrafları vermesi de bu yüzden. Ne dersiniz?

İki tespitte de haklılık payı var, ikisi de eksik. Buna bir deneme yanılma süreci olarak bakmak lazım. Gülen’in uyuyan hücreleri konusunda ciddi bir korku var rejimde. Bunlara karşı CHP ve MHP’nin tam desteği isteniyor. Ancak darbeyi püskürtmüş olmak, Ak Parti’ye (tersine döndürülmesi neredeyse imkansız) bir üstünlük veriyor. 15 Temmuz’dan sonraki üç-beş gün, CHP ve MHP’nin mutabakata koşulsuz gönüllü olduğuna dair bir tablo oluştu. Ancak bu tablonun dağılmasıyla, Ak Parti’nin her istediğini yaptıramayacağı da görülmüş oldu. En azından şimdilik.

Ancak, Yenikapı mitingine katılmayacağını açıklayan CHP liderinin mitinge katılımı sağlandı. Yine, CHP’nin AKP’nin izlediği yol ve yöntemlere dair eleştirilerini Başbakana ‘mektupla’ iletme gibi tercihleri, AKP’nin elini rahatlatmış olmuyor mu? 

Kesinlikle evet. CHP, rejimin çizdiği yolda ilerledikçe, parti olma vasfını iyice kaybediyor, içi boş bir kabuğa dönüşüyor ve “tek parti” diktasını güçlendiriyor. “Hem darbeye, hem diktaya karşıyız” deyip, pratikte rejimin yanında duruyor. Yenikapı’ya HDP’nin de davet edilmesi ricası olumlu, ancak genel tabloda çok utangaç ve sakil kalıyor. CHP yenilmiş olan darbeye kadar diktatörlüğe de muhalefet geliştirmedikçe, bu durum devam edecek. 

AKP’nin sert sözlerle suçladığı ABD’de 15 Temmuz girişimi nasıl ele alınıyor? Hürriyet Washington Temsilcisi Tolga Tanış, ABD’li gazeteci, akademisyen ve düşünce kuruluşları temsilcilerinde ‘darbeyi Erdoğan’ın planladığı’ görüşünün yaygın olduğunu söylüyor ve Gülen’in Türkiye’ye iadesi sorununun da eklemlendiği çatışmanın, son yılların en derin krizine doğru yol aldığını ifade ediyor. Katılır mısınız?

Dış basında çok büyük kafa karışıklığı yaşanıyor. İlk başta, basın ikiye bölünmüştü. İslamofobik diyebileceğimiz basın, darbeye destek çıktı. Liberal ve ana akım muhafazakar basında ise tankların üstüne çıkan, altına atlayan göstericiler beğeni topladı. Darbenin önlenmesinden hayranlıkla bahsedildi. Ama iki gün içinde hava değişti ve Erdoğan’ın darbe girişimini kullanarak, tek adamlığa yürümeye çalıştığı kaygısı ağır basmaya başladı. Tüm bunları değerlendirirken, dış basının 2000’lerde sorgusuz sualsiz Ak Partici, Gülen-Erdoğan yarılmasından sonra da daha ziyade Gülen sempatizanı olduğunu unutmamak lazım. Onların bildikleri Gülen, darbe karşıtı ve demokrasi taraftarı olduğu için, var olan durumu nasıl değerlendireceklerini şu anda bilemiyorlar. Açık bir Gülencilikten ziyade, şok ve yönsüzlük görüyorum.

ABD-Gülen ilişkisine dair sizin yorumunuz ne? Cemaat, söylendiği gibi ABD açısından kullanım süresini doldurdu mu? 

ABD’nin Gülen ile ilişkileri oldukça karmaşık. Bizde daha çok CIA bağlantısı üzerinde duruluyor. Bu işin karanlık kısmı. Yalnız unutmayalım, bazı kesimler bu ilişkiyi geçmişte mazur görüyorlardı; “CIA Gülen’i kullandığını düşünüyor ama aslında Gülen dünyayı İslamlaştırmak ve Türkleştirmek için CIA’yi kullanıyor” diyen az değildi. Ancak Gülen’in ilişkilerinin bir de diplomatik, kurumsal boyutu var. Gülen Cemaati’nin sayısız okulu, düşünce kuruluşu, sivil toplum derneği var. Bunlar diplomatlardan siyasetçilere, kanaat önderlerinden akademisyenlere birçok Amerikalı ile sıkı bağlar geliştirmiş durumda. Diğer taraftan, cemaatin çok karşıtı da var Amerika’da. Bunlar çoğunlukla eğitimin özelleşmesinden muzdarip öğretmenler ve sendikacılar. Bu kesimler uzun bir süredir Gülen karşıtı bir kampanya yürütüyor. 1980’lerden beri Amerika’daki iki parti de bu kesimleri düşman olarak görmeye başladı ama yine de Demokrat Parti ile bazı bağları var. Yani Gülen’in iadesine direnecek kesimler olduğu kadar, sevinecek olanlar da var. Gülen’in iadesi sadece siyasi değil, toplumsal bir mesele. Sadece komplo teorilerinden dolayı değil, bu kurumsal bağlardan dolayı, durum “CIA istemiyor, onun için olmuyor”un çok ötesinde.

ABD-Türkiye çatışmasının diplomatik boyutunun dışında  sosyo ekonomik boyutları da var. Mesele uluslararası kapitalist sistem ve ona eklemlenen AKP ekonomi politikaları açısından ele alındığında ‘Eyy ABD’ meydan okumalarının hedefi ABD midir, yoksa iç kamuoyu mudur?

Durum iç kamuoyu ile olduğu kadar ABD’nin krizi ile de alakalı. Ne ABD ne de önderi olduğu küresel kapitalizm, ikincil güçlere eskisi kadar ekonomik ve ideolojik umut verebiliyor. Ak Parti artık kendini eskisi kadar ABD’ye mahkum hissetmiyor. Tabii Türkiye gibi orta boy bir devletin dünyada kendi başına ayakta durması da söz konusu olamaz. Derme çatma devletçikler olan Körfez monarşileriyle ittifak ABD’nin yerini elbette dolduramaz. Bu yüzden, ABD hegemonyasının iyice çözülmesi ihtimaline karşılık, Putin gibi liderlerle nasıl bir gelecek kurulabilir, devlet bunun değerlendirmesini yapıyor. Ancak hâlâ Batı ile köprüler atılmış değil, atılması en kuvvetli ihtimal de değil.

Darbe girişimi sonrası iktidar-muhalefet ilişkilerinde ‘milli mutabakat’, ‘darbeye karşı güç birliği’ vs söylemlerine HDP dahil edilmiyor, biliyorsunuz. HDP’nin dışlandığı, diğer yandan grevci işçilerin OHAL gerekçesiyle gözaltına alındığı, uluslararası iş gücü ve hadım gibi yasaların Meclisten geçirildiği ve Taksim’e Topçu Kışlasının inşa edileceğinin bildirildiği ‘mutabakat’ bize ne söylüyor?  

Böyle bir mutabakat, ancak tamamen biat etmiş birer CHP ve MHP ile gerçekleşebilir. CHP muhalefeti “kerhen” sertleşerek, bu mutabakatı tehlikeye atıyor. Taksim mitinginde kürsü çok ürkekti. Hem darbeye, hem sivil diktatörlüğe karşı bir miting yapılabilecekken, vurgunun onda dokuzu (zaten yenilmiş olan) darbeye yapıldı. Kılıçdaroğlu’nun sonraki açıklamaları daha sertti ama hâlâ sendeleyen CHP lideri, koşulsuz itaate açık kapı bırakıyor. Ak Parti’nin, HDP’yi yasal siyaset arenasından tamamen silmeye çalışacağı kesin, ancak başarısı diğer partilerin tam biatına bağlı.

Kışla ısrarı ise İslamcıların 15 Temmuz’u Gezi’nin rövanşı olarak algılamasıyla ilgili.

Malum, Gezi’yi “darbenin miladı” olarak görüyorlar. Oysa ortada Gülen’in Gezi açıklamaları var, sokağa çıkanları İslam’dan nasibini almamış kayıp ruhlar olarak gösteriyor. Muhtemeldir ki Gezi’yi zemin olarak kullanmaya kalkışmış olsun. Ancak Gülen bunu neredeyse her olay ve kuruluşa yaptı, Ak Parti’ye de! Gezi’ye katılanlardan bazılarının (aynen hükümet gibi) geçmişte kafası karışmış olabilir. Ancak, Türkiye’deki en net, hiç bir zaman eğilip bükülmemiş Gülen karşıtları da (Milli Görüşçüler dışında) toptan Gezi’deydiler. 

Daha iyi anlaşılması için, kimlerdi onlar?

Liberal solun dışında kalan, “ortodoks” diye küçümsenen grupları ve Cem Vakfı dışındaki Alevileri kastediyorum. 

Bir de, Gezi’nin “park” dışındaki ajandasını, Gülen’in darbe ajandasıyla karşılaştırma çabaları var (Hükümet çevreleri, Gezi’nin asıl amacının 3. Köprü ve 3. Havaalanı’nı engelleyerek, ekonomiye darbe vurmak olduğunu iddia ediyorlar). Bu, mesleki kuruluşları, toplumsal hareketleri ve onların gündemini görmezden gelmekten kaynaklanıyor. Artık Türkiye’de hem ciddi bir çevreci gelenek, hem kent hakkına dayalı hareketler ve kuruluşlar var. Eğer hükümetin içinde tüm bunları bildiği halde kışla ısrarını sürdürenler varsa (ki çok muhtemel), bunu iç savaş kışkırtıcılığının bir parçası olarak görmek gerekir. Hülasa, Türkiye’nin toplumsal yapısının farkında olmayanlar imkansız bir mutabakat peşinde koşuyor. Bile bile ateşle oynayanların ise derdi mutabakat değil, HDP, grevci işçiler, ve Gezi ruhuyla verdikleri savaşta CHP ve MHP’nin biatını yedeğe alma gayreti.

Son olarak, “milletçe” yaşadığımız en son “mutabakat”ı da unutmayalım: 2006-2010 yılları arasında en sorgulanamaz güç Gülen Cemaati idi. Mutabakatın sonu her zaman hayırlı olmuyor!

“Darbe tehlikesi sürüyor!” Üzerinde pek çok spekülasyonun yapıldığı başlıklardan biri de bu. Tarihler veriliyor, Türkiye’nin Suriyelileşeceği, Mısırlaşacağı, Malezyalaşacağına ilişkin analizler yapılıyor vs. Erdoğan’ın devlet kurumlarını yeniden yapılandırma girişimlerinin darbeleri önlemek değil, tersine tetikleyeceği yönündeki tespitleri de anımsatarak soralım: Türkiye nasıl bir darbe tehdidinin altında? 

Türkiye’nin çok köklü bir laik geleneği var. Bunu Kemalizme indirgemek de yetersiz; kökleri Osmanlı’da. Bu geleneğin nihai bir tehdit altında olduğu algısı, son yıllarda iyice güçlendi. Başka bir algı, bu durumun seçimle değişmeyeceği. Ak Parti askeriyeden Kemalistleri temizleyip, Gülencileri yerleştirmişti. Gülenci addedilen kişileri askeriyeden çıkarmak, bahsettiğim algıları değiştirmiyor. Dolayısıyla bu algıyı samimiyetle paylaşan askerler de, bunu kullanmaya çalışanlar da, gelecekte yeni hamlelerde bulunabilirler. Bu oyunu bozmanın ise tek yolu var. Siyaseti laik-muhafazakar ekseninden kurtarmak. Bunun fırsatını bir kere kaçırdık. Gezi ayaklanması, özgürlükler, kent sorunları, çevre sorunları üzerinden yeni bir siyasi platform oluşması ile sonuçlanabilirdi. Darbeleri tek partinin daha da güçlenmesi (ya da başı sonu belli olmayan kurumsal temizlikler) değil, siyasi haritamızın baştan aşağı değişmesi, yeni bir umut odağının manasız arayışları geçersiz kılması engelleyebilir ancak

Erdoğan’ın "Ben de şahsen pek çok görüşüne katılmasam da bunlara yardımcı oldum. Rabbim de, milletim de bizi affetsin” sözlerini nasıl değerlendirdiniz? Bu itiraf ve af dileme, “siyasilere neden bir şey olmuyor” sorusunu ortadan kaldırabilir mi?

Aslında bütün siyasiler olup biteni çok iyi biliyorlardı ama düşmanlarını tasfiye etmek için de, boşalan kadroları doldurmak için de Gülencilere ihtiyaçları vardı. Gülen’e ihtiyaç duyulmasının başka bir sebebi, Batı dünyasını ve Türk liberalleri daha kolay rejime bağlayacak olmasıydı.

Şu andaki keskin dönüş, toplumsal dengeler açısından hiç umut verici değil. Daha 5-6 sene önce, Gülen Cemaati’ni eleştirenleri vatan haini veya İslam düşmanı ilan edenler, bugün Gülencilere işkenceyi, idamı bile ister hale geldi. Üstelik bu operasyonlarda Gülenci olmayanların da “Gülenci” diye yaftalanıp, onlara da eziyet edildiğini görüyoruz. Şaka gibi ama bu taktikleri Türkiye, Gülencilerin Ergenekon operasyonlarından öğrendi. O zaman da gerçekten katil çeteler vardı; ancak bunlara dahil olmayanlar da “Ergenekoncu” diye yaftalanıp hayatları karartılmıştı. Bugün anaakım medyanın kime “Gülenci” deyip karaladığına dikkat etmesi gerekir, çünkü bakarsınız iktidar beş sene sonra fikir değiştirir, boşalan “Gülenci” kadrolara atadığı “Ergenekoncular”ı tekrar düşman ilan edip yerlerine yine Gülencileri getirir. 

Böyle bir Türkiye’de, kim kime güvenebilir? Kimin Gülenci, kimin Ergenekoncu, kimin samimiyetle Erdoğancı olduğunu gerçekten biliyor muyuz? Fethullah Gülen’e ve cemaatine 10 yıl en akla gelmedik övgüleri düzenler, üç yıldır her fırsatı kullanıp aynı odakları karalıyorlar. Darbenin başarısızlığından sonra bu riyakarlık iyice şiddetlendi. Hülasa, bu çatışmanın toplumdaki en büyük yansıması, insanların kendilerini gizlemesinde, sahte kimliklerle dolaşmasında ve herkesin birbirinden sürekli şüphe duymasındaki artış olacaktır. Riyakarlığın kurumsallaştırıldığı bir süreçteyiz.

Kürt kentlerindeki savaşın komutanları tutuklanırken, Ergenekon-Balyoz davalarında yargılanan askerler geri çağrılmaya başlandı. Bu tercih nasıl sonuçlar üretir? Diğer yandan, Demirtaş, Hükümet ve PKK’ye müzakereye dönme çağrısı yaptı. Bu çağrının karşılık bulacağını düşünür müsünüz?

İktidar Kürt savaşını sürdürmekte çok kararlı ancak bunun önünde ciddi engeller var. Hapis yatan askerlerin dönmesi, tamamen demoralize olmuş, emir-komuta disiplini altüst edilmiş bir askeriyeyi ne kadar ayağa kaldırabilir? Asker güçten düşmüş, gerillayla savaşın tek yolu Ortadoğu’daki çetelerle işbirliği haline gelmişken, Kürtlerle barış gerçekten makul bir çıkış yolu olabilirdi ama rejimin psikolojisi ve de toplumsal dayanakları göz önüne alınınca bu yola kalıcı şekilde girilmesi mümkün görünmüyor.