Piketty’den eşitliğin kısa bir tarihi

“Piketty bu kitabında eşitsizliğin değil, eşitliğin tarihini anlatmak istediğini, çünkü nihayetinde çağdaş toplumların kapitalizme rağmen eşitlik yönünde evrildiğine inandığını söylüyor. Kuşkusuz, büyük çatışmalara, mücadelelere sahne olan, zikzaklar çizen bir evrim süreci bu. Şüphesiz, belirli bir iyimserliği öngörmesine rağmen, hiç kimseyi rahat ettirecek, hele rehavete sokacak bir tablo söz konusu değil.”

24 Kasım 2022 22:30

Ne tarafımıza baksak çevremizde çatışma ve savaşlara tanık oluyoruz ama dünyamızın giderek daha az çatışmalı, daha barışçıl bir gezegen olduğunu savunanlar da eksik değil. Harvard profesörü Steven Pinker bundan on yıl kadar önce bu tezi savunan bir kitap yazmış, hayli de yankı uyandırmıştı (The Better Angels of Our Nature: Why Violence has Declined, Penguin, 2011; Doğamızın İyilik Melekleri: Şiddet Neden Azaldı, 2019, Alfa Yayınları).
 
Oslo’daki Barış Araştırmaları Enstitüsü (PRİO) de uzun bir zamandır aynı doğrultuda çalışmalar yayınlıyor. Boş temenniden ibaret olmayan, geniş veritabanına ve güçlü matematik modellere dayanan bu çalışmalara göre, inişli çıkışlı da olsa, dünyada kişi başına düşen “şiddet miktarı” azalma eğiliminde. Yapılan projeksiyonlara göre 2050’ye varıldığında, savaş veya çatışma halinde olan ülkelerin sayısı bugünün yarısına düşmüş olacak; bu düşüş eğilimi Ortadoğu gibi kana doymayan bir bölge için dahi geçerli. Bu hesapla, 2022’de patlak veren son Ukrayna savaşının bile –kontrolden çıkıp bir dünya savaşına dönüşmedikçe– bu projeksiyonların ana yönünü değiştirmesi beklenecek bir durum değil. Velhasıl, Barış Enstitüsü’nün tezlerinde bir doğruluk payı varsa, o da kısa dönemli konjonktürel dalgalarla uzun dönemli yapısal eğilimler arasındaki farklılaşmaya, bazen derin uçurumlara dönüşen bir uyuşmazlığa işaret ediyor.
 
Konjonktürel dalgalar/yapısal eğilimler arasındaki bu uyuşmazlık şiddet olgusu kadar –ve ona paralel şekilde– eşitsizlik olgusu için de geçerli. Çağımızda başta sınıfsal olmak üzere eşitsizliğin her türlüsüne anbean tanık olup katbekat arttığını hissetmemek çok güç. Özellikle “Yüzde Bir ve gerisi”ne atfen, fakirin daha da fakirleştiği, zenginin ise daha da zenginleştiği fikri günümüzün en kabul gören, en yaygın söylemi kuşkusuz. O kadar ki, sadece solun değil, harbi sağın da kendi amacına göre eğip bükerek sıkça kullandığı bir söylem bu. Oysa bugün yaşadığımız eşitsizlik ne kadar yadsınamaz bir gerçeklik olursa olsun, bu olgunun altında tersine çalışan başka, daha derin süreçler de bulunabilir. Yani o gemi analojisine başvurursak, içindeki yolcuların birbiri üstüne çıkıp eşitsizliğe koştuğu bir gemi, pekâlâ eşitliğe doğru seyrediyor olabilir. (Yeter ki yolda bir kayaya yahut buzdağına çarpıp batmasın!)
 
Bilindiği gibi, Fransız ekonomist Thomas Piketty, çağımızda artan eşitsizlik olgusunun rakama vurulabilecek ekonomik boyutunu 21. Yüzyılda Kapital (İş Bankası Yayınları, 2014) adlı dev eserinde ortaya koymuştu. Öncelikle Avrupa ve ABD’de neredeyse üç asır geriye giden vergi kayıtlarına dayandığı için sağlam bir ampirik temele sahip olan bu eserin başlıca katkısı, ilgili ülkelerde sermaye birikiminin genellikle ekonomik büyümenin önünde gittiğini göstermesi ve gerek gelir gerek varlık (mülkiyet) düzlemindeki değişimlerin istatistiksel olarak izlenmesine imkân vermesiydi.
 
Bu eserindeki gözlem ve tespitleriyle Piketty, kapitalizmin eşitsizliği derinleştiren dinamiğini günümüz zaviyesinden en bariz şekilde sergileyen araştırmacı olarak tanındı; en azından “iktisadi planda eşitsizlik” deyince akla gelen ilk araştırmacılardan biri oldu.
 
Piketty’nin Fransa’da geçen yıl çıkan, ancak İngilizce çevirisi bu yıl yayınlanan Une brève histoire de l'égalité (Eşitliğin Kısa Tarihi) adlı kitabı (A Brief History of Equality, Harvard University Press, 2022) ilk Opus’undan epey farklı. Bir kere çok daha kısa. Neredeyse bin sayfayı bulan o başyapıtı –bendeniz dahil– okumamış olanlara Piketty’yi ilk elden tanıma imkânı veriyor. Fakat yazarının da belirttiği gibi, farklı vurgu ve içgörüler içeren bu kitabı önceki çalışmalarının bir özeti olarak görmek de pek doğru olmaz.
 
Piketty bu kitabında eşitsizliğin değil, eşitliğin tarihini anlatmak istediğini, çünkü eşitsizlik üzerine o kadar çalışmış olmasına rağmen, nihayetinde çağdaş toplumların kapitalizme rağmen eşitlik yönünde evrildiğine inandığını söylüyor. Kuşkusuz, büyük çatışmalara, mücadelelere sahne olan, zikzaklar çizen bir evrim süreci bu. Gene de, Piketty’ye göre hiç değilse 18. yüzyıl sonundan beri küresel düzeyde eşitlik yönünde bir gelişimden bahsetmek mümkün.
 
Kendi sözleriyle:
 
“Ne kadar adaletsiz olursa olsun, 2020’ler 1950’lerden veya 1900’lerden daha eşitlikçi özelliklere sahip. Keza, 1850 veya 1780’lerle kıyaslanırsa, onlar da öyle… Uzun vadede hangi kriteri uygularsak uygulayalım, aynı sonuca varıyoruz: 1780 ile 2020 arasında (1780 yılı Piketty’nin tüm çalışmalarında makul gerekçelerle milat aldığı tarihtir) ister statü, mülkiyet, gelir, ister cinsiyet veya ırk bakımından olsun, yeryüzünün çoğu bölge ve toplumunda eşitlik yönünde bir gelişim ile karşı karşıyayız.”
 
Şüphesiz, belirli bir iyimserliği öngörmesine rağmen, hiç kimseyi rahat ettirecek, hele rehavete sokacak bir tablo değildir bu. Ancak bu tablonun göz önünde bulundurulması, eşitlik doğrultusunda verilecek her mücadeleye tarihsel bir perspektif kazandırması açısından önemlidir Piketty için.
 
Fransız iktisatçının bu mücadeleye yönelik çoğu çözüm önerisi hayli spesifiktir ve genellikle vergi sisteminde reform, zenginlerin daha yüksek oranlarda vergilendirilmesi ve refah devletinin güçlendirilmesi gibi temalar üzerinde yoğunlaşır. Gerek Fransa gerek İngiltere’de değişik sosyalist platformlara taşıdığı bu önerilerine bu kitabında da bir ucundan değinmekle beraber, bunların çoğu esasen güncel politika makalelerinden oluşan diğer kitaplarında mevcut. (Capital et Ideologie, Seuil, 2019; Time for Socialism: Dispatches from a World on Fire, 2016-2021, Yale University Press, 2021)
 
Thomas Piketty
 
Eşitliğin Kısa Tarihi’nde asıl dikkat çeken, yazarın Fransız iktisadi tarihine ve özellikle de Fransız Devrimi’nin iktisadi etkilerine dair tespitleri. Bu tespitlerinden, eşitlik fikrinin dünyaya yayılmasında baş rolü oynayan Fransız Devrimi’nin Fransa’daki sınıflar arasındaki gelir uçurumunu beklendiği biçimde azaltmadığını, bir bakıma tersine bir sonuç yarattığını anlıyoruz. Diğer taraftan, yazarın Batıda biriken muazzam servetin oluşumunda kapitalizmin kendi öz işleyişinin yanı sıra esir ticareti ve sömürgeciliğe ekstra önem atfetmesi de ilginç. “Gayet doğal, ne kadar abartsa yeridir” denebilir tabii, fakat belki de asıl ilginç olan, Piketty’nin sömürgeciliği özellikle Fransız kapitalizminin adeta merkezine oturtması. Açıkçası, Fransa’nın sömürgeci geçmişine yönelik eleştirelliği saygıdeğer bir netliğe sahip. Bu bağlamda, başta Fransa olmak üzere zengin Batı ülkelerinin eski sömürgelerine tazminat niyetine daha kapsamlı yardımlarda bulunmalarını hararetle savunuyor. Savunuyor da, Haiti ile ilgili anlattığı bir olaydan anlaşılan o ki, bu ülkeler yardım etmek şöyle dursun, borçlu çıkardıkları eski sömürgelerinin yakasını bıraksa yeter!
 
Haiti ile ilgili hikâye şöyle: Bilindiği gibi, Haiti (eski adıyla Santa Domingo) Fransa’nın en eski ve önemli sömürgelerinden. Haiti aynı zamanda tarihte başarıya ulaşmış ilk esir isyanının gerçekleştiği ülke. 1793’te vuku bulan isyanın ardından, 1804’te zor bela bağımsızlığına kavuşuyor. Fakat tekrar Fransa tarafından işgal edileceği endişesiyle, esir sahiplerinin kayıplarını tazmin etmek üzere Fransa’ya karşı, yüz elli yıldan fazla bir süre boyunca peyderpey ödeyeceği ağır bir borç yükü altına giriyor. Şimdilerde, Fransa’nın topladığı bu tazminat paralarının bir kısmını Haiti’ye iade edip etmeyeceği tartışılmakta (sadece tartışılmakta henüz!), fakat geçmiş olsun, hikâyenin özü tabii ki şurada: Daha işin başında Haiti’ye tazminat ödemesi gereken Fransa iken, tazminat ödeyen Haiti oluyor – hem de açlıktan kırılma pahasına! Kabul etmek gerekir ki, Fransa nefretiyle yanıp tutuşanların dillerinden asla düşürmeyecekleri türden bir hikâye bu.
 
Sömürgecilik faktörünü bu kadar önemseyen Piketty’nin küreselleşme olgusuna nasıl baktığı ister istemez merak uyandırıyor, fakat Eşitlik kitabında bu konuya fazla girmiyor. Ancak tam nerede durduğu hususunda bazı çıkarımlarda bulunulabilir. Bu bağlamda Anthea Roberts ve Nicolas Lamp’ın geçen yıl yayınladıkları Küreselleşmenin Altı Yüzü (Six Faces of Globalization: Who Wins, Who Loses and Why It Matters, Harvard University Press, 2021) adlı çalışma yararlı olabilir. Bu çalışmada yazarların, küreselleşme konusundaki temel konumları birbirine rakip altı ayrı anlatı (narrative) altında sınıflandırdığını görüyoruz: statükoyu meşrulaştıran Kurulu Düzen Anlatısı (Establishment Narrative), Sol Popülist Anlatı, Sağ Popülist Anlatı, şirket gücü ve kültürünü güzelleyen anlatı (Corporate Power Narrative), Amerika/Çin süper güç rekabetine odaklanan anlatı (Geoeconomic Narrative) ve çevresel tehdit altındaki dünya anlatısı (Global Threats Narratives).
 
Bu sınıflandırmayı faydalı bir analitik araç olarak kabul edersek, Piketty’nin Sol Popülist Anlatı’ya yakın durduğunu ileri sürmek herhalde yanlış olmaz. Ama Fransız iktisatçının pozisyonunda birbiriyle örtüşen başka anlatıların payı olduğunu görmek de zor değil. Piketty bir sonraki kitabında küreselleşme konusuna girer mi bilinmez, ama yola onun analizlerinden devam etmek isteyenler için Eşitlik kitabını Küreselleşmenin Altı Yüzü  ile birlikte okumak hiç de fena bir fikir gibi durmuyor.
 
 
GİRİŞ RESMİ:
Haiti'de 1793 köle isyanı sırasında beyazların öldürülmesi (anonim)