Gündem

Akil adamın çözüm önerileri

Eski Dışişleri Bakanı İlter Türkmen Kürt sorununun çözümü için, “Siyasetin cesur olması şart” dedi.

11 Mayıs 2009 03:00

PKK lideri karayılan’ın ‘akil adam’ olarak önerdiği eski Dışişleri Bakanı İlter Türkmen Kürt sorununun çözümü için, “Siyasetin cesur olması şart” dedi.

Kürt sorunu konusunda “akil adam” olarak tanımlanmaktan ilk anda tedirginlik duyduğunu söyleyen Türkmen, çözümle ilgili şu çerçeveyi çizdi:
- Komisyon gerçekçi değil
- PKK çıkış yolu arıyor
- Siyaset artık oturamaz
- DTP’nin varlığı gerekli
- Üniter yapıda çözülecek
- Kürtçe’de engeller kalksın

Türkmen’in röportajı Milliyet gazetesinde Devrim Sevimay imzasıyla yayımlandı. İşte o röportaj:

“AKİL ADAM” GÖSTERİLMEK TEDİRGİN EDİCİ

- Bir terör örgütü liderinin sizin için “akil adam” demesi iyi bir şey mi, yoksa kötü mü; siz nasıl algıladınız?
Doğrusu bu gibi bir şey olduğunda insan önce gayri ihtiyari “Herkes nasıl algılayacak”ı düşünüyor.

- Tedirgin mi oldunuz?
Normal değil mi olmak; çünkü mutlaka “Neden bu kadar makbul bir insan görülüyor” diyenler çıkacaktır. Üstelik bunu daha önce Öcalan da söylemişti.

- 8 Ocak 2008’te…
Evet, öyle bir tarihte söylemişti ve o zaman da çok şaşırdım. Tahmin edersiniz ki benim de beklediğim bir söz değil bu.

- Sizce niye İlter Türkmen?
Ben de bilmiyorum, ama herhalde orta yolda birisi olmam, hasbelkader bir siyasi tecrübemin bulunması, Kürt meselesi hakkında yazdıklarım, o yazılarımda bu işin sırf askeri yollardan çözülmeyeceğini söylemem etkili olmuş olabilir. Ancak tabii bu fikir neden ortaya çıktı, onu bilmeme imkan yok.

- Böyle başka akil adamlar komisyonu örneği var mı?
Bir nevi var; mesela benim de uzun müddet çalıştığım Türk-Yunan Forumu vardı. Gayri resmiydi, ama “Ege meseleleri nasıl çözülür” diye bir rapor hazırlayıp, o zamanki hükümetlere vermiştik.

- Türk-Ermeni Barışma Komisyonu sayılabilir mi?
Tabii, ben orada da yer almıştım, ama o da pek başarılı olmamıştı. En sonunda 2005’te iki ülkenin dışişleri bakanına “Sınır, Kars Antlaşması temelinde açılmalıdır” diye mektup gönderip, ayrılmıştım.

- Ama kurduğunuz o cümle dört yıl sonra şimdi neredeyse gerçekleşmek üzere, demek ki çok da başarısız bir metot değil?
Evet, tabii ama bu daha hassas bir konu. Öbürlerinde bir terör olayı yok, ama Kürt meselesinin içinde bir de terör meselesi var. Terör örgütüyle müzakere edilemeyeceği ise genel bir prensip.

BELLİ Kİ PKK SIKIŞTIĞI İÇİN ÇIKIŞ YOLU ARIYOR

- Ancak Hasan Cemal’in söyleşisinde “Diyalog yeri İmralı’dır, kabul edilmiyorsa biziz. Bizi de kabul etmiyorsa DTP. Bu da olmuyorsa o zaman ortak bir komisyon kurulur, bir yerde akil adamlar bir araya gelir” deniyor. Yani terör örgütüyle müzakere yerine öneriliyor akil adamlar?
Şimdi o metinde iki şey enteresan: Birincisi DTP’nin kendileri tarafından en sona konması. İkincisi, ilk üç öneride resmi temaslardan bahsediliyor; yani kendileri ve devlet, ama dördüncü akil adamlar komisyonu önerisinde resmi temas gerekmiyor. Bu önemli.

- Sizce anlamı ne?
Belli ki sıkışmışlar, bir çıkış yolu arıyorlar. Bir yandan Türkiye Amerika’yla anlaştı, operasyonlar yapılıyor, diğer yandan İran, Suriye sıkıştırıyor. Yani tam Başbuğ’un vaktiyle söylediği gibi, evet bizi çok zarara sokuyorlar, ama bu yöntemle sonuç alamayacakları da besbelli.

- Peki o halde akil adamlar komisyonu fikri nasıl geliyor size?
İlginç bir fikir, ama bence gerçekçi değil. Çünkü ne olacak o komisyonda, birtakım Türk akil adamlarıyla, -onlar her kimse- PKK akil adamları bir araya gelecek. Ortak komisyon demek o.

- İyi de ama herhalde akil adam diye karşınıza Osman Öcalan gelmeyecektir…
Ama onların seçtiği kimseler gelecek, değil mi? Hatta Türk tarafını da peşinen onlar seçiyor; Hasan Cemal olsun diyor, İlter Türkmen olsun diyor. Peki devletin terör örgütü olarak gördüğü bir kuruluşun üyeleriyle siz nasıl bir araya gelip müzakere yaparsınız, gayri resmi durumda olsa bile…

BİZ İNGİLTERE DEĞİLİZ, BİZDE KIYAMET KOPAR

- İngiltere yapmadı mı?
İngiltere yaptı, ama en sonunda ve çok dolaylı bir şekilde yaptı.

- “Orada Sinn Fein partisiyle görüşüldü, Türkiye’de de DTP var” deniyor?
Ama bizim yaklaşımlarımız daha değişik.

- Nedir değişik olan?
Türkiye’de kamuoyunun desteğini almadan hiçbir şey yapamazsınız. Kamuoyu bugün DTP’yle hükümetin bir masaya oturmasını kabul eder mi? Kıyamet kopar.

- İngiltere’de nasıl bu kıyamet kopmadan yapıldı?
Kopmadı orada. Bir kere orada kavga daha çok Protestanlarla Katolikler arasındaydı. Sonra İrlanda Cumhuriyeti de tutumunu değiştirmişti. Ayrıca İngiltere’yle biz bir miyiz? İngiltere’de mesela İskoçya’nın bir özerkliği var, Galler bölgesinin bir özerkliği var, İrlanda’da başka bir sistem var. Biz öyle değiliz ki, biz tamamen üniter, Fransa gibi bir devletiz.

- Fransa’da bölgeler yok mu?
Var, ama Fransa üniter devlet sistemini bozmadan bölge kuran nadir devletlerden biridir. Üniter devlet içinde en muhafazakâr bölge sistemini o kurmuştur. Ayrıca çok geç kurmuştur. Onlar da çok tereddüt ettiler. Sonra kurdular, ama hâlâ o bölgeleri çok sıkı kontrol altında tutuyorlar. Mesela her bölgede bir vali vardır. Bölgelerin yetkileri çok dardır. Daha ziyade ekonomik ve sosyal alandadır. Onun dışında her şey merkezidir ve yine üniter devlet hakimdir.

- “Biz ayrılmak da istemiyoruz, federasyon da istemiyoruz, DTP oy çoğunluğuna sahip olduğu yerleri yerel yönetim olarak yönetsin” lafının üniter yapı içinde bir anlamı var mı sizce?
Bir kere o ille kalmaz, bölgeye döner. Bölgenin de tabii birtakım otonomileri olur. Mesela kendi teşkilatını kurar, vergilerde kısmen otonomisi olur, eğitim dili konusunda otonomisi olur. Dolayısıyla buna federasyon denmese bile otonom bölge olur. Tıpkı İspanya’da olduğu gibi… Türkiye için ise bu konuştuklarımızın hiçbir mümkün değildir.

SORUN ÜNİTER DEVLET DEĞİL, KİMLİK MESELESİ

- Neden değildir?
Türkiye üniter yapısından vazgeçmez, vazgeçmesi için de bir sebep yok. Bütün sorunlar pekala üniter devlet içinde çözülebilir. Bizim sorunlarımız üniter yapıyla ya da ulus-devlet olmakla ilgili değil. Kaldı ki bizim toplumumuzda da böyle bir yapı yok. Bir kere fırsat eşitliği bakımından Türkiye’de bir Kürt-Türk farkı yaşandığını kimse söyleyemez. İkincisi arada güçlü bir yurttaşlık bağı var. Bakın şu örnek çok çok önemlidir: Bizde bütün Kürt kökenliler askere alınıyor ve şimdiye kadar bu Kürt kökenliler içinde ihanet eden bir kişi olmadı.
Ben bunu askerlerden duydum. O yüzden bizim gündemimizde üniter yapı dışına çıkmak zaten yok.

- Madde bir, bu mu?
Kesinlikle bu. Ne çözüm üreteceksek üniter devlet içinde üretilecek. Ne demektir üniter devlet? Ülkenin her tarafında aynı kanunların geçtiği devlettir. Dolayısıyla federasyon veya birbölge otonomisi gibi sistemlerle bağdaşılamaz.

- İki?
Tek taraflılık.Türkiye ne adım atacaksa hepsi tek taraflı kararlarla yapılmalı.

- Temas olmadan?
Evet, temas olmadan. Temel politika bu. Onlara ya da başkalarına danışarak, görüşerek değil, biz kendimiz birtakım tedbirler alacağız.

DTP’NİN MEVCUDİYETİ PKK’NIN MEŞRUİYETİNİ AZALTIYOR

- Bu arada DTP “Silaha karşıyız, PKK silah bırakmalıdır” gibi bir açıklama yapacak olsa?
Yine de hükümet bu konuyu DTP’yle “müzakere” eder mi bilmiyorum, ama hiç değilse o zaman kendilerine de danışmak mümkün olur. Ancak ne yazık ki DTP bunu söylemiyor, söyleyemiyor belki de.

- Sizce DTP’yle münasebetler bu derece mi askıya alınmalı; Başbakan DTP’lilere randevu vermek için bile şartlar koşuyor?
Randevu vermek ayrı. Cumhurbaşkanı randevu veriyor, Başbakan vermiyor; bu biraz tuhaf bir durum. Sonuçta Meclis’te milleti temsil eden bir partidir, politikasını onaylayın ya da onaylamayın, ama onunla temas etmek gayet normaldir. O başka bir şey.
Bu arada tabii şunu da söyleyeyim; ben DTP’nin kapatılmasına çok karşıyım. Çünkü DTP’nin mevcudiyeti, verdiği bütün sıkıntılara rağmen PKK’nın meşruiyetini azaltan bir unsurdur ve gereklidir.

AKP CESARET GÖSTERİRSE POLİTİK AVANTAJ KAZANIR

- Peki “ilke üniter devlet, yöntem tek taraflılık” dediniz; ya çözüm öneriniz nedir?
 Kürt kimliğinin ve Kürtçe’nin önünde artık bir sorun kalmamalı. Belediyelerde Kürtçe konuşmak yasak olmamalı. Kürtçe yüzünden savcılar hala dava açmamalı. Bir üniversitede Kürdoloji enstitüsü kurulmalı. Okullarda seçmeli ders olarak Kürtçe öğretimi, -eğitimi değil bu önemli- yapılmalı. Fransızlar da öyle yapıyor.

- Belediyede Kürtçe hizmet verilmeli mi, çift dillilik olabilir mi?
Bazı hizmetler Kürtçe yapılabilir. Örneğin sokak isimleri hem Türkçe hem Kürtçe yazılabilir. Bazı konularda iyi Türkçe bilmeyenlerle Kürtçe yazışma olabilir. Belediyenin organize ettiği sosyal toplantılarda Kürtçe konuşulabilir.

- AKP böyle bir paket hazırlasa Fırat’ın batısında oy kaybeder mi?
Eğer bunlar terörün azalması neticesini verir, bir barış ortamı yaratırsa, -ki yaratır- tam tersine halk bundan memnun olur. Belki ilk önce karşı gelenler olabilir, ama insanlar sonucu gördüğü anda iş tamamen değişir. O yüzden AKP’nin kesinlikle şunu demesi lazım, “Evet ben büyük bir muhalefetle karşılaşacağım, ama bunun sonunda başarı gösterirsem kimse bir şey diyemez, politik avantaj da bende kalır.”

- Cesaret edilebileceği bir şey yani?
Zaten bütün problem Türkiye’de bu. Hükümetler aslında ne yapılması gerektiğini görüyorlar, ama buna cesaret edemiyorlar. Biz Kıbrıs meselesinde de böyle yaptık, Ermeni meselesinde de böyle yaptık.Tam yerinde, akılcı bir şey yapılacak, birdenbire tereddütler başlıyor ve arkasından kilitlenmeye gidiliyor.

ASKER, SİYASETÇİLERE “ARTIK SİZ ÇARE BULUN” DİYOR

- Sizce şu anda asker siyasetin cesaretini kıracak bir engel mi?
Şu anda değil. Tabii muayyen bir çerçeve içersinde değil. Çerçeve belli; üniter devlet. Onun dışındaki alanda hükümet çok şey yapabilir, mesela asker kimlik açılımına muhalefet etmez.

- Ama tabii işin asıl püf noktası af; o noktada ne yapılabilir?
Genelkurmay Başkanı bir “uygulama”dan söz etti, ama uygulamanın içeriği nedir, onu bilemiyorum tabii.

- Sizce askerlerini şehit veren bir Genelkurmay Başkanı daha fazlasını söyleyebilir miydi?
Söyleyemezdi tabii, işte o yüzden de bu işin hükümetin inisiyatifinde olması lazım diyorum. Hükümet elbette askerin de görüşünü almalıdır, ama bunu götürecek olan asıl siyasettir. O açıdan bir şeyler yapmak lazım, ama bir de şu görüş var, “Affa lüzum yoktur, bizim alacağımız tedbirler onları fiilen zaten etkisiz hale getirecektir.”

- Ama dağdakileri indirmeyecektir?
Ama dağa çıkış durdurulabilecektir.

- Peki dağdakiler ne olacak, yaşlanıp ölmeleri mi beklenecek?
(Gülerek) Bu da belki bir çözüm… Bakın, taze kan bulamayan hiçbir örgüt dayanamaz ve mutlaka onların da önemli bir kısmı pişmanlık yasasından istifade etmek ister. Dağa çıkışın durması onlara büyük bir darbe olur ve bir süre sonra inmek zorunda kalabilirler.

- Yani siz öncelikle af demiyorsunuz?
Hayır, çünkü daha tam bir açılım yapılamadı ki… Bir yapsınlar bakalım ne olacak…

- Siz Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasından ne çıkardınız; sizce tam bir açılıma asker ne kadar yakın?
Asker 1999’da söylediğinin aynısını şimdi bir kez daha söylüyor. Diyor ki, “Ben elimden geleni yaptım, bir noktaya kadar getirdim, artık siz bulun çaresini.” Bunu 99’da söylediğinde siyaset 2005’e kadar hiçbir şey yapmadan oturdu. Ama artık oturamaz, siyasetin bir an önce tam bir açılım yapması, cesur olması şart.

ERBİL’DE KONSOLOSLUK AÇMAK , TANIMAK DEMEK DEĞİL

- Mehmet Ali Birand köşesinde, “arada bir mesajcıya, bir ara bulucuya ihtiyaç olabilir, o da Barzani olabilir” dedi; bu öneri için ne dersiniz?
O nasıl olacak? Biz Ermenilerle Azeriler arasında arabuluculuk yapsak kime sempati duyarız? Mümkün değil. Ayrıca Barzani’yi tam teşhis etmek de zor. Mesela Hasan Cemal anlatıyor, “Kürt bölgesel memurlarını aldatarak Kandil dağına çıktım” diye. Peki nasıl oluyor bu iş? Yani bazı önlemler var, ama bir yandan da Kandil Dağı eskisi gibi devam ediyor.

- Yani Barzani’ye güvenilemez mi diyorsunuz?
Tabii bizim de çok hatamız oldu. Biz de onlarla daha fazla temas etmeliydik. Şimdi başladık, ama hala bir seviyede tutuyoruz.

- Hâlâ Erbil’de konsolosluğumuz yok mesela…
Niye yok, bunu benim anlamam mümkün değil. Yunanistan’ın var, İran’ın var, bizim yok. Eskiden Kürt bölgesi ticaretinin yüzde 70’i Türkiye üzerinden yapılırken, şimdi yüzde 70’i İran üzerinden yapılıyor, bizimki yüzde 30’ a düşmüş. Niye peki? Çünkü Erbil’e konsolos tayin edersek Kürt yönetimini tanımış olurmuşuz. Halbuki konsolosluk belgesini Bağdat’tan alacaksınız, tanımakla ne alakası var.

- Bu arada siz de mi “Kürt yönetimi” diyorsunuz; Irak Anayasası’nda “Irak Kürdistan Bölge Yönetimi” diye geçiyor?
Türkiye’de her kelime o kadar yüklü ki, bir kelimeden dolayı hadise çıkıyor, böyle dedin diye, o yüzden Kürt diyoruz.

TÜRKİYE NE BÖLÜNÜR, NE DE İÇ SAVAŞ ÇIKAR

- Sizce ne olacak Kürdistan Bölge Yönetimi’nin akıbeti?
Kimse bilmiyor ki Irak’ta ne olacağını. Bir mucize olacak, Şiiler, Sünniler, Kürtler bir arada gül gibi geçinecekler gibi bir bekleyiş var. Tabii çok zor bu. Kürtlerin Irak’la entegre olmak gibi bir sorunları var. Kerkük meselesi , petrol meselesi gibi sorunları var. Daha bir sürü ihtilaf çıkacaktır. Ama diğer yandan bölünmekten de korkuyorlar. Şiileri alın mesela, bölünürse tamamen İran’ın nüfuzu altına girecek. Kürtler bölünürse Suriye-İran-Türkiye’nin arasında boğulacak.

- Diyelim ki bağımsız bir Kürdistan devleti kuruldu; bu Türkiye’nin Güneydoğu’su için bir tehdit olur mu sizce?
Ben hiç zannetmiyorum bizim Kürt kökenlilerin orayı tercih edeceğini... Diyarbakırlı bir zengin bugün Boğaz’da yalı alıp oturabiliyor. Türkiye o kadar fazla imkân veren bir ülke ki, niye gitsin Irak’a.

- O yüzden böyle bir korkuya gerek yok mu?
Kürt devleti diye bir şey olursa çok sınırlı ve sıkışık bir bölgede, çok kırılgan bir devlet olacak. Yani artık bunu da herhalde herkes görüyordur, böyle bağımsız devlet falan olmaz.

- Türkiye’nin bölünmesine sebep olamaz yani?
Türkiye’nin bölünmesine imkân yok ki... Hangi ülkeler bölünür, bir kuvvete maruz kalan ülkeler. Yani birisi gelir, bizi istila eder de ondan sonra bölünürüz. Peki böyle bir kuvvet mi var?

- Ya iç savaş?
Öyle bir iç savaş yapacak halleri mi var? Yapabilecekleri tek şey terör. Dağdan gelip rahatsız ediyor, ama böyle oturup da bir bölgeyi işgal edecek, iş savaş çıkaracak hali mi var onların, yok.

- Öyleyse bu korkular niye?
Biz politik önemimizi tam idrak edemiyoruz gibi geliyor bana. Gerçekten ben geçenlerde bunu düşündüm. Yani bu Sovyetler Birliği de çöktükten sonra mesela güzel bir durum ortaya çıktı: Hiçbir komşumuz bizden daha kuvvetli değil. Yunanistan mı daha kuvvetli, Bulgaristan mı daha kuvvetli, İran mı daha kuvvetli, Irak mı daha kuvvetli, Suriye mi daha kuvvetli?

- Nerede takılıyoruz sizce?
Tabii terör ciddi bir şey. En ciddi problemimiz bu. Ama unutmayalım ki bu terörün yapabileceği zararın da bir sınırı var. Herhalde öyle Türkiye’nin bölünmesine kadar gitmesine imkân ve ihtimal yok.

- Oysa hep Yugoslavya örneği verilir?
Ama Yugoslavya’nın çökmesi mukadderdi. Çünkü Yugoslavya’da bir sürü federe devlet vardı. Anayasalarında bile bu federe devletlerin ayrılabileceği yazıyordu. Kosova ayrı yani onun için gayet kolay ayrıldılar birbirlerinden.

- Şu endişe için ne dersiniz: Amerika ve Avrupa Türkiye’yi zorla PKK’yla aynı masaya oturtacak ve Türkiye’yi bölecekler?
Nasıl oturtacak? Yani böyle şeyler duyunca devletin içinde olduğunuz zaman dehşet içinde kalıyorsunuz. Bir kere bana sordular “Sevr için ne düşünüyorsunuz” diye. “Vallaha” dedim, “Ben kırk senedir Dışişleri Bakanlığı’nda çalıştım, bakan bile oldum hasbelkader, Sevr kelimesini duymadım hiçbir zaman, hiçbir zaman gündemimizde olmadı.”
Osmanlı İmparatorluğunun tarihinin telkin ettiği bazı şeyler var tabii, olabilir, ama yani bu meseleyi böyle dış mihraklarla anlatmaya izah etmeye imkân yok.

- Bu dış mihrak meselesi aklımızdan hiç çıkmıyor ama?
Bakın ben mesela Ermenistan’ın Türkiye üzerindeki toprak talebini hiçbir zaman ciddiye almam. Suriye de Hatay’ı istiyor, hâlâ haritalarda gösteriyor Hatay’ı. Suriye Türkiye’den toprak alabilir mi? Ermenistan daha da küçük, üç milyonluk küçücük bir nüfusu var, nasıl alacak Türkiye’den toprak? Azerbaycan mıyız biz? Türkiye’nin kesinlikle kendine daha güvenen, gücünün farkına varan bir ülke olması gerekiyor.

“TÜRKİYE’DE EZİYET VAR, AMA AYRIMCILIK YOK”

- Kimlik açılımı Kürtlerin devletten çektikleri acıyı unutmalarına tam anlamıyla yardımcı olur mu sizce?
Size bir şey anlatayım. Çok seneler önce ben Kahire’de müsteşarken bir İngiliz müsteşarı vardı. Türkiye’den geliyordu, parlak bir adamdı, çok ahbaptık. “Sana bir şey söyleyeceğim” dedi bana, “Bizim Dışişleri Bakanlığından Türkiye’de bana görev verildi. Git, Doğu’yu gez ve orada Kürtlere ne kötü muameleler yapıldığını ortaya çıkar. Gittim, köyleri gezdim ve bir rapor yazdım. Dedim ki, büyük eziyet var bölgede, ama diskriminasyon (ayrımcılık) yok, Türklere de Kürtlere de aynı muamele yapılıyor.”
Yani elbette bir eziyet devletinden geçtik, hala bürokraside eziyet çekildiğini biliyoruz, ama hep birlikte çektik ve şimdi çok değişti durum. Ben daha da iyiye doğru gideceği kanaatindeyim.

KOMİSYON KURULACAĞINA SEVİNMESİNİ BİLE BİLEMEDİK

- Yukarı Karabağ sorununda çözüme ne kadar yaklaşıldı sizce?
Çözüm için Rusya’nın tutumu çok önemliydi, Rusya da galiba bu kez çözüm istiyor.

- Neden istiyor olabilir?
Gürcistan’ı halledecek, o yüzden ona odaklanmak istiyor.

- Peki Yukarı Karabağ’da asgari ne sonuç elde edilirse Türkiye Ermenistan’la çizdiği yol haritasına devam edebilir?
Şayet Ermenistan ben bu yedi Azeri reyonundan altısında kuvvetlerimi çekiyorum derse, çünkü Karabağ’la temas için Laçin koridorunu açık bırakır sanıyorum, işte o zaman herhalde biz sınırı açabiliyoruz.

- Altısından değil de beşinden, dördünden çekiliyorum derse?
O zaman olmuyor, benim anladığım öyle. Çünkü eğer Azerilere bu sözü verdiysek tutacağız. Yani biz nasıl ihanet ederiz Azerilere, olmaz.

- Bu süreç iyi yönetilmezse Bakü Rusya’ya kayabilir mi?
Azerbaycan zaten her zaman Rusya’yla iyi geçinmek zorunda, komşusu. Ayrıca aralarında bir kültürel yakınlık var.

- Ama birbirlerine “stratejik ortak” demeye başladılar?
Desinler, bugün artık herkes birbirine stratejik ortak diyor. Bizim kaç tane stratejik ortağımız var, ben sayısını bilmiyorum. Bu laflara o kadar takılmamak lazım.

- Ya Aliyev’in “Enerji hatlarında Rusya üzerinden çeşitlendirmeye gitmek istiyoruz” lafı?
O önemli işte, ama ben Bakü’nün böyle bir hata yapacağını zannetmiyorum.

- Türkiye sizce bu süreci ne kadar iyi götürüyor; mesela Azerilere karşı yapılmış bir hata var mı şu ana kadar?
Hayır, bence hiçbir hata yok. Cumhurbaşkanı Gül bu işi çok güzel yönetti. Hem büyük bir açılım yaptı hem de ilişkilerin normalleşmesini Karabağ’da Ermenilerle Azeriler arasında bir yol haritasının ortaya çıkmasına bağladı. Her aşamadan Azeriler de bilgilendirildi. Gayet akılıca yürütüldü, ama o arada Azeri politikacılar galeyana geldi ve sanki tersi olmuş gibi bir hava doğdu.

- Böyle bir süreç yaşanıyorken Türkiye’nin AGİT Minsk Grubu’nda eş başkan olmak için gayret göstermemesi bir kayıp değil mi?
Ama biz de neredeyse tarafız, Azerbaycan’a karşı daha çok sempatimiz olduğu biliniyor. Kaldı ki direkt temaslarımız var, çok da şart değil. Tabii belki şimdi bundan sonra olabilir.

- Karabağ’da gelinen nokta Türkiye’nin tetiklenmesi sayesinde mi oldu diyeceğiz, yoksa Rusya ve Amerika’nın bastırması sayesinde mi?
Cumhurbaşkanımızın inisiyatifinin büyük rolü oldu. Çok cesur bir şeydi Ermenistan’da maça gitmesi, sonra da gerisi geldi zaten.

- Sizce Türkiye Ermenistan’la ilişkileri sadece soykırım meselesini çözmek için mi başlattı?
Hayır, sadece soykırıma indirgenemez. Unutmayalım ki Türkiye Kafkasya’da bir rol oynamak istiyorsa bu probleminin halledilmesi lazım. Ermenistan üzerinden yeni bir geçit oluşturmak Türkiye açısından önemli.

- Peki Türkiye’yle Ermenistan’ın şu ana kadar geldiği noktayı tatmin edici buluyor musunuz?
Ermenilerle çok önemli iki konuda anlaştık. 1- Yukarı Karabağ meselesine bağlı olarak sınır açılacak. 2- Tarih komisyonu kurulacak. Tarih komisyonu kurulması demek tek taraflı bir iddianın araştırılması gerektiğinin kabulü demek. Yani son derece büyük bir başarı. Ama biz kendi başarılarımızla da sevinemiyoruz, kimse anlamadı bunun ne büyük bir kazanç olduğunu.

- Ne kazanıldı tam olarak?
O tarih komisyonundan bir yere varılmaz tabii ki. Ama bu demek oluyor ki dünyadan pek çok tarihçi bir araya gelip uzun uzun tartışacaklar. Ve böylece bu mesele ikinci plana itilecek. Ermeni lobisinin bu iddiadan vazgeçer demiyorum, ama kesinlikle geri plana iteceğiz, artık parlamentolar falan böyle kararlar kabul etmeyecekler. Ermeniler her 24 Nisan’da yine anacaklar, o kadar.

- Peki Ermenistan bunu nasıl kabul etti sizce?
Ermenistan Türkiye’yle iyi geçinmek istiyor, çünkü aksi halde hep Rusya’ya bağımlı bir ülke olarak kalacak.

- Sizce Ermenistan için hangisi daha vazgeçilmez; soykırım iddiası mı Yukarı Karabağ mı?
Yukarı Karabağ’dan daha zor vazgeçer.

- Amerika sizce neden bu işe bu kadar dört elle sarıldı?
Birincisi sorunlarını çözmüş bir Türkiye istiyor. İkincisi bu soykırım iddiası meselesini kendisiyle Türkiye arasında bir büyük problem olmaktan kurtarmak istiyor. O yüzden de ne gerekirse yapıyor.

DAVUTOĞLU’NU ASIL ŞİMDİ GÖRECEĞİZ

- Siz Davutoğlu’nu beğeniyorsunuz…
Evet, bir kere çok sempatik bir insan. Bir dışişleri bakanının sempatik olması çok önemlidir. Ayrıca çok bilgili. Konulara heyecanla ve yapıcı bir şekilde yaklaşıyor. Tabii pastanın tadı yemekle anlaşılır, onun için biraz da bekleyip göreceğiz.

- Pastanın yendiği kadar bölümünü soralım o zaman: HAMAS liderinin davet edilmesi?
Biraz acele edildi, ama sonunda herkes o noktaya geldi.

- Soykırımcılıkla suçlanan Sudan Devlet Başkanı’na sahip çıkılması?
Her şeyi Davutoğlu’na bağlamak doğru değil, o kimin fikriydi bilemiyoruz. Kaldı ki Afrika açılımı sayesinde BM Güvenlik Konseyi’ne girdik. Ayrıca Sudan Başkanı her yere gidiyor, ama kimse de adamı yakalayıp uluslararası ceza mahkemesine teslim etmiyor.

- Bir Avrupa ülkesine gidebildi mi?
Hayır, ama onlar da yapmazdı.

- Peki Davutoğlu’nun ağırlığı Ortadoğu’ya verdiği, AB’yi hiç anmadığı eleştirisi için ne dersiniz?
Danışmanlığı döneminde öyle bir işbölümü yapılmış olabilir, önemli olan bundan sonrası. Ben Egemen Bağış’la ikisinin iyi bir tim olacağını düşünüyorum.

- Ortadoğu’ya açılım yapmak için 1983’te İsrail’le ilişkilerimizi elçilik düzeyinden 2. katipliğe indirmiş bir Dışişleri Bakanı olarak acaba Davutoğlu mantalitesini kendinize yakın buluyor olabilir misiniz?
Bilemiyorum, şimdi göreceğiz, Dışişleri Bakanı yeni oldu.

- Peki bir de AKP’nin “çok boyutlu dış politika”sını soralım; sizce de bugünün bir buluşu mu?
Davutoğlu buna “ritmik dış politika” diyor. Biz “ritmik” kelimesini bilmiyorduk, ama tabii yeni bir şey değil. Ta Menderes’ten, Fatin Rüştü Zorlu’dan beri yaptığımız politika bu zaten.

- Ya “Komşularla sıfır sorun”, “Pazu göstermeme” siyaseti, “Soft Power” olma… Bunlar kulağınıza nasıl geliyor?
Allah için başarılı oldular. Bu Ermenistan açılımı çok iyiydi. Kafkasya’da önemli bir rol oynadık. Irak’la ilişkileri düzelttik. Suriye’yle ilişkileri geliştirdik.

- Ama mesela Rasmussen meselesinde hiçbiri Türkiye’yi destekleyen açıklama dahi yapmadı?
Orada zaten biz kendimiz bu işin içine girmekle hata yaptık.

“ARABULUCULUK”U ABARTTIK


- Ortadoğu’nun arabulucusu rolümüz için ne dersiniz?
Herkes kabul ediyor ki Suriye’yle İsrail’i biz bir araya getirdik. Lübnan’da hükümetin kurulmasına yardım ettiğimiz de söyleniyor. Ama arabuluculuğu mübalağa ettik, bir problem olur olmaz hemen arabulucuyuz diye üstüne yürüdük, o biraz abartılıydı.

- Dışişleri bürokrasisinin kenara itildiğine dair bir rahatsızlığınız var mı?
Var. Yani dünyanın değiştiği doğru, artık büyükelçiler eskisi kadar önemli değil, direkt temas dönemi başladı, ama “Artık profesyonellerin görüşlerine lüzum azaldı” derlerse sonra bir hata yapabilirler. Ayrıca Dışişleri personelinin maneviyatını da kırmamak lazım.

- Sizce önümüzdeki en önemli mesele ne?
AB!

OBAMA’NIN SUÇU YOK

- ABD’nin Afganistan’a yaptığı son hava saldırısında en az 120 sivil öldü; demek ki Obama da bir yere kadarmış diyor musunuz?
Ama Obama ne yapsın… Hava Kuvvetleri’nin bombardımanı sırasında olmuş bir şey…

- Siz kıyamıyorsunuz Obama’ya?
Çok sempatim var, kabul ediyorum, ama gerçekten yani nasıl kontrol etsin, bu oradaki komutanın sorumluluğu. Herkesin bir görev alanı var. Obama Washington’dan doğru “Bu operasyonu nerede yapıyorsunuz, sakın şurayı bombalamayın, burayı bombalayın diyecek” değil ya...

COUNCİL ON FOREİGN RELATİONS’TAN ESİNLENDİK

- Niçin Global İlişkiler Forumu Derneği’ni kurma ihtiyacını hissettiniz?
Türkiye’de pek çok düşünce merkezi var, ama yine de az. Daha fazla olması lazım. Mesela biz daha çok New York’taki Council on Foreign Relations’tan esinlenerek bir merkez kurduk.

- Yani?
Yani hiç ideolojik olmayan, daha yapıcı yaklaşımlar içinde olan, daha çok bütün dünyaya açılım eğilimi gösteren bir merkez.

- Böyle değil mi bizdeki düşünce kuruluşları?
Tabiî ki var. Fakat bazıları sanki istikrarlı politik eğilim göstermiyorlar.

- Kimler var dernekte?
İsimleri Rahmi Koç bu Çarşamba vereceği davette kendisi açıklayacak.

- İlk çalışma konunuz?
Tahminime göre önce küresel meseleler üzerine odaklanacağız. Küresel ısınma, enerji, ekonomik kriz...

İLTER TÜRKMEN KİMDİR?

Dışişleri’nin yetiştirdiği en önemli isimlerinden biri olarak tanınan İlter Türkmen, 1927 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Milli Emniyet Hizmeti Reisi Korgeneral Behçet Türkmen, kardeşi Dışişleri Bakanlığı’nda görevli iken Adnan Menderes’in Londra’da düşen uçağında vefat eden Güner Türkmen’dir. İlter Türkmen, Galatasaray Lisesi’nin ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Dışişleri’ne 1949’da girdi. Henüz 39 yaşındayken Atina Büyükelçisi oldu. 1972’de Moskova Büyükelçisi’ydi. 1980-1983 tarihleri arasındaki Ulusu hükümetinin Dışişleri Bakanı oldu. 1983’ten sonra BM’nin Cenevre ve New York’taki daimi temsilciliklerinde Büyükelçi olarak görev yaptı. 1991’de Paris Büyükelçiliği’nden emekli oldu. İki çocuk babası olan Türkmen halen Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Füsun Türkmen’le evli.

ETİKETLER

haber