Dünya

Alman Yeşiller Partisi Eş Başkanı: Bırakın da Almanya'nın gündemini Erdoğan dikte etmesin

Erdoğan ve Merkel arasında sonradan gelişen bu sevgiyi anlayamıyorum

25 Şubat 2016 16:18

Yeşiller Partisi Eş Genel Başkanı Cem Özdemir, Merkel'in, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile kendi iktidar ortaklarından daha fazla görüşür hale geldiğini söyledi. Merkel'in birçok meseleyi sümen altı ettiğini öne süren Özdemir, "Erdoğan ve Merkel arasında sonradan gelişen bu sevgiyi anlayamadığını" ifade etti. "Türkiye'nin mülteciler hakkındaki çabasına ve mücadelesine her türlü maddi manevi destek verilmeli" diyen Özdemir, açıklamalarına "Lakin Ermeni halkının kaderi, geçmişi ve acıları bunun karşılığı yapılmamalı, bunun bedeli olmamalı. Bırakın da bir zahmet Alman Meclisi’nin neleri konuşup konuşamayacağına ya da neleri tartışıp tartışamayacağına Ankara karar vermesin. Bizim gündemimizi Erdoğan dikte etmesin" sözleriyle devam etti.

Agos'tan Fatih Gökhan Diler'e konuşan Cem Özdemir'in açıklamaları şöyle:  

Yeşiller'in soykırım tasarısı yeni değil, Ermeni Soykırımı’nın yüzüncü yılını işaretleyen 24 Nisan 2015 günü de gündeme gelmişti. O dönem tasarının parlamentodan geçeceğini düşünmüştük, süreci bu kadar uzatan nedir?


Geçtiğimiz yıl Nisan ayında Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ermenilere ve diğer Hıristiyan azınlıklara karşı yapılanların 100. yılında artık amasız ve şartsız soykırım olarak nitelendirilmesi ve Osmanlı İmparatorluğu’nun o dönemki müttefiki sayılan Almanya’nın da üzerine düşeni yaparak geçmişte yaşanan ve acısı bir türlü dinmeyen bu korkunç hadiselerdeki tarihsel sorumluluğunu kabullenmesi gerekliliği üzerine tarihi bir oturum yaşadık. Oturumu şu açıdan önemli addediyorum. Alman Cumhurbaşkanı Gauck’un oturumdan bir gün önce ilk kez lafı dolandırmadan yaşananları soykırım olarak adlandırması ve oturum esnasında gerek Meclis Başkanı’nın gerekse siyasi gruplar adına konuşan bütün milletvekili arkadaşların açıkça yaşananları soykırım olarak adlandırmaları, bu işten artık geri dönüşün olmadığına dair hepimizin yüreğine su serpmiş ve hepimizi umutlandırmıştı. Lakin mevcut Alman hükümetinin şimdi boyut değiştiren ve Türkiye söz konusu olduğunda kendisini lâl eden Türkiye hükümetini gücendirmeme tavrı Meclis iradesinin önüne geçerek tasarının o gün Meclis’ten geçememesine ve Dışişleri Komisyonu’na havale edilmesine yol açtı. Yine de yapılan tartışmaların içeriği, meselenin sürekli arkasında durmamızı ve Dışişleri Komisyonu’nda uzmanların dinleneceği bir toplantı ya da altında bütün siyasi grupların imzasının olacağı ortak bir önerge hazırlanması yönünde çalışmalarımızı hızlandırmamızı sağladı. Şu an gelinen noktada bütün bu çabalar ve umutlar nerdeyse suya düşmüş durumda. Ne böylesi bir toplantı kararı aldırabildik ne de ortak bir önerge hazırlayabildik. Bunun ise tek nedeni, Türkiye ile kurulan yeni çıkar ortaklığı ve başta bu mesele olmak üzere herhangi bir ufak eleştiri veya hadise ile Türk Hükümetini kızdırmamak ve adeta üç maymunu oynayarak her şeyi kulak ardı etmekten öte bir şey değil. Yazık çok yazık… Bir halkın acıları, gündelik geçici siyasetin hesaplarına kurban ediliyor.
 

Bu tasarı etrafında diğer partilerden aldığınız tepki veya destek nasıldı? Bu destek veya tepkiler, tasarının tartışıldığı ilk günden bu haftaya nasıl değişti?

Aslında Meclis’te grubu bulunan tüm siyasi partiler ya da tek tek milletvekili arkadaşlarımız, yaşananlara soykırım diyerek ve Almanya’nın tarihsel sorumluluğunu kabullenerek meseleye hakkının verilmesi gerektiği konusunda hemfikirler. Meclis’in bu husustaki iradesi açık… Lakin işin içine hükümetler ve hükümetler arası ilişkiler girdiğinde konu çıkmaza taşınıyor. Alman Federal Meclisi’ndeki yol gösterici ve takdire şayan tartışmanın içeriğinin en nihayetinde ortak bir önerge ile neticeleneceğini umuyorduk biz. Verilen destek değişmedi belki lakin o tarihten bu yana daha önce de göz ardı edilemeyen hassasiyetlerin ve kaygıların şiddeti değişti. Ki buna rağmen yeni yasama yılında gerek Hıristiyan Birlik Partilerinin gerekse Sosyal Demokrat Partisinin konu üzerine uzman milletvekili meslektaşlarım ile tekrar bir araya gelip, uzun tartışmalar ve çok fazla uzlaşı neticesinde ortak bir metin üzerinde anlaşabildik. Ki bu metin başlığında soykırım ifadesini taşıması hasebiyle işin özüne ve hakkına bir uygun metindi. Üstelik bununla da kalmayıp, Almanya’nın olaylardaki tarihsel sorumluluğunu kabullenmesi ve halklar arasında barışın ve dostluğun yeniden tesisi çabalarının her türlü desteklenmesi gerektiği vurgularını da içeriyordu. Lakin maalesef hükümeti oluşturan partilerin önde gelen liderlerinin baskısını geçemedik, yenemedik. Onların derdi, aman hele ki şu ara yani Türkiye’ye sığınmacılar ve göçmenler meselesinde bu kadar muhtaçken, bu meseleyi Meclis gündemine getirmeyelim ve 100. yıl anması da hadise çıkmadan geçip gitsin derdindeler. 

Bizim için siyasi bir meseleden çok vicdan meselesi olan bu metnin ne olursa olsun tekrar Meclis gündemine gelmesi öncelik taşıdığından üzerinde uzlaşılan bu metni, bu kez sadece Birlik 90 / Yeşiller Partisi tasarısı olarak Meclis’e taşımaya karar verdik. Nitekim bu tasarı bugün yani 25 Şubat’ta Meclis’te tartışılacak ve hepimizin umudu diğer siyasi parti temsilcilerinin parti yöneticileri yerine kendi vicdanlarına ve kendi doğrularına kulak vererek tasarımızı destekleyeceği yönünde.
 

Almanya basınında bu tasarının Merkel-Erdoğan arasındaki pazarlığa konu olup Türkiye’den gelen talep üzerine tasarının sümen altı edildiği yazıldı. 

Böylesi doğrudan bir talebin gelip gelmediği hususunda net bir bilgi sahibi değilim. Geldiyse de şaşırtmazdı beni. Üzerinde anlaşılan ve nihai hale getirileceği öngörülen tasarıya verilen hükümet partilerince verilen desteğin ne hikmetse tam da Türkiye ile pazarlık görüşmeleri başlamışken çekilmesi tesadüfi olmasa gerek. Aynı şekilde Merkel’in sığınmacı ve göçmen krizini tartışmak adına soluğu apar topar Türkiye’de almasının ve üstelik bunu seçimler öncesine denk getirmesinin tesadüf olmadığı gibi. Nitekim kendisi bu ara Erdoğan ile kendi iktidar ortaklarından daha fazla görüşür hale geldi. Bu görüşmelerde, bunun baskı ya da pazarlık meselesi haline gelmediğini kimse beni inandıramaz. Sadece bu mesele değil, birçok mesele sümen altı ediliyor ya da yok sayılıyor Merkel hükümetince. Güneydoğu’da yaşanan devlet şiddeti, basına yönelik gündelik hale gelmiş tutuklama ve soruşturmalar, bilim adamlarına yapılanlar. Türkiye her geçen daha fazla hukuktan uzaklaşıp, her geçen gün daha da otoriterleşirken, Erdoğan ve Merkel arasında sonradan gelişen bu karşılıklı sevgiyi anlıyor değilim. Bugün itibariyle hâlihazırda iktidarda bulunan partilerin bu konuyu ne kadar tartışmaya niyetli olduklarını göreceğiz. Varsa gerçekten böyle bir niyetleri oylama yapılacaktır. Yoksa üzülerek belirtmeliyim ki sadece tasarının tartışılması ile yetinilecektir. Bizim beklediğimiz milletvekillerinin kendi hür iradeleriyle karar vermeleri.

Malum Suriyeli göçmenlerin durumuyla ilgili taraflar arasında görüşmeler oldu. Bahsettiğim pazarlıklar da bu bağlamda yapıldı. Siz bu konuda ne söylemek istersiniz?

Elbette ki bugüne değin en fazla sığınmacı ve göçmeni kabul etmiş ve bu hususta hepimizin takdirini kazanmış olan Türkiye ile görüşülmeli, konuşulmalı. Elbette ki en önemli geçiş ülkesi olan Türkiye’nin bu çabasına ve mücadelesine her türlü maddi-manevi destek verilmeli. Lakin Ermeni halkının kaderi, geçmişi ve acıları bunun karşılığı yapılmamalı, bunun bedeli olmamalı. Bırakın da bir zahmet Alman Meclisi’nin neleri konuşup konuşamayacağına ya da neleri tartışıp tartışamayacağına Ankara karar vermesin. Bizim gündemimizi Erdoğan dikte etmesin. Merkel Hükümetinin içinde bulunduğu zor durumu anlıyor olsam da, reel politiğin ne anlama geldiğini iyi bilenlerden biri olarak böylesi önemli bir meselenin gitgide çığırdan çıkmış bir otoriter liderin iki sözüne bırakılamayacağını da biliyorum. Ege’de ve Akdeniz’de yaşanan insanlık dramını çözme adına, 100 yıl önce yaşanmış başka bir insanlık ayıbının adını koymak ve sümen altı edilmemesini sağlamak, soykırıma uğrayanların torunlarına hepimizin vicdan ve gönül borcu. Üstelik bütün bir Hıristiyan halkın yok edilmesinin hedeflendiği bu korkunç olaylara hakkını vermek özellikle adında ‘Hıristiyan’ geçen hükümet ortağı Hıristiyan Birlik Partileri’nin ahlaki sorumluluğudur…

Hele ki son dönemde dini azınlıklar tüm bölgede yeniden tehdit altındayken, Yezidi kültürü barbarlıkta sınır tanımayan IŞİD’ce acımasızca yok ediliyorken, üzerlerine pazarlık edilen ve kaçmak zorunda kalan sığınmacı ve göçmenler arasında Suriyeli Hıristiyanlar da varken, Türkiye’nin güneydoğusundaki çatışmaların ortasında kurşunların hedefi haline gelen 1700 yıllık Meryem Ana Süryani Kilisesi yok olma tehlikesi altında ve rahibi Yusuf Akbulut beyaz bayrakla ancak kilisesini terkedebilmişken, Hıristiyanlığı ortak değer sayan bu partilerin milletvekillerinin şapkalarını önlerine koyup vicdanlarının sesine kulak verip bu Türkiye ve Erdoğan’ın baskı ve kozlarına müsaade edilmemesi gerektiği hususunda tavır koyacaklarına inancımı sürdürmekteyim.

Tasarı Almanya'da iç siyaset malzemesi olarak da değerlendiriliyor mu?

Elbette. Şu an sadece Almanya’nın değil, tüm Avrupa’nın tek gündem maddesi sığınmacılar ve göçmenler meselesi ile nasıl baş edileceği, bu işin içinden nasıl çıkılacağı oldu. Şu ara genel hava aman Türkiye buluttan nem kapmasın, aman olur da bir meseleye kızıp bize sırt çevirmesin de biz her şeyi sineye çekmeye, her şeyi görmezden gelmeye hazırız havası hâkim. Buradan hareketle zaten hassas olan dengelerin şu ara daha da fazla gözetileceği kanaatindeyim. Ama umudu kaybetmiş değilim. Hepsi olmasa bile koalisyonu oluşturan parti temsilcilerinin bir kısmı güneş balçıkla sıvanmaz diyerek meseleye gündelik siyasetin dışına çıkarak objektif ve insani bakacak ve ortak bir anma metnine oy verebilecek kanaatindeyim.