Yevgenia Belorusets'in savaş güncesi: tüm arşiv

Yazar, fotoğrafçı ve ödüllü belgesel filmci Yevgenia Belorusets'in Ukrayna'da savaş başladığında tutmaya başladığı günce, dünyadaki pek çok yayın organıyla birlikte K24'te günü gününe yayımlanıyor. Savaşın bir şehre ve şehir sakinlerinin gündelik hayatına yaptıklarını sade gözlemlerle aktaran bu güncelerin tüm arşivine buradan ulaşabilirsiniz...

EDİTÖRÜN NOTU:

 

K24, doğrudan edebi ürünlere yer vermeyen, daha çok edebi ürünler üzerine yazı ve denemeler yayımlayan bir mecra. Edebiyat dışı için de geçerli bu: Kanaat yazısı yayımlamıyoruz örneğin, ne kadar güzel olurlarsa olsunlar, şiirlere, öykülere yer vermiyoruz; yayımladığımız denemeler mutlaka ucundan kıyısından bir ya da birkaç kitaba değiniyor, ya da bir kitaptan/filmden/eserden yola çıkıyor. Evvel zaman ve Tadımlık gibi K24’ü takip eden okurlarımızın bildiği köşeler hariç, yayımladığımız yazıların bir esere/sanatçıya/yazara/ürüne dair olması gerekiyor.

İstisnalar kaideyi bozmaz derler. Hatta istisnaların kaideleri yaptığını iddia edenler vardır. K24 de istisnaların kaideleri yapması kuralına uyarak kendi kuralını bozuyor ve bir savaş güncesini tefrika etmeye başlıyor. Ukrayna’daki savaşı haberlerden hepimiz izliyoruz, ama yazar, fotoğrafçı ve belgesel filmci Yevgenia Belorusets'in Kiev'den yazdığı her gün yazdığı mektuplar, orada olan biteni, savaşın cereyan ettiği yerlerdeki atmosferi ve insanların hissettiklerini anlamamızı sağlayacak.

Almanca olarak Der Spiegel, İngilizce olarak Artforum.com gibi mecralarda yayımlanan günce, Türkçeye yazarının izniyle, telif hakları anlaşması yapılarak çevriliyor ve dünyadaki öbür yayıncılarla aynı anda günü gününe yayına açılıyor.

Yevgenia Belorusets bu günlüğü tutmaya savaşın ilk gününde başlamıştı. Biz bir ay kadar geriden geliyoruz, ama bir yandan yeni yazılanları anında çevirip yayınlarken bir yandan da eski günceleri yayına alarak aradaki farkı kapatacağız.

Bir tanıklık bu; televizyonlarda izlediğimiz görüntülerin, savaş haberlerinin, askeri stratejilerin ve yorumların hepsinden farklı bir tanıklık: Şehrinin, kurulu düzeninin yok oluşuna tanık olan bir sanatçının, yazarın gündelik gözlemleri. Mektupları okurken görüyorsunuz ki, her şey savaş değil. Savaş her şeyi yutup yok edemiyor ve onun dışında da bir hayat var – her şeye rağmen ayakta kalmaya çalışanların, küçük bir yürüyüşle bile olsun savaşa kafa tutanların hayatı. 

Yazmak, fotoğraf çekmek, sanatın kendisi ne işe yarayabilir, gökten füzelerin yağdığı bir dehşet ânında? Yevgenia Belorusets, bunu pek düşünmediğini, herhangi bir sorumluluk hissiyle bu işe başlamadığını anlatıyor; aşina olduğumuz, başka yazarlardan ve sanatçılardan da işittiğimiz bir gerekçesi var: "Başka türlü yapamazdım." 

Barış gelse de savaş hiç çıkmamış gibi olmayacak elbette. O zaman da tefrikayı “savaştan sonra” alt başlığıyla bir süre daha yayımlayacağız belki…

Yevgenia Belorusets her yazdığının son olacağını ümit ederek mektupları kaleme aldığını söylüyor. Bu yüzyılda böyle bir savaşın çok uzun sürmemesi gerektiğini hissediyor, bunu sık sık diye getiriyor zaten. 

Umarız bu tefrika çok uzun sürmez.

M.A.

Bir adam çocuğunu sığınağa götürüyor. [Fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

1. GÜN

24 ŞUBAT, PERŞEMBE

BAŞLANGIÇ

Bugün erkenden uyandığımda cep telefonumda sekiz cevapsız arama gördüm. Annem babam ve bazı arkadaşlarım aramışlardı. Önce ailemin başına bir şey geldiğini ve annemle babam, her nedense benden önce arkadaşlarıma haber verdiği için onların bana ulaşmaya çalıştıklarını sandım. Sonra aklıma başka şeyler geldi ve bir kaza, Kiev’in merkezinde tehlikeli bir olay, insanın arkadaşlarını uyarması gereken bir şeyler olduğunu düşündüm. Buz gibi bir huzursuzluk kapladı içimi. Kuzinimi aradım, çünkü onun güzel sesi beni hep rahatlatır, metin ve mantıklıdır. Sadece şunu söyledi: Kiev bombalanıyor. Savaş çıktı.

Pek çok şeyin bir başlangıcı vardır. Başlangıç hakkında düşündüğümde, beyaz bir boşluğa gayet net bir şekilde çizilen bir çizgi hayal ediyorum. Göz bu hareketin bıraktığı izin basitliğini görür — bir yerde başlayıp bir yerde biteceği kuşku götürmez bir izdir bu. Oysa ben bir savaşın başlangıcını asla hayal edememişimdir. Ne garip. 2014’te Rusya’yla savaş başladığında Donbas’taydım. Fakat o zaman savaşa dışarıdan dahil olan bendim, belirsizliğin hüküm sürdüğü, karışık bir şiddet bölgesine gitmiştim. Bir felakete misafir olmanın verdiği ağır suçluluk duygusunu hatırlıyorum, başka bir yerde yaşadığım için istediğim zaman oradan ayrılabilecek bir misafirdim ben.

Savaş çoktan başlamıştı, mütecaviz bir şey, orada ve o zaman yaşanmasının hiçbir makul açıklaması olmayan yabancı, haricî, çılgınca bir şeydi. O günlerde, Donbas’takilere bu işin nasıl olup da başladığını sorup duruyor ve hep farklı cevaplar alıyordum.

Donbas’taki savaşın başlangıcının Kiev’de yaşayanların zihinlerinde ziyadesiyle efsaneleştirilmiş bir an olduğunu düşünüyorum, zira böyle bir olayın nasıl patlak verdiği bizim için anlaşılmazlığını hep korudu. O zamanlar, 2014 senesinde, Kiev’dekiler şöyle diyorlardı: “Donbas halkı, orada yaşayan Putin sempatizanı Ukraynalılar, bu savaşı ülkemize davet ettiler.” Bu sözüm ona “davet”in, tamamen imkânsız bir şeyin –Rusya’yla savaşın– bir anda mümkün olmasını açıkladığı kabul ediliyordu.

Kuzinimle telefonda konuştuktan sonra, oturduğum dairenin içinde bir süre gezinip durdum. Kafam tam anlamıyla bomboştu, şimdi ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Sonra yine telefonum çaldı. Bir aramayı bir diğeri izledi, arkadaşlar kaçış planları önerdiler, bazıları da hayatta olduğumuzdan emin olmak için aradı. Kısa sürede yoruldum. Çok konuşmuş, sürekli “savaş” kelimesini tekrarlamıştım. Arada, pencereden dışarı bakıyor ve patlamaların bize yaklaşıp yaklaşmadığını anlamak için kulak kabartıyordum. Pencereden görünen manzarada bir olağanüstülük yoktu, fakat şehrin sesleri tuhaf biçimde boğuklaşmıştı – çocuklar bağrışmıyordu, sesler havaya karışmıyordu.

Sonra dışarı çıktım ve yepyeni bir ortamda buldum kendimi, Maydan Eylemlerinin en tehlikeli günlerinde bile buralarda hiç görmediğim bir tenhalık vardı.

Bir süre sonra, ülkenin güneyindeki Herson Oblastında iki çocuğun bombardımanda can verdiğini ve bugün savaşta toplam 57 kişinin öldüğünü öğrendim. Sayılar gayet somut bir şeye dönüştü, sanki şimdiden bir yakınımı kaybetmiş gibi oldum. Bunların yapılmasına izin verildi diye düşündüm; insanî olan her şeye karşı, yaşadığımız ve geleceğe dair umutlar beslediğimiz muazzam bir ortak mekâna karşı işlenmiş bir suç bu.

Bu gece annem ve babamla birlikte kalıyorum. Evin yakınındaki bir sığınağı gidip gördüm, dolayısıyla daha sonra bombardıman başladığında nereye gideceğimizi biliyorum.

Savaş başladı. Vakit gece yarısını geçti. Uyuyabilmem çok zor ve nelerin sonsuza kadar değişmiş olduğunu tek tek saymanın da pek anlamı yok.

 

Kiev'de çoluk çocuk herkes sığınakta. [foto: Yevgenia Belorusets] 

2. GÜN

25 ŞUBAT, CUMA

HAVA ALARMI 

Sabah saat yedide hava saldırılarını haber veren sirenlerle uyandım. Annem, Rusya’nın, şehirdeki bin yıllık Ayasofya Katedrali’ni bombalamaya cüret etmeyeceğinden emin. Katedralin hemen yakınındaki evimizin güvenlikte olduğuna inanıyor. Sığınağa gitmeme kararının nedeni de bu. Babam uyuyor.

Eğer UNESCO korumasındaki bir anıt, Rus ordusunu bombardımandan gerçekten vazgeçirecek olsa, bu savaş hiç başlamazdı diye düşünüyorum. Aklımdan geçen düşüncelerle beynim zonkluyor: Saldırganı bir süre besleyip doyuracağı ümidiyle, Ukrayna’yı kurban etmeye hazır bir dünyanın kendi haline terk ettiği Kiev ateş altında. 

Kiev, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri ilk kez bombalanıyor.

İçim içimi yiyor. Dünyanın yavaş yavaş uyandığını ve bunun sadece Kiev’i ve Ukrayna’yı ilgilendiren bir durum olmadığını görmeye başladığını biliyorum. Olan bitenler, bugünden itibaren artık tehdit altında olan Avrupa’daki her evi, her kapıyı, her hayatı ilgilendiriyor.

 

Kiev'deki herkes tetikte durup kendini ve başkalarını korumak için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Fotoğrafta komşularımız bir ağaçtan pembe bir balonu almaya çalışıyorlar. [foto: Yevgenia Belorusets]

2. GÜN

25 ŞUBAT, CUMA

GECE: GERGİN SESSİZLİK 

Gece aniden sessizleşti. Daha bir saat öncesine kadar, geceyarısı civarı, sirenler işitiliyor, ardından uzaklarda gök gürlüyor, belki de bir yer roket veya top atışıyla vurulmuş oluyordu. Ve şu anda gergin bir sessizlik var.

Şimdi çoktan sığınakta olmalıydık ya, ben zaten bugün oraya iki kez gittim. Annemle babam yorgunlar, bu gece onlarla evde kalıyorum. Buradayken az da olsa dinlenmek mümkün çünkü. Gerekirse apartman dairesinden bir dakika içinde çıkıp binanın bodrumuna sığınmak üzere hazırlık yaptık. 

Kafamı toparlamakta zorlanıyorum. Bugün olan farklı şeyler, zihnimde birbirinden kopuk parçalar halinde, sanki aralarında pek fark olmaksızın hep aynı grilikte birbirini takip eden günlere dağılıyor. Şehirde mekân değişiyor. Evimden en yakın bakkala gitmek genellikle on dakikadan fazla sürmezken, bu yol şimdi esniyor, daha uzun bir yürüyüş mesafesine dönüşüyor.

Dükkânın açık olması bile başlı başına bir mucizeydi. Elma aldım, sebze ile karabuğday aldım –  ama bir saat sonra o tarafa tekrar gittiğimde, dükkânın artık kapalı olan kapısı önünde iki kadının hayal kırıklığına uğramış çehrelerini gördüm. Birileri, aynı caddenin alt kısmında, 500 metre kadar ileride bir başka bakkal olduğunu söyledi. Ama o iki kadın için iyi bir haber değildi bu –yürüyerek 500 metre mi gideceklerdi? Sirenler acı acı çalıyordu ve sokaklardaki insan sayısı giderek azalıyordu.

Zaman da değişiyor. Bakkala yeniden giderken, bugün ülkenin kuzeydoğusundaki Sumy şehri yakınlarında bir anaokulunun bombalandığını öğrendim. Bir anaokulu ve bir sığınak. On yedi çocuk yaralanmıştı, ikisinin yaraları ciddiydi. Durdum ve bir evin duvarına yaslandım. Gün birdenbire sonsuza kadar uzamıştı. Bu savaşa bir dakika daha dayanmak mümkün mü? Dünya, olup bitene neden bir son vermiyor?

Tam bir bahar günüydü, güneş ışığı öbekler hâlinde evlerin duvarlarına ve Ayasofya Katedrali’nin beyaz gövdesine vuruyordu. Yine sirenlerin acı sesi duyuldu – sığınaklara gitmek için bir işaret. İyi bir arkadaşım, –sanatçı Nikita Kadan– kredi kartını kaybetmişti, ikimiz çalışan bir ATM bulabilmek için sokaklarda yürüyorduk.

Bir gazeteci yanına sırt çantasını almış, önümüzdeki günlerde ihtiyaç duyabileceği her şeyi içine koymuştu. Yoldan geçen birileriyle bazı muhabirlerin büyük otellerinden birinin önünde ellerinde fotoğraf makineleriyle dikilip haber yaptıklarını gördük. Kendini tekrar edecek bir olaylar silsilesi daha savaşın ikinci gününde başlamıştı sanki.

Akşam, Luhansk bölgesindeki bir şehrin Rus ordusu tarafından yüzde 80 oranında yıkıldığını öğrendim, Ukrayna’nın denetimindeki bölgede kalan küçük güzel bir şehir. Adı Shchastye’ydi, “mutluluk” anlamına geliyor. Zaten güvenli bir yerde olan bir arkadaşın kocası da kaçmayı başarmıştı. Diş fırçasını, çoraplarını ya da bavulunu almaksızın ayrılmıştı o şehirden.

Yolda bir araba durup almıştı onu. Arkadaşıma, arabayla giderken, evlerinin girişinde, kapılarının ve pek çok Ukraynalının kışlık patateslerini sakladıkları kilerlerin önüne serilmiş cesetler gördüğünü anlatmıştı. Putin’in “soykırım”dan kurtardığını iddia ettiği “Donbas halkı” bunlardı demek.

Mutluluk yok artık. Birkaç yıl önce ordaydım ben ve sokakların fotoğrafını çekmiş, manzaraya hükmeden o tepeye hayran kalmıştım. Şehirde insanlar Rusça ve Ukraynaca konuşuyorlardı –onlar hakkında, elleriyle kurdukları tuhaf ve komik çocuk bahçeleri hakkında yazı yazmıştım.

Bu kara gecede nihayet uykuya daldım.

 

Alışveriş torbalarıyla oturmuş, gülümseyen bir kadın: "Kazanacağız." [foto: Yevgenia Belorusets] 

3. GÜN

26 ŞUBAT, CUMARTESİ

SIĞINAKTAKİ İLK GECE 

Sığınaktaki ilk gecem. Kiev hükümetine ait Telegram kanallarında bunun zor bir gece olacağı ve Rus ordusunun şehre saldıracağı uyarısı var. Ama bu sığınak epeyce boş sayılır. Pek çok kişi, hiçbir şey olmayacağını ümit ederek evlerinde kalmayı deniyor. Cumartesi gecesinden itibaren şehirde nerdeyse otuz saatlik bir sokağa çıkma yasağı geçerli. Pazar günü bu odadan ayrılmam herhalde mümkün olmayacak.

Bizim küçük sığınağımızın yeri Kiev’in merkezinde, Altın Kapı’dan pek de uzak değil. Yerin bir buçuk kat altında ve tarif etmek gerekirse, koridorlarla koridorlardan oluşan bir şebeke gibi. Temiz, rahat ve sıcak. Burayı seviyorum çünkü yüzden fazla insana başını sokacak yer sağlıyor. İçme suyu var, herkes bir şeyler getirdiği için yeterince yiyecek de var. Sirenlerle top ve roket ateşinin gürleyişine tahammül edemeyen herkesin buraya gelmesine izin veriliyor. Ayrıca zamanlarının çoğunu burada geçiren bazı aileler de var.

Bodrumumuzun karanlık girişinde, birbirlerinin yanından geçen apartman sakinlerinin siluetlerini görüyorum. Aralarındaki ufak tefek atışmalara da kulak misafiri olmak mümkün.

Nispeten yaşlı iki gölgenin yanından daha genç iki gölge geçiyor:

“İyi akşamlar!” Gençler tepki veriyor buna: “Hiç de iyi bir akşam değil!” Yaşlılar, “Biz yine de size iyi akşamlar diliyoruz,” diyorlar kendilerinden emin bir edayla, “zira biz iyi düşünüyoruz. Size ve diğerlerine iyilikler dilemeyi de sürdüreceğiz.” Gölgeler kilerin derinliklerinde kayboluyor.

Kendimi içinde olduğum âna göre ayarlıyorum çünkü günlerin belli bir düzeni yok. Bir aşamada, annemle babamı ziyarete gittim, ikisi de Kiev’den ayrılmaya hazır değiller. “Zaferimizin” ilan edileceği âna dek burada kalmak istediklerini söylüyorlar.

Babam çevirmendir, Almancadan Rusçaya şiir çevirileri yapar. Onun Paul Celan çevirileri sayesinde, öğrenciyken bu şaire âşık olmuştum. Maydan Devrimi’nden bu yana geçen yıllar boyunca, babam neredeyse bütün çevirilerini sadece Ukrayna’da yayımladı.

O zamanlar eylemlere de katılmıştı. Berlin’den telefon ettiğimde, babamı parlamento binasındaki göstericilerin arasında bulduğumu hatırlıyorum. Sonra bir patlama sesi duymuştum; babam, şans eseri yaralanmamıştı. Şimdi Kiev’de o. Uzun süren bir soğuk algınlığı sonrası kendini epey bitkin hissediyor ve sığınağa gidemiyor. Belki gitmeyi de istemiyor. Her gün nasıl çevirileriyle uğraştığını görüyorum. Roket saldırılarına rağmen, tehlikeye rağmen yapıyor bunu, ya da onlar yüzünden yapıyor.

Bunları yazarken, gün boyu birçok gülümseyen insan gördüğüm geliyor aklıma. Mesela, parktaki bir bankta, yanında iki büyük alışveriş torbasıyla oturan o kadın. Saçma derecede neşeli bir sesle konuştu benimle, torbaları eve taşımasına yardım etmesi için yeğenini beklediğini söyledi. “Burada yanımda durup benimle konuştuğun için çok memnunum. İki kişi olunca, top ateşinden daha az korkuyorum.”

Eskiden Ayasofya Katedrali’nde müze rehberi olarak çalıştığını anlattı, şimdi emekliymiş. Ukrayna’nın Rus işgalcileri yenilgiye uğratacağından emin olduğunu söyledi. “Ayasofya’daki freskleri düşününce, bütün dünyanın Ukrayna’yı koruyacağına inanıyorum.” Gülümsedi, gözlerinde yaşlar birikmişti. “Zafer bizim olacak” dedi. Daha ziyade ağlıyor muydu, gülüyor muydu, bilemedim ama cesaretini hissettim ve ona hayran kaldım.

Savaşın sadece üçüncü günü mü bugün? Mariupol: elli sekiz sivil yaralı. Kiev: ikisi çocuk otuz beş kişi. Bu, tam bir liste olmaktan çok uzak. Kendimi o geniş, silahsız, handiyse narin kategoriye dahil bulmak tuhaf bir duygu: “siviller.” Savaş açısından, “oyunun dışında” yaşayan bir insan kategorisi yaratılıyor. Tepelerine bomba atılıyor; bombardımana dayanmaları gerekiyor; yaralanıyorlar, fakat buna gereken cevabı verebilmekten aciz görünüyorlar.

Ben durumun böyle olduğuna inanmıyorum. Bugün birkaç kez gördüğüm o tebessümlerde saklı bir şey var. Gizli bir silah, hiç tekin olmayan bir şey. Artık uyumaya ve sabahleyin de evime ulaşmaya çalışmalıyım. İnsanın kendi mutfağında kahvaltı yapması – ne muazzam bir keyif olurdu...

 

Şehirde gittikçe daha az gazeteciye rastlıyorum. Burada bir tanesi, neredeyse iki gündür kapalı olan bir eczanenin önündeki kuyruğun fotoğrafını çekiyor. Çok az eczane hâlâ açık. [foto: Yevgenia Belorusets]                       

4. GÜN

27 ŞUBAT, PAZAR

SÖNDÜRÜLMÜŞ BİR ŞEHİR 

Kiev’in pırıl pırıl ışıklandırılmış nice penceresi şehrin soğuk Şubat gecelerini ısıtır normalde. Işıkların gizli, mahrem, aynı zamanda da insana sıcaklık hissi veren bir yanı vardır. Oysa şimdi şehir söndü gitti. İnsanlar, Rusların füzelerinden ve topçu ateşinden korkuyor. Ben kendi pencerelerimi boydan boya bantla kapadım, bombardımanda paramparça olmasınlar diye. Dairem yeterince karanlık mı diye bakmak için balkona çıkıyorum. Her odada tek bir lamba yakıyorum – pek az ışık veren ve yerde duran lambalar. Evin içinde bir yerden bir yere giderken önümü görmekte zorlanıyorum ama böyle yeni bir ev hâli yaratmaya çalışıyorum.

Hava saldırılarını haber veren sirenler uzun bir sinyal hâlinde acı acı bağırıyor, fillerin birbirleriyle iletişim kurmakta kullandığı neşeli seslere benziyor bu biraz. Sirenlerin çığlığı da Kiev’de bir tür iletişim biçimine dönüştü fakat verdikleri mesaj hep aynı: Saklan, iyi saklan!

Şafak vakti, her ne hikmetse evimi temizlemeye karar verdim. Şöyle düşünüyordum: şu anda her zamanki düzenine, planlarına bağlı kalmalısın. Boş, karanlık pencereleriyle şehirdeki tüm diğer, kendisininki gibi boş ve karanlık pencereleri selamlayan apartman dairem dışarıdan bakıldığında neredeyse kapkara görünüyordu. Bu karanlık ürkütücüydü ama aynı zamanda şehrin kendisini savunmaya karar verdiğini de seziyordum. Resmî Telegram kanallarında, “taktik ekipler” diye adlandırılan Rus askerî birimlerinin öncü kuvvet olarak Kiev’e girdiklerini okudum. Terörist misali. Hedefleri, şehri istikrarsızlaştırmak, siyasetçilere saldırı düzenlemek ve nihaî olarak da Kiev’i almak. Bu gruplardan birinin, bu sabah çocuklarıyla birlikte şehri terk etmeye karar veren iki kadının arabasına ateş ettikleri anlaşılıyor. Kadınlar ve çocuklar ölmüş.

Düşüncelerim de evimin pencereleri gibi kararıyor. Temizlik yaparken, bu günlüğe yazdığımda, savaş sırasında ev işleriyle uğraşmak üzerine bir espri yapmam gerekeceğini düşündüm. Şöyle bir öneride bulunacaktım: “Pencereleri bantlanmış karanlık bir odada temizlik elzemdir – bu işi çok daha önce yapmış olmanız gerekse de, şu anda ağlamanın eşiğine de gelmiş olsanız, yine de evinizin yerlerini paspaslayın. Evet, hiçbir şey görmeyeceksiniz bunu yaparken, ev pek de iyi temizlenmeyebilir, fakat belli rutinleri izlemek ve planları uygulamak her şeyden daha önemlidir.”

Savaşın dördüncü günü sona erdi. Şehrin yarısı her kapıyı çalan şiddetin normalleşmesine karşı mücadele veriyor. Savaş, bir yandan da, insanları öldürmek için buraya gönderilenlere karşı bir nebze bile olsa merhamet duyup duymadığımız konusunda sınıyor bizi. Savaşın başından bu yana ülkenin farklı yerlerinde on altı çocuk öldürüldü. Benim şehrimde, şu ana dek dokuz “sivil” (bu kelimeden giderek daha çok nefret ediyorum) öldü ve üçü çocuk olmak üzere kırk yedi sivil de yaralandı.

Ukrayna’nın kuzeydoğusundaki Shchastye (Mutluluk) şehrinin yerle bir edilmesi, bir elektrik istasyonunun bombalanmasıyla başladı. Bir aşamada istasyon yıkıldı, elektrikler ve sular kesildi, kaloriferler söndü. Zor durumda kalan insanlar, özellikle de şehrin yaşlı sakinleri, su ve yiyecek bulmak için evlerinden çıktılar. O zaman, askerler top ve roketlerle saldırdı. Kaçan insanlarla dolu bir otobüse ateş açıldı. O bölgede şu anda görev yapan hiç gazeteci yok, kimse yaralıları, ölüleri saymış değil. Putin’in bu savaşın, “Donbas Halkını Ukraynalı Faşistlerden Koruma” adına yaptığı bu operasyonun, başından beri Donbas’a neler yaşattığını kim anlatacak?

Putin, bu toprakları işgal edip bir enformasyon savaşı başlatarak bölgeyi dünyadan koparmayı başardı. İnsan hakları örgütleri 2014’ten beri bölgede serbestçe faaliyet yürütemiyorlar. Ve şimdi de Rus ordusu, bölge insanlarının hayatına ne denli az değer verdiğini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Haberlerden öğrendiğim kadarıyla, Kiev Oblastındaki Ivankiv yerleşiminde bulunan Yerel Tarih Müzesi yıkılmış. Bu müzede, Ukrayna’nın yirminci yüzyıldaki en ünlü sanatçılarından biri olan Maria Primaçenko’nun eserleri bulunuyordu. Sonbaharda benim fotoğraflarımla onun resimlerini bir araya getiren bir serginin açılması planlanmıştı ki, bu benim için büyük bir onur. Bu serginin, bir şekilde, bir yerde gerçekleşeceğinden eminim.

 

Botanik bahçesinin yanında harap olmuş bir araba: Bu savaşın, bu akıl almaz, mantıksız, canice savaşın her şeye rağmen hâlâ devam ettiğinin dayanılmaz farkındalığı. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets] 

5. GÜN

28 ŞUBAT, PAZARTESİ

YENİ ZAAFLAR 

Son üç günkü gibi, yine sonu karanlık olan güneşli bir bahar günü. Kararmış apartman dairemde oturuyorum. Birkaç ışık yansa da bunlar solgun ve gizlenmiş ışıklar. Mariupol’un Rus askerlerine cesurca direndiğini okuyorum haberlerde, fakat oralar da büyük ölçüde karanlıkta. Rusya altyapıya saldırma planını uyguluyor, şehrin halkını elektriksiz bırakıp top ateşine tutuyor. Kiev çevresindeki çatışmalar sürüyor.

Benim aklımsa Harkiv’de. Roket ve havan toplarıyla yıkılmış apartman bloklarının görüntülerine bakıyorum ve halkı Rusça konuşan, işgale direnen bu şehirde, Putin’in ordusunun bugün üçü çocuk olmak üzere dokuz kişiyi öldürdüğünü biliyorum. Otuz yedi kişi yaralandı, seksen yedi apartman binası yıkıldı. Ben de Kiev’de bunlara benzer bir binada yaşıyorum –içinde kendimi her zaman –şimdi bile! şimdi bile!– gayet iyi hissettiğim dairem, savunmasız bir sığınak.

Bu savaş yeni bir zaaf biçimiyle tanıştırıyor dünyayı. Neredeyse bütün eczaneler kapalı. Her an elektriksiz, susuz ve ısıtıcısız kalma tehlikesi var. Yaralar giderek büyüyor. Ama kulağımda, bazen sesi nerdeyse tamamen kısılsa bile, sürekli aynı şeyi tekrarlayan bir fısıltı duyuyorum: Savaşmayı sürdürüyorlar, savaşmayı sürdürüyoruz – o zaman yaralar daha çabuk iyileşiyor.

Şehirdeki kamusal alanlar, meydanlar, caddeler boş. Ufuk çizgisi aniden yakınlaşıverdi; Kiev tepeleri, asfalt, binaların avluları, her şey savaşa çağrılmış ve savaşa katılmış gibi görünüyor.

Öğleyin yürüyüşe çıkmaya karar verdim: Savaşın beşinci gününde, sokağa çıkma yasağı biter bitmez, Kiev’de kalamayacak olan bir Alman arkadaşa tren garına kadar eşlik ettim. Önce, metroya binecektik. Kiev metrosunun yeniden çalışmaya başlamış olmasının heyecanıyla nerdeyse kendimizden geçerek, Altın Kapı istasyonuna yürüdük. Sonra girişte öğrendik ki, bu istasyon sadece sığınak olarak kullanılabiliyormuş.

(Ben bunları yazarken, sirenler sessizliği yırtıyor. Gece saat 2:30 ve olduğum yerden kıpırdamayıp, günlüğün bu sayfasını bitirmeye karar veriyorum.)

Böylece tren garına kadar yürümek zorunda kaldık. Yirmi beş dakikalık yol, benim için başka bir gerçeklik düzlemine yürümek gibiydi. Savaş başladı başlayalı Şevçenko Bulvarı’ndan geçmemiştim. Gara kadar uzanan geniş bir cadde. Ve bu cadde boyunca yürürken her evde, her kavşakta yeni bir şey vardı, yeni bir dil, bizim ortak gerçekliğimize ilişkin yeni bir anlatı. Şehir huzurlu görünüyordu; güneşin ışıkları bu görüntüyü daha da keskinleştiriyordu. Hızla vedalaştık ve ben yalnız başıma geri döndüm.

Caddenin karşı tarafına geçip eski botanik bahçesine bakmak istedim. Birden, yolun kenarında bir metal yığını gördüm –kurşunlanmış, harap olmuş bir araba– sonra yakında bir yerde, bir tane daha, bir de kırık bir reklam panosu; yerlerde cam kırıkları, metal ve plastik. Botanik bahçesi kafamdan silinip gitti. Geriye bu savaşın, bu akla hayale sığmaz, bu mantıksız, bu suçlu savaşın hâlâ devam ediyor olduğu düşüncesi kaldı.

Tam o sıralarda, ülkenin güneyindeki Berdyansk şehrinin barışçı insanları, Putin’in ordusu tarafından işgal edilen ve silahlı askerlerce çevrelenmiş belediye binasının önünde toplandılar. Kadınlar, askerlere Rusça bağırıyorlardı: “Annelerinizin yüzüne nasıl bakacaksınız? Ülkemize savaş ve katliam getirdiniz! Utanın!” Kalabalıkta yaşlı insanlar da vardı, korkmuyorlardı. Askerlerin morali bozulmuşa benziyordu; “Sizi korumaya geldik!” diyorlardı cevaben.

Kadınlar direndiler. Protesto etmeyi sürdürdüler. “Biz hiçbir zaman burada tehlikede olmadık. Siz gelmeden önce bizi tehdit eden hiçbir şey yoktu. Şimdi sizinle, sizin yüzünüzden, çok büyük tehlike altındayız.” Ardından lanet okumalar, hakaretler başladı, ki Ukrayna ve Rus dilleri bu açıdan muazzam bir zenginliğe sahiptir.

Berdyansk şehri sakinlerinin mücadeleyi böyle sürdürebilmeleri, silahsız bir halde askerlere yaklaşıp onların yüzüne gerçeği haykırabilmeleri, şehir nerdeyse Putin’in eline geçmişken bunu yapabilmeleri, çok şey vadediyor. Umudun kendisi bu. 

 


Alışverişten dönerken parkta yaşlı bir adamın fotoğrafını çektim. Karısının hasta olduğunu, ona baktığını söyledi. Ama yarına kadar bakacak, sonrasında Kiev Bölgesel Savunma Gücü’ne katılacakmış. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets] 

6. GÜN

1 MART, SALI

BİR DAKİKA DAHA SÜRMESİN BU SAVAŞ!

Rusya, UNESCO’nun Dünya Mirası listesindeki yerlerden biri olan Ayasofya Katedrali’nin etrafındaki alanı bombalayacağını duyurdu. Ayasofya Katedrali’nin kendisini değil ama hemen yakınındaki bir istihbarat binasını. Eğer bunu yaparlarsa, katedral de mutlaka zarar görecektir.

Annem babamla ben Ayasofya Katedrali’ne çok yakın oturuyoruz. Bu gece sokağa çıkma yasağı saatlerini onların evinde geçirmeye karar verdim. Bu esnada endişeli komşularımız sığınaklara gitti. Herkes artık çoktan kendine bir sığınak seçmiş durumda; orada rahat edebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Saçma derecede iyi bir ruh hâlindeyim. Fakat bu iyilik hâli pek işe yaramıyor, derin bir endişenin ve üzüntünün üstüne biniyor zira. Apartman dairemiz karartma altında. Kiev’deki Dnieper Nehri’nin batı kıyısının ateş altında olduğunu öğreniyorum, buna şehir merkezine epeyce yakın olan Zhulany Havaalanı da dahil. Ölü sayısı belirsiz.

Fakat benim aklım tamamen Harkiv’de. Twitter’da ve Telegram’da, şehrin yanan caddelerinin videosunu görüyorum ve insanların günlerdir sığınaklarda kaldığını oradaki tanıdıklardan biliyorum. Ünlü iktisat profesörü, Harkiv Kamu Yönetimi Bölgesel Enstitüsü’nde iktisat teorisi ve kamu maliyesi bölümünün başkanı olan Oleh Asomov, saldırıda aldığı yaralar sonucu öldü.

Sonra da, Luhansk ve Donetsk bölgelerindeki iki şehre gidiyor aklım: Severodonetsk ile Volnovakha’ya.

Severodonetsk civarına birçok kez seyahat ettim. 2014 ile 2016 yılları arasında, savaş sürerken bile bu şehrin neşeli bir hâli vardı. Kafeler ve lokantalar nerdeyse bütün gece açıktı ve oralardaki insan çeşitliliği beni hep eğlendirirdi: Batılı tarzda giyinmiş ve bazıları da pek kurumlu olan uluslararası basın mensupları, Ukrayna’nın merkezine göçmeden önce kendi bölgelerinde birkaç ay geçirmeye karar vermiş olan egzotik ve hoppa Donetskli genç kadınlarla takılırlardı.

Severodonetsk ile Volnovakha şimdi yakılıp yıkılıyor. Elektrikleri, suları kesildi. Gökten Rus top mermileri yağıyor. Kendileri ve aileleri için yiyecek ve su bulmaya çalışan herkes sokaklarda can veriyor.

Çığlık atmak istiyorum. Kurtarın bu insanları! Donbas’taki savaşı tecrübe etmiş ve o sırada çoğunlukla sakin olan Severodonetsk’te yaşamış gazeteciler müthiş öfkeleniyorlar bu duruma! Erkeklerin, kadınların ve çocukların kendilerini kurtarabilmeleri için insanî koridorlara ihtiyacımız var. Rusya’ya daha da çok baskı yapın. Putin bu şehirleri ölüme mahkûm etti. Rusya, Donbas’ı yerle bir ediyor. Hayır, kulağa yanlış geliyor bu. “Donbas” sadece bir kelime ve bu kelime pek bir şey anlatmıyor. Bu şehirlerde yaşayanları kurtarmalısınız. Aslında, her şeyi, bütün ülkeyi kurtarmalısınız. Derhal.

Üzerimdeki bu iyilik hâlinin nerden geldiğini anlamaya çalışıyorum şimdi.

Bana daha şimdiden elli sene sürmüş gibi gelen savaşın altıncı günü. Bugün işgal başladığından beri ilk kez bir capuccino içtim.

Baharın ilk gününde biraz temiz hava alabilmek ve belki biraz alışveriş yapabilmek için yürüyüşe çıktım. Birçok markette rafların çoktan boşalmış olduğunu bildiğim için, kısa süre önce yakınlarda bir yerde açılmış olan daha büyük bir süpermarkete gitmeye karar verdim. Orada olmak ne kadar hoştu! Alışveriş alanı yerin epey altındaydı, herkes kendisini güvende hissediyor ve rafların önünde, Kiev’de altı gündür görülmeyen bir yavaşlıkla hareket ediyorlardı.

Kahve makinasının yanında yaşlı bir kadın duruyordu. Elindeki alışveriş torbası küçüktü ve yarısı boştu. Sonra birden genç ve modaya uygun giyinmiş bir kadının, bu hanıma yaklaştığını gördüm. Eline bir kâğıt para sıkıştırdı. Hanım şaşırdı ve, “Ama ben bir şey istemedim ki,” dedi. “Benim her şeyim var!” Genç bir adam yaklaştı yanına; o da eline para sıkıştırdı. Yaşlı hanım önce karşı çıktıysa da, sonra memnun ve müteşekkir göründü.

Dönüşte, parkta bir bankta yalnız başına oturan yaşlı bir adamın fotoğrafını çektim. Benimle konuşmak istedi. Karısının hasta olduğunu, ona baktığını söyledi. Yarına kadar karısına bakmak istiyordu, sonra Kiev Bölgesel Savunma Gücü’ne katılacaktı. Kendisi de karısı da altmış altı yaşındalar.

Gençliğinde orduda görev yapmış. Şehrimizin bu aralıksız bombardıman altında acı çekmesine seyirci kalmak istemediğini söyledi. Kendimi tutamadım, adama teşekkür etmeye başladım. Her türlü şükran cümlesini ve deyimini sarf ettim, fakat bu ifadelere daha fazlasını katmak istiyordum, sanki benim bunu yapmam, hasta karısına bakan yaşlı adamın hayatını tehlikeye atmasını önleyebilirmiş gibi.

Bir çözüm umuyorum. Bir çözüm bulunmalı, hazırlanmalı ve hayata geçirilmeli. Saldırı durmalı. Bir dakika daha sürmesin savaş!

Sirenler yine acı acı bağırıyor. Babam yan odada oturmuş İngilizce kelime bilgisini genişletiyor. Yakın bir arkadaşım arıyor ve sonuncu olması muhtemel bir tahliye otobüsünün yarın Kiev’deki bir sinagogun önünden yola çıkacağını söylüyor. Annemle babamı nihayet şehirden ayrılmaya ikna edebilirim belki. Onlarla konuşuyorum; nafile. Bize burada daha çok ihtiyaç var, diyorlar, Kiev’i bırakıp gitmenin zamanı değil. Ben de aynı fikirdeyim, birkaç saat daha uyumaya çalışıyorum. Kalacağız ve neler olacağını göreceğiz.

 

Kiev sokakları bu günlerde çoğunlukla boş, vınlayan bir sessizlikle dolu. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

7. GÜN

2 MART, ÇARŞAMBA

CESUR OLMA ZAMANI

 Şehir, ilkbaharın sisine gömülmüş hâlde ama hâlâ soğuk. Dünden beri, artık burada, Kiev’in merkezindeki her bir sokağın köşesinde savaşa dair bir hikâye anlatmak mümkün. Bölgesel Savunma’nın silahlı mensupları nerdeyse bütün kavşaklarda gece gündüz nöbet tutuyorlar. Şehirde artık daha fazla sabotaj timi ve daha fazla şiddet var. Savunma gücünde yer alan erkek ve kadınların gözlerine bakarken içim biraz rahatlıyor. Dün o yüzlerden birinde, mahallemizde kahvelerin üzerine süt köpüğünden pek güzel kuğu resimleri yapmakla ünlü bir baristayı tanıyıp şaşırdım.

Dışarıdan bir patlamanın daha sesi geliyor. Böyle anlarda korkuya kapılıyorum, kendimi ve sevdiklerimi bu durumdan nasıl kurtarabileceğimi düşünüyorum. Her seferinde bir ilişkiler zinciri geçiyor aklımdan, sadece annemle babam değil, aynı zamanda evinde hasta ve halsiz yatan teyzem de. Sadece teyzem de değil, onun bütün ailesi; derken, koparılması çok zor başka bağlar da beliriyor gözümün önünde.

Bu işin çaresi tek tek bireyleri değil, herkesi güvende tutabilmekten geçiyor. Şimdi cesur davranma ve saldırgana karşı güçlü, etkili yöntemler bulma zamanı.

Bütün bunların nasıl durdurulabileceği, bu savaşın belli bir anda nasıl bitebileceği konusunda yüzlerce değişik ihtimal kafamın içinde dönüp duruyor şimdiden. Sonrasında, sokaklarda dans edeceğimizi hayal ediyorum.

Uzun bir gündü benim için, sanki içine birkaç gün birden hapsolmuş bir gün. Uğultulu bir sessizliğin doldurduğu boş sokakların görüntüsü gözümün önünden gitmiyor. Bugün çok şey yaşayıp gördüm. Hatta bir sergiye bile gittim.

Arkadaşım, sanatçı Nikita Kadan bir binanın bodrumundaki küçük bir özel galeriye taşındı. Aslında, artık orası bir galeri değil, sanatçılarla arkadaşları için sığınak ve barınacak yer işlevi görüyor. Dün Nikita aradı, bu galerinin koleksiyonundan resimler seçerek hazırladığı bir grup sergisine davet etti beni. Onunla buluşmak için evden çıkmak üzereyken, sirenler yeniden ulumaya başladı ve içerde kalmam gerekti.

Böylece sergi dün ziyaretçiler olmadan “açıldı”, aslında aynı gün kapanması planlanmıştı. Fakat Nikita bugün benim de görebilmem için sergiyi bir gün daha açık tutmaya karar verdi. Böylesine onurlandırılmak, barış zamanında olsa anlatamayacağım kadar mutlu ederdi beni. Şimdi şehirdeki hava giderek uğursuzlaşırken bile bu duygunun, huzursuzluğumun kumlu diplerinde bıraktığı sevinç izlerini görebiliyorum. Serginin ismi: “Korku.”

Sanatçı bir arkadaşım, Nikita Kadan (sağda), bir binanın bodrumundaki galerisinde bir sergi açtı. Fotoğrafta annem ve babamla, serginin serginin ismi üzerine konuşuyorlar: “Tryvoha." Başka bir dile çevrilmesi neredeyse imkânsız olan ve aynı anda hem "korku" hem de "alarm" anlamına gelen bir kelime bu. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

Bir hava alarmı daha verildi ve bugün nihayet evden çıkmak üzere olduğum sırada, babam beni arayıp kendisini de sergiye götürmemi söyledi. Biraz isteksizce kabul ettim. Sonra üçümüz birlikte gittik! Babam, annem ve ben.

Yolumuz uzundu, şehir garip görünüyordu. Yarım saatten fazla yürümüş olmalıyız — savaş başladığından beri yaptığım en uzun yürüyüş.

Dönüş yolu daha kısaydı, bir sıçrayış kadar kısa.

Sergi çok hoşuma gitti.

Hâlâ o resimleri ve savaşın ortasında o resimlere bakabilmiş, onları hafızama katabilmiş olmayı, bu inanılmaz fırsatı düşünüyorum.

Sanat ne yapabilir? Tek bir ses ne yapabilir? Direnme cesareti ne yapabilir ve her şeyden önce direnmenin anlamı ne? Pasifist olmamı tavsiye eden e-postalar ve mesajlar alıp duruyorum. Ukraynalılar asla savaş kışkırtıcılığı yapmadılar, savaşı istemediler ve desteklemediler. Barış yanlısı olmak ülkemin en önemli değerlerinden biri. Şunu söyleyerek büyüdüm ben: Her şeyden önemlisi savaşın olmamasıdır (лишь бы не было войны). Bir kısmı Ukrayna topraklarında cereyan eden İkinci Dünya Savaşı’nın ürpertici hatıraları hâlâ büyük ölçüde canlı.

Ancak, Ukrayna’dan çok daha büyük değerler de söz konusu, savunulması gereken. Direnişin kurtuluş demek olduğu durumlar var. Ve mesele insanın kendini kurtarması değil, mesele çok daha büyük bir şiddetten, çok daha korkunç bir savaştan kurtulmak. Her gün daha fazla insanın bunu anlayacağını, uyanacağını ve bu şiddete bir son verileceğini umuyorum.

 

Kameramda yaşlı bir kadının fotoğrafını buldum bugün. Benim için anlamı büyük. Kiev’in yaşlı insanları o kadar açık, kuvvetli ve şefkatliler ki... [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

8. GÜN

3 MART, PERŞEMBE

YABANCILAŞMA

Savaşın sekizinci gününün akşamı ve ben cep telefonumla ya da küçük dijital kameramla çektiğim boş sokak fotoğraflarına bakıyorum. Sokakta fotoğraf çektiğim zaman yüzleri göstermemeye çalışıyorum. Yüzü olan herhangi bir şeyin, kimliği belirlenebilecek herhangi bir şeyin, gölgede kalmak istediğini hissediyorum. 

İşgalin başlamasından bu yana bir hafta geçti. Önemli haberleri bir deftere dikkatle not etmeme rağmen, ne kadar uğraşsam nafile, o ilk günden hiçbir somut haber ya da olayı hatırlayamıyorum. Olup bitene alıştım mı yoksa? Bugün bir yabancılaşma duygusu geldi üzerime: Garip biçimde her şeye mesafeli hissettim kendimi. Bu tuhaf hâlin başladığı ânı bulmaya çalışıyor ve buluyorum.         

Sabah, hâlâ yataktayken, bir Rus askerinin Grad sistemini ateşlemesini gösteren bir klip izlemiştim: Rus ordusunun, Ukrayna şehirlerinin barışçı semtlerine saldırmak için kullandığı çok namlulu bir roketatar sistemi bu. Videodaki asker ağlıyordu. Ukrayna’da çocukları öldürme suçunu işlemiş olabileceği için, kendi küçük kızından özür dilemek istediğini söylüyordu.

Ardından, ordunun diğer mensuplarına hitaben konuşarak, onlardan emirlere uymamalarını ve Ukrayna’ya gelmemelerini istedi. Askerin ağlamasını tekrar tekrar seyrettim. Sonra Çernihiv’de yıkılmış apartman binalarının resimlerini gördüm. Bu iki ayrı haber algı dünyamda birleşti. Annemin birçok arkadaşı Çernihiv’de yaşıyor. Küçük ve temiz şehirleriyle hep gururlanırlardı. Ben bunları yazarken, o şehrin bombardıman altında olduğunu biliyorum. Bir petrol depolama tesisi ateşe verildi, tanıdığım birçok insanın en sevdiği tatil yerlerinden olan küçük şehir şimdi ekolojik bir felaket tehdidi altında. Tehlike gökten geliyor, evler bombalanıyor. Verilen kurbanları saymaya başlıyor insan. Son birkaç gündür itaat sisteminin nasıl işlediğini merak ediyorum. Videodaki asker ancak emirleri yerine getirdikten sonra ağlamaya başladı. Bunun için çok geç kalmıştı. Askerler, hatta generaller evleri bombalama emirlerine itaat etmeseler, bu savaş bitebilir. Bunun kulağa naif geldiğini biliyorum. Fakat böyle bir günde naiflik en iyi sığınak; duvarları çok kalın olmasa da, yeterince derin. Şu ana kadar Çernihiv’deki enkazın altından şehirde oturan otuz üç kişinin cesedi çıkarıldı. Bugün bilhassa uğursuz bir gün. Nerdeyse yarım saatte bir, sokakta bir patlama sesi işitiliyor.

Kameramda yaşlı bir kadının fotoğrafını buldum bugün. Benim için anlamı büyük. Kiev’in yaşlı insanları o kadar açık, kuvvetli ve şefkatliler ki.

Bitişikteki evde yaşayan genç bir kadın terk edilen evcil hayvanları kurtarmaya çalışıyor. Belki sahipleri kaçarken onları yanlarına alamamışlardır. Kadın, hayvanlar için rahat, sıcak barınaklar buluyor, onlara mama veriyor. Sokağın karşısında oturan yaşlı bir hanım, komşuları evlerinde güven içinde kalabilsinler diye, günde birkaç kez alışverişe gidiyor.

Seksen altı yaşındaki tanınmış bir öğretmen kadın, gecelerin çoğunu evine yakın bir okulun bodrumunda geçiriyor. Bugün bir video çekmiş. Belirgin bir aksanla, artık nerdeyse unutulmuş, asil bir Kiev aksanıyla konuşarak Rusyalı kadınlara seslenmiş: Oğullarını savaşa göndermemeliymişler.

Kar yağıyor, hava rutubetli ve soğuk, ve bana öyle geliyor ki kendi şehrime, yaşadığım ve olaylarına tanıklık ettiğim bu yere bundan böyle pek yaklaşamayacağım. Geçmişte olduğumdan daha çok karşıyım şiddete artık; savaşın sürdüğünü, buna göz yumulduğunu, buna izin verilmiş olduğunu kabullenmemekte direniyorum.

Kabullenmeyi deneyebilirim. Gerçeklikle yüzleşmeyi deneyebilirim. Ama sonra kendime soruyorum: Bu savaş suçlarının kapımızın önünde her gün işlendiğini bile bile nasıl yaşayabileceğiz bizler? Bir aşamada, bu insanlık dışı durumun mümkün olmuş olmasından dolayı kendimizi affetmemiz gerekecek. Fakat bizim bunu gerçekten yapabilmemiz için, ülkemin göklerini korumalısınız sizler. Evlerin bombalanmasına artık bir son verilmeli.

 

Kameramı cebimden çıkarırken, yanımda bir araba durdu. İçinden dört silahlı adam indi. Cep telefonumu aldılar, çantamı aradılar, sonra kimin için çalıştığımı sordular. Bu birkaç dakika sürdü. Sonra özür dilediler, hepsi de gergin ve yorgun görünüyordu. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

9. GÜN:

4 MART, CUMA

“INSTAGRAM’DA BENİ TAKİP EDİN”

Geceleyin Enerhodar şehrindeki nükleer santralin saldırıya uğradığını okudum. Bölük pörçük uyuyabildim. Saatlerce tahliye edilemeyen ve kan kaybından ölen santral çalışanları vardı. İtfaiye binasına ateş açılmıştı. Çernobil’deki nükleer santral işgal altındaydı ve çalışanlar on gündür evlerine gidemiyorlardı. Orada o kadar uzun süre kalmak çok tehlikeli. Haberler dayanılmazdı. Tekrar uyudum.

Ertesi sabah, oldukça erken ve iyimser bir ruh hâliyle, bu güneşli günün bana verebileceği bir şeyler olduğu duygusuyla uyandım. Şehirde ne olup bittiğini görmek için dünkünden daha erken bir saatte sokağa çıkmak istedim. Dün hissettiğim melankoliden pek eser kalmamıştı. Sonra bu değişimin nedenini keşfettim: Ben artık savaşa inanmıyorum! Böyle bir şey olamaz, bu kadar basit, diye düşündüm. Gerçek değil bu. Yirmi birinci yüzyılda hangi komşu ülke, bir şehri taş üstünde taş bırakmayacak şekilde bombalar ki?

İşgalcilerin siyasi bir planı yok, burada kalıcı olarak iktidara gelme yeteneğine de sahip değiller. Bu ülkeyi istila edemezsiniz. Gerçekçi değil bu. Bu savaş bir rüya, bir diktatörün fantezisi.

Evimizin yanındaki küçük dükkânda ekmek kalmış mı diye gidip bakmak istedim. Savaşın üçüncü gününden beri ekmek alamamıştım — genellikle bitmiş oluyor.

Dükkân doluydu. Hafiften şaşırarak uluslararası askerî gücün temsilcileri olduklarını sandığım bir gruba rastladım. İngilizce konuşuyorlardı ve söylediklerinin tercüme edilmesi için yardıma ihtiyaçları vardı. Sonradan kavradım ki asker değildiler, sıkı korunsalar da silahsızdılar ve dükkânda alışveriş yapan bir savaş fotoğrafçısının refakatçisiydiler. Fotoğrafçı kadına deterjan seçmesinde yardımcı olmaya çalıştım. Küçük grubun insana coşku, mizah duygusu ve ilham veren bir havası vardı. Birden ruhum karardı. Refakatçilerden biri, “Kimin yanında durduğunun farkında mısın,” dedi bana, “O, dünyanın en iyi fotoğrafçılarından biridir.”

Fotoğrafçı gülerek omuz silkti. “Lütfen,” dedi, “mahcup oluyorum.” Sonra bana adını söyledi. Adını hatırlayamıyorum. Son günlerde konsantre olmakta zorluk çekiyorum. Sonra da dedi ki, “Beni Instagram’da takip edebilirsiniz.” Grup çok miktarda deterjan ve nerdeyse dükkândaki her şeyi satın aldı. Onlara, “Burada bizimle olmanız iyi,” diyerek veda ettim. Fakat hemen ardından huzursuzluk kapladı içimi. Ünlü bir savaş fotoğrafçısının bir grup refakatçiyle birlikte buraya kamp kurmasının iyi yönde bir işaret olmadığını kavradım.

Yan sokaklardan birinde, savaştan önce epeyce pahalı olan bir fırın çıktı karşıma. Açıktı. Raflarda güzel beyaz ekmekler duruyordu, kahveleri de vardı. Bir mucizeydi bu. Bir kafeden alınmış ilk gerçek kahvem. Erkeklerle kadınlar orada dikilmiş cappucino’larını içerek, şehirde kalıp kalmamayı tartışıyorlardı. Coğrafya hocasına benzeyen daha yaşlıca bir adam, her bir gece ve gündüzü sığınakta geçirmek zorunda kalıncaya dek şehirden ayrılmayacağını söyledi. Orada duranlar, adamı işlerin o hale asla gelmeyeceğine ikna etmeye çalıştılar. Ne de olsa Kiev kutsal bir şehirdi. Şehir buna izin vermezdi!

Daha sonra, fotoğraf çekmek için tenha bir sokağa gittim. Kameramı cebimden çıkarırken, yanımda bir araba durdu. İçinden dört silahlı adam indi. Cep telefonumu aldılar, çantamı aradılar, sonra kimin için çalıştığımı sordular. Bu birkaç dakika sürdü. Sonra özür dilediler, hepsi de gergin ve yorgun görünüyordu.

İçlerinden biri, “İşinizin bu olduğunu anlıyorum ama lütfen fotoğraf çekmeyin! Ne yaptıklarını görüyorsunuz.” Saldırganları kastediyordu. “Konut olarak kullanılan binaları bombalıyorlar şimdi, her şeyi kendilerine hedef seçiyorlar. Akla hayale sığmaz bir şey gibi görünse de, oluyor işte! 840 çocuk yaralandı.”

Benim fotoğraflarım zararsız, diye düşünüyordum. Ne de olsa dikkatli davranıyorum. Üstelik, zaten sürekli olarak fotoğrafı çekiliyor şehrimizin. Fakat belki daha da dikkatli davranmalıyım.

O sayıyı düşündüm: 840 yaralı çocuk. Göğümüz korunmalı! Haberlerde de bu sayı tekrarlandı, yine de bunu kavramak gerçekten güç.

Dünyanın bu olanları öylece seyretmeyi sürdürmeyeceğinden eminim – ben de seyredemiyorum artık. Bu caniden korkmayın, mantıksız davranıyor. Buralarda göğü koruma altına alırsanız, çok şey kurtarırsınız!

Evde bir arkadaşımın, Mariupol’da karısı ve iki küçük çocuğuyla birlikte yaşayan ve üç gündür kendisine ulaşılamayan bir tanıdığını aradığı haberini aldım. Adamdan gelen son mesaj şöyleymiş:

“Batı medyasında çalışan birilerini tanıyorsanız, onlara şunu söyleyin: Biz burada sudan, yiyecekten, ilaçtan nerdeyse yoksunuz ve şimdi de elektrikler kesildi. Şehrimizi yıkıyorlar. Bir köy, Sartana, sürekli bombalanıyor. Geriye bir şey kaldı mı bilmiyorum. O kadar çok kurban verdik ki.”

Mariupol —Donbas’ta bulunan, on dokuzuncu yüzyıldan kalma güzel küçük evleri olan, halkı Rusça konuşan bir şehir— karanlıkta, elektrikleri kesik, bunu biliyorum.

Sekiz yüz kırk. Bu artık savaş değil, savunmasız insanlara yönelik bir kitlesel katliam. Ukrayna ordusu bizi koruyor olsa da, Rusların tankları, ağır silahları ve tüfekleri, evlerinde oturan barışçı insanları, kadınları ve çocukları hedef alıyor! Korkmayı bırakıp, göğümüzü[1] kapatma zamanı.

Rusya’da bağımsız medya kuruluşları ya kapatılıyor ya da sansürleniyor; geriye muhalif gazete Cumhuriyet kaldı, sansüre rağmen yayınını sürdürmeye çalışıyor. Manşetlerinden biri şöyle: “Rusya Sovyet İmparatorluğu’nu yeniden kurmaya çalışıyor. Fakat bu pek de mümkün değil.” Rus muhaliflerin bir kısmı bundan korkuyor: Düşük bir ihtimal de olsa, imparatorluğun yeniden kurulabileceğine inanıyorlar. Gerçekte, böyle bir ihtimal hiç yok. 

  


[1] (*) hava sahasını (ç.n.)

Evimin önünde adının Kirill olduğunu söyleyen genç bir adama rastladım. Kiev’in son yıllarda çok hızlı gelişen gece kulübü âleminin parçasıymış. “İnsanın başkalarına güvenmesi çok güç artık,” dedi bana. “Aniden, bir de bakmışsın, diğer insanların üzerine bomba yağdırıyorlar, üstelik bunu yapmakta haklı olduklarını düşünüyorlar.” [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

10. GÜN

5 MART, CUMARTESİ

MUAZZAM BİR GÜZELLİK

Savaşın onuncu günü. Oturduğum dairenin pencerelerini evdeki ince battaniyelerle nasıl örtmem gerektiğini öğrendim, bu sayede içerde yumuşak, loş bir ışık oluyor.

Her şey her zamanki gibiydi — biraz geççe, saat dokuzda uyandım; cep telefonumda arkadaşlardan ve tanıdıklardan gelmiş bir sürü mesaj gördüm: “Lütfen telefonunu aç!” Tekrar tekrar aynı mesaj.

Felaketin bir temsile ihtiyacı var: Ancak bir öykünün parçası olduğunda, bunun bir felaket olarak anlaşılması mümkün. İletişim de bir çıkış yolu sunabiliyor – her şeyi başkalarına haber verip ilettiğinde, muhataplarından birinin felakete son verebileceği ümidi var.

Göklerimiz hâlâ askerî uçaklara ve bombalara açık. Kadınları, erkekleri, çocukları, evleri ve müzeleriyle şehirlerimizin hâlâ ateş altında olmasının nedeni de bu. Kiev Oblastı’ndaki en güzel şehirlerden biri olan Bila Tserkva’daki yirmi konutun hava saldırısıyla yıkıldığını okudum. Bila Tserkva, Türkçede “Beyaz Kilise” demek. Kayıpların sayısı henüz netleşmedi. Neyse ki, tahliye işleminde geç kalınmamıştı.

Ukrayna’nın güneydoğusundaki Zaporizhzhya’dan bir arkadaş beni aradı ve heyecanla, gıda ve ilaç takviyesi içeren insanî yardımın nihayet Mariupol’a gönderildiğini anlattı. Komşusunun güya güvenilir kaynaklardan işittiğine göre, savaş Mart ayının ortasında bitmiş olacakmış. Gülerek, hoşçakal dedim.

Bugün gördüğüm şık bir hanım geldi aklıma. Uzun siyah kürklü bir palto giymişti, çizmeleri ve şapkası vardı, eczanenin önünde sıra bekliyordu. Annem de orada beş saat boyunca sıra beklemişti. Hava soğuktu, beklerken ısınmak için etrafta dolaşıyordu annem. Bir ara ben de ona katıldım ve küçük bir yürüyüş yapmaya karar verdik. Annem ve ben dahil, sıra bekleyenlerin hiçbirinin pek öyle süslü püslü bir hâli yoktu. İşe gider gibi fakat biraz özensiz giyinmiştik. Kürk paltolu kadın bu yüzden dikkat çekiyordu. Gözleri endişeli baksa da, o anda benim için yolumu aydınlatan bir meşale gibiydi. Bana ve belki sıra bekleyen diğerlerine de mazide kalmış bir Kiev’i hatırlatıyordu.

Dönüşte, evimin önünde genç bir adama rastladım ve onunla konuştum. Adının Kirill olduğunu söyledi. Kiev’in son yıllarda çok hızlı gelişen gece kulübü âleminin parçasıymış. Şimdi hayal etmesi bile nerdeyse imkânsız olan bir seferi hemen her gün yaparak, Dnieper’in doğu kıyısından kalkıp batı kıyısına geçiyor ve bir lokantanın mutfağında, Kiev Bölgesel Savunması ile sığınaklarda kalan insanlar için yemek pişiriyormuş. Zamanı olduğunda da müzikle, sanatla ve şamanizmle ilgileniyormuş. Sohbetimiz biraz tuhaftı.

“İnsanın başkalarına güvenmesi çok güç artık,” dedi. “Aniden, bir de bakmışsın, diğer insanların üzerine bomba yağdırıyorlar, üstelik bunu yapmakta haklı olduklarını düşünüyorlar.” Dosdoğru bana bakıyordu. “Sen benim hakkımda bir şeyler yazabilecek bir gazeteci misin?” Karşılaşmamızı belki bu günlüğe yazabileceğimi belirterek cevap verdim. “O zaman şunu söylemek istiyorum,” dedi; şimdi pek ateşli görünüyordu, “Şu anda olup biten her şey muazzam bir güzellikte. Gizlenmek istemiyorum ben. İstersen fotoğrafımı çekebilirsin.”

Ona hayretle bakmış olmalıyım ki, kendisini açıklamaya girişti: “Şu anda insanlar genelde olduklarından daha iyi davranıyorlar, ve ülkemizde…” Devamını getiremedi. Sonra şunu söyledi: “Her şey değişiyor, uluslararası düzeyde bile böyle bu.” Onun neşesi, benim kırgın halime de sirayet etti. Gülmeye başladım.

Akşam eve geldiğimde, Mariupol’a gitmesi gereken gıda ve ilacın şehre ulaşmadığını öğrendim. İnsanî koridor işe yaramamış, kesintisiz bombardıman yüzünden kapatılmıştı. Arkadaş çevremden Mariupol’un hemen dışında yaşayan iki kişiye, bir sanatçıyla bir sanat tarihçisine, dört gündür ulaşılamıyor. Telegram kanalına Mariupol’dan düşen mesajlar giderek seyrekleşiyor.

Pushcha ormanının yakınındaki Horynka köyünün büyük zarar gördüğünü yakın bir arkadaşımdan biliyorum. Kayıpların sayısı bilinmiyor ve arkadaşımın amcası da şu anda bir bodrumda saklanıyor. Onu tahliye etmenin yollarını arıyoruz.

Bu metni bitirmek zor benim için. Savaş devam ediyor, fakat saldırganın bizde yarattığı korku –ona gösterdiğimiz saygı– artık son bulmalı. Alman arkadaşlarımdan şöyle diyen mektuplar alıyorum: “Kurtar kendini! Putin kaybetmeyi göze alamaz. Her şeyi yıkıp geçmesiyle ünlü.” Bununla ne kastettiklerini merak ediyorum. Nasıl oldu da böyle bir ün kazandı? Kaybetmek istememesi ne anlama geliyor? Bütün dünya için anlamı ne bunun?

 

Savaş başlayınca Kievli bir tasarımcı ve sanatçı olan Polina Veller, Ukrayna bayrağı renklerindeki plastik kabloları kullanarak tuhaf birer peçeyi andıran maskeler yapmaya başladı. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

11. GÜN

6 MART, PAZAR

“SAAT 15:30 VE BİZ HÂLÂ HAYATTAYIZ”

Bugünlerde, yarını kavramak zor oluyor bazen. Yarın sonsuzluk kadar uzak görünüyor, adeta başka bir gezegende gerçekleşecekmiş gibi. Teorik olarak insan yarını algılayabilse de, yaşadığı zamanın bir ânı gibi değil de, sanki sadece kendisine anlattığı bir hikâyeymişçesine yapıyor bunu.

Kiev’de olmamın, şehri terk etmemiş olmamın iyi olduğu duygusuyla uyandım. Hemen sokaklara atmak istedim kendimi, çünkü hâlâ yapmam gereken çok şey vardı. Ne de olsa özel bir gündü bugün. Meslektaşım, Kievli genç bir sanatçı ve tasarımcı olan, geçenlerde markette karşılaştığım Polina Veller’le buluşmak için plan yapmıştım.

Polina, uzun yolculukları kaldıramayan, minik yatağından çıkmaması gereken küçük kızı ve kocasıyla birlikte Kiev’de kalıyor. Savaş başlayınca Polina, Ukrayna bayrağı renklerindeki plastik kabloları kullanarak tuhaf birer peçeyi andıran maskeler yapmaya başladı. Oturduğumuz apartmanlar arasındaki mesafenin orta yerinde buluşup, moda fotoğrafçılığı oynamaya karar verdik. Bu etkinliğimizin saçmalığı, aslında bütün bunlar yaşanırken yapılan herhangi bir etkinliğin saçmalığı, kaygılandırıyordu bizi. Her şeye rağmen yaşamaya devam etme fikri kaygılandırıyordu.   

Bir adam yaklaşıp kameramın vizöründen sokağa baktığımı fark ettiğini söyledi. “Sizi uyarmam gerek,” dedi, “bu zamanda bunu yaptığınız için kafanıza sıkabilirler!” Hayret içinde cevapladım onu, gazeteci olduğumu, işimi yaptığımı söyledim. O da “Madem öyle, belki sakıncası yoktur,” dedi. Beni tehdit etmiş olduğunu o gittikten sonra anladım. Şehirde gerilim yükseliyor. Kamera, herkese çevrilebilecek bir gözü simgeliyor. Fotoğrafçılık her zamankinden daha fazla kuşkuyla bakılan bir hal alıyor.

Polina yüzünde maskesiyle fotoğrafını çekmem için bana poz verirken sokaktaki birkaç insan şaşkınlıklarını gizlemeksizin bizi seyrediyordu.

Polina kocasıyla birlikte. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

Yürüyerek eve döndüm. Yanımda taşımayı sevdiğim küçük kameram, beni muğlak şüphelerden koruyan bir kalkan gibi görünmüştü gözüme bir anda. Fotografik imgenin gücünü düşündüm –  yaşananlara tanıklık etmek için kullanılabilecek ama tam da bu nedenle kendisinden korkulan bir güç.

Dönüş yolunda birçok genç yüz gördüm. Bir grup gönüllü önümüzdeki haftalarda dağıtmak üzere gıda ürünleri toplamakla meşguldü. Bundan sadece iki hafta önce, Kiev’de her şeyin, kafelerin, lokantaların, dükkânların ve marketlerin her zamanki gibi işlediğine inanmak mümkün mü? İnsanlar sokaklarda bazen belli bir yere gitmeksizin yürürler, alıştıkları ve sevdikleri yerlerde öylesine gezinirlerdi.

Savaşın acayipliklerinden biri de bu yeni, maksadı belli yürüyüşler. Dışarı çıkmanız için aklınızda mutlaka yapmanız gereken bir şey olması gerekiyor – gitmeniz gereken yere varıyor, sonra doğruca geldiğiniz yere geri dönüyorsunuz. Bütün istikametlerin de, bir şekilde ya yiyecek ya da ilaç teminiyle ilişkisi var.

Bugün çok şey oldu. Akşam, bir arkadaşımın Kiev’in kuzeybatısındaki İrpin adlı küçük şehirden tahliye edildiğini öğrendim. Yolda köpeğini kaybetmiş, hayvan patlama sesinden korkup panik içinde koşarak uzaklaşmış. Arkadaşım, çocuklu kadınların tahliye otobüsüne binmeye çalışırlarken nasıl hedef alındıklarını kendi gözleriyle görmüş. Sonra pek uzaklarında olmayan bir yere ağır bir şey düşmüş, belki de bir bombaymış, otobüsteki herkes yere devrilmiş. Arkadaşım bana, “Bu tahliyeyi Lahey’de anlatabilmek için hayatta kalmak istiyorum,” dedi. İrpin’den bir de fotoğrafçı arkadaşım tahliye edildi. Ona ve otobüse binmeye çalışan başkalarına anlaşılmaz bir nedenle ateş edilmiş. Kolunun üst tarafına kurşun isabet etmiş.

Tahliye esnasında öldürülenler var. Şu âna kadar altı kadın ve çocuğun öldürüldüğü tahmin ediliyor, fakat ölü ve yaralıların kesin sayısı henüz netleşmedi. Annemle babamın bir şair arkadaşı, artık yatalak olan yaşlı annesine baktığı için, karısıyla birlikte İrpin’de kalmış. Bizimkiler telefon ettikleri sırada, adamın karısı çığlık atmaya başlamış. Birkaç saat sonra da kadından bir telefon mesajı gelmiş: “Saat 15:30 ve hâlâ hayattayız.”

Güneydeki Mariupol’a henüz insanî yardım ulaşmadı. Kaybedilen kaç insanın yasını tutması gerekiyor şehrin, bilmiyoruz. Orada yaşayanların ilacı, yiyeceği, suyu veya elektriği hâlâ yok. Her gün bombalanıyorlar. Hostomel’in belediye meclisi başkanı kasten öldürüldü, çünkü tehlikeye aldırmaksızın halkına ekmek ve ilaç dağıtmayı sürdürüyordu. Putin bugünden itibaren, ülkenin her yerinde yeni saldırılar gerçekleşeceğini açıkladı. Askerî altyapı tesislerini bombalama niyetinde, bu tesisler de çoğunlukla evlere ve meskûn mahallere yakın. Bazı insanlar, kaçıp gidemeyen ya da gitmeyen yakınlarına baktıkları için şehirden ayrılamıyorlar.

Bu suçlar bütün dünyanın gözleri önünde işleniyor. Hatta insanlar yarın kimin öldürüleceğini önceden söylüyorlar – herkesin ölüm cezasına çarptırılmış olduğu bir cezaevindeyiz sanki. Oysa bu durum dar kafalı bir diktatörün vizyonundan ibaret. Biz de savaşarak karşı koyuyoruz. Birbirimize yardım etmeye ve bu anlamsız ölümlere izin vermemeye çalışıyoruz.

Geniş, küresel dünya ise bu suç beyanlarını garip bir sabırla izliyor gibi görünüyor. Uluslararası düzeyde korkuluyor diktatörden. Belki bazıları hâlâ, meydan okumayıp kışkırtmadıkları sürece, onun daha kötüsünü yapmayacağını düşünüyorlardır. Bu temkinin bedeli şimdiden yüksek, her geçen dakika daha da yükseliyor. Hepimiz mağduruz ama aynı zamanda hepimiz kısmen sorumluyuz. Daha fazla bekleyemeyiz! Bu şiddeti durdurun!

 

Sonunda ziyaret etmeye cesaret ettiğim Kiev'deki en sevdiğim park. Sağda terk edilmiş bir bebek arabası. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

12. GÜN

7 MART, PAZARTESİ

HER ŞEYİ YUTAN BİR HAYAT BİÇİMİ

Bugün düşüncelerimi toparlamakta ve olup bitene ilişkin genel bir bakış geliştirmekte zorlanıyorum. Savaş devam ediyor, ben de etrafımda kaotik biçimde gelişen olayların ortasında bir yerdeyim.

Kiev’de oturduğum daire için elektrik, su, doğalgaz faturası geldi. Faturaya özür dilercesine yazılmış bir Telegram mesajı eşlik ediyor: “Size bir taleple yazıyoruz. Maddi durumunuz bu koşullar altında elveriyorsa, lütfen faturanızı ödeyin. Kiev’de elektrik, su, doğal gaz işlerindeki birçok çalışanımız Ukrayna ordusuna katıldı, şimdi özgürlüğümüz için savaşıyorlar. Fakat yine de faturaların ödenmesi önem taşıyor.”

Aynı metin Kiev Elektrik, Su, Doğalgaz idaresinin web sitesinde de yayınlandı. Bu şirketlerde çalışanların yüzlerini hatırlıyorum – savaşla bağdaşan hiçbir yanları yok. Nereye baksam, her yerde savaşı görüyorum. Savaş, hepten, her şeyi kapsayan, her şeyi yutan bir hayat biçimine dönüştü.

Gündüz, eski bir arkadaşla buluştum; kendisi uzakta, şehrin öteki tarafında yaşayan bir tarihçi ve sosyolog. Bir arkadaşının annesinin tahliye edilmesine yardım için sabah erkenden şehir merkezine gitmiş.

Bu anne, istasyonda dört küçük çanta ve bir bavulla bekliyormuş, oysa arkadaşım ona yanına tek bir çanta almasını söylemişmiş. Kadının telefondaki sesini işittim, kalabalık trene ne zorluklarla bindiğini anlatırken ağlıyordu, sonra trenin vagonlarından birine girip kendine bir yer bulduğunu anlatırken yine ağlıyordu.

Arkadaşım huzursuz. Dün Kiev yakınlarındaki kısmen yakılmış bir köyden kaçması için dayısına yardım etmiş, şimdi ise hâlâ orada olanların telefon numaralarını bulmaya çalışıyor. Horenka adlı bu küçük kadim köyün eczanesi 28 Şubat’ta bombalanıp yıkılmış. Ardından, Mart ayının ilk günlerinde de, Horenka sürekli Grad roketleriyle vurulmuş.

Evlerden geriye sadece birkaç taşıyıcı duvar kalmış. Geçmişte defalarca gittiğim bir yer orası ama şimdi yıkıntıların resimlerine bakarken bana hiç de tanıdık gelmiyor.

Zaporizhzhya Oblast’ında iki postacı, paralarını almaya artık kendileri gidemeyen yaşlılara emekli maaşlarının dağıtımını yaparken posta arabasının içinde vurulup ölmüş. Ukrayna’daki bu posta arabalarını gözümde çok rahat canlandırabiliyorum – gençliğimde birçok kez, babaanneme emekli maaşını getiren postacıları görmüştüm. Güçsüzdü ve evinden dışarı çıkamıyordu, ama enflasyon nedeniyle hızla değerini kaybeden küçük emekli maaşını bizzat gelip ona teslim ettikleri için çok gururlanıyordu. Postacı kadınlardan biriyle nerdeyse arkadaş olmuştu. Her seferinde kibarca sohbet ederlerdi ve hatırladığım kadarıyla o esnada ikisi de mutlu görünürdü. Birbirlerine varlıklarını armağan edip, destek olan iki kadın.

Emekli maaşını dağıtmak bir itina göstergesiydi; yolsuzluğa batmış bir devletin sosyal yardım dağıtmasından daha fazlasıydı, insanî bir jestti.

Hayalimde bir posta arabası canlandırabiliyorum fakat böyle bir arabaya nasıl ateş açılabileceğini aklım almıyor.

Yarın, bir şeyler dağıtan herkesin, birilerine bakan herkesin, gidecekleri yere sağ salim ulaşmalarını diliyorum. Bu 8 Mart günü için ümidim bu. Kendi hayatları tehlikedeyken de bu ülkenin insanlarına bakmayı sürdürenleri, birilerine yardım eli uzatmaya çalışanları anacağım.

 

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde eczanenin önünde, soğukta bekleyen kadınlara birileri çiçek vermiş. Bu şehir yaşamaya devam ediyor. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

13. GÜN

8 MART, SALI

“GECE DAHA YENİ BAŞLIYOR”

Açtığım Word  belgesine bugünün tarihini girince, bu tarih gözüme kuşkulu ve doğallıktan uzak göründü. Zaman geçiyor, günler birbirini izliyor, sekans hep aynı, önce aydınlık sonra gece oluyor. Bununla birlikte, olup biten nerdeyse her şey, yaşamaya aykırı – “normalliğe aykırı” demek istemiyorum. Daha uygun bir kelime arıyorum fakat bulamıyorum. Tam bir yıkımı anlatmalı bu kelime ama, aynı zamanda, hâlâ birçok şeyin kurtarılabileceği ihtimaline de açık kapı bırakmalı.

Bugün bir gazeteciye mülakat verdim. Biraz geç kalmıştım, fakat sonra sohbet ettik. Soruların bazısı rahatsız edici olsa da, cevaplamadan edemedim. Gazeteci bana, “Sizi dinlerken, çevrenizdeki her şey normal biçimde işliyormuş gibi görünüyor, sokaklardaki insanlardan söz ediyorsunuz… Gerçekten siz orada bir savaş olduğunun farkına nasıl varabiliyorsunuz?” dedi.

Bu soru bana azap verdi. Cevabı bulmaya çalışırken, kendimi haklı çıkarmaya, bir savaşı tarif ederken yaşanan felaketi kanıtlamaya çalıştığım hissine kapıldım – sanki bu savaşın varlığından hâlâ kuşkulanmak mümkünmüş gibi. Fakat bu ölçekteki bir felaketi tarif etmek hiç de kolay değil; yapabileceğiniz tek şey onu durdurmak. Onunla yapabileceğiniz tek şey bu.

Karşılaştığım insanlara, herkese açık bir günlük yazdığımı söylediğimde, çoğu bana şöyle diyor: “Dünya, Ukrayna’nın hava sahasını kapatmak için bize yardım etmeli. Bu mesajı iletebilir misin?”

Uçakları düşürülüp de şans eseri sağ kalan ve sonra tutuklanan Rus pilotların maskeli yüzlerini kendi gözlerimle gördüm. Telegramda sorgulanmalarını gösteren video klipler vardı: “Biz bombaları kimin tepesine attığımızı bilmiyoruz, sadece hava saldırısının koordinatlarını alıp emirleri uyguluyoruz.”

Kiev’in hemen dışındaki bir kasabadan tahliye edilen bir arkadaşım, Putin ordusunun kontrolündeki yerlerde oturan barışçı insanların tutuklandığını anlattı bana. Rus ordusu evlerini bastıkları aileleri alıp götürüyormuş. Bu hangi sıklıkta oluyor? Şimdiye kadar kaç kişi böyle barbarca tutsak edildi? Bu insanlar şimdi nerdeler?

İşgal altındaki mahalleler, köyler, kasabalar görünürlüğü en az olan yerler daha ziyade. Haber tufanında kaybolup gidiyorlar. Artık elektrik nadiren geldiği için bu yerlerle teması sürdürmek zor. Başka sesler başka durumları anlatıyor ve çok daha iyi duyuluyorlar. Siz de onlara kulak vermek istiyorsunuz, çünkü onları işitmek daha kolay, çünkü hemen yardım etmeniz ya da en azından yardım etmeyi ümit etmeniz mümkün.

Putin, Donbas ve Luhansk Oblast’ındaki işgal altındaki toprakların tanınmasını talep ediyor. Onun idaresine bırakılan bütün köy ve kasabaların halkı işgalciler tarafından susturulacak. Köylerin, kasabaların böyle büsbütün yutulmasına izin verileceğini hayal etmek Ukrayna’nın şu sırada tecrübe ettiği terör ortamında bile mümkün değil.

Bugün evden çıktığımda sokağın bomboş olduğunu gördüm. Ne arabalar vardı ne yayalar. Böyle anlarda, Kiev, insanların henüz yerleşmediği bir şehri andırıyor – şimdiki zamanı olmayan, sadece geçmişi ve geleceği olan bir şehir. Birkaç adım daha attıktan sonra, yürüyen iki kişi gördüm, ikisinin de elinde çiçekler vardı. Savaşın soğuk duvarını delen bir gelenekti bu: 8 Mart’ta, Dünya Kadınlar Günü’nde kadınlara çiçek verilir. Eczanenin önünde, ellerinde çiçek olan birçok kadın gördüm, soğukta uzun süre beklemeye kendilerini hazırlamışlardı. Bir araba eczanenin önünde durmuş, birisi inmiş, kuyruktaki kadınlara birer çiçek vermişti.

Bu büyük şehir yaşamaya devam ediyor. Bir yerlerde hâlâ çiçekler var. Kapalı lokantalarda, Kiev’in savunması için yemekler pişiriliyor. İhtiyarlara özel bir tiyatro grubunda oyunculuk yapan yaşlı hanım ve beyler birbirlerini bırakmıyorlar. Birkaç yıl önce annem, kendiliğinden bir araya gelmiş insanlardan oluşan bu tiyatro grubunun direktörlüğünü üstlendi. Grubun adı, “Gece daha yeni başlıyor.”

Bu yaşlı aktör ve aktrisler şimdi Kyiv Bölgesel Savunması’na destek veriyorlar. Şehirden ayrılmak istemiyorlar. Bu yetenekli insanların yüzlerce şiiri ezbere bildiklerini ve çok güzel şarkı söylediklerini de eklemeliyim. Bazen sahneledikleri oyunların metinlerini de yazıyorlar – içlerinden bazıları sahneye çıkmakta zorlanıyor olsa da. Şimdi sadece destek olmak istemiyorlar; Bölgesel Savunma’ya fiilen katılmak istiyorlar. Bunu gözümde canlandırmayı deniyor ve birden şöyle düşünüyorum: Böyle savunucuları varken, bu şehre bir şey olmaz.

 

Kiev üzerinde gökyüzü. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

14. GÜN

9 MART, ÇARŞAMBA

PEYZAJDA BİR KUSUR

Bugün nihayet, nerdeyse hiç korkmaksızın Peyzaj Sokağı’nda yürüdüm, burası Kiev’in en güzel ve en kalabalık caddelerinden biridir. Dnieper Nehrinin batı kıyısına ve şehrin meskûn bölgelerine bakan muhteşem bir manzarası vardır. Bu sokağa aynı zamanda Heykel Parkı adı da verilir. Eski Kiev evlerinin önünden geçerek Tarih Müzesi’ne kadar uzanır. Savaşın başlamasından bu yana, bu sokak çoğu günler hemen tamamen terkedilmiş durumdaydı. Açık ve korunaksız konumundan ötürü insanları fazlasıyla endişelendirdiği anlaşılıyor.

Bugünlerde ise, Kiev’de kalan, yakınlarda oturan veya burada köpeklerini gezdirenlerin uğrak yeri. Etrafta pek az yaya olsa bile, savaşın ilk günlerinde olduğu gibi bomboş değil artık sokak.

Sirenler bir hava saldırısını haber veriyordu ama ben yine de durup manzaranın tadını çıkardım. Sonra uzakta kocaman bir beyaz duman bulutu gördüm. Bir yerde bir şey yanıyordu. Telegram’da arama yaptımsa da bunun ne olabileceğine dair bir ipucu bulamadım.

Manzara rüya gibiydi, peyzajda bir kusur olduğuna işaret eden tek şey uzaktaki o yangının emareleriydi. Sonra hıçkıra hıçkıra ağlayan bir erkek sesinin bana doğru yaklaştığını işittiğim.

Evsiz gibi görünen bir adam eski bir sırt çantasıyla sokakta yürüyordu. Ayaklarını ısıtmak için ayakkabılarını naylon torbalarla sarmıştı. Elinde küçük, yarısı içilmiş bir votka şişesi taşıyordu. Yürürken, cep telefonuyla gayet yüksek bir sesle konuşuyor, birisinin nasıl olduğunu tekrar tekrar soruyordu. Aldığı her cevap hıçkıra hıçkıra ağlatıyordu onu, çocuk gibi tekrar tekrar hıçkırıyordu.

Bölük pörçük duyabildiklerimden bir tahliye operasyonundan bahsettiğini anladım. Ona yetiştim ve eline biraz para sıkıştırdım. Konuşmasına ara vermeden aldı parayı.

Nereye gitsem, çoğunlukla kibar, şefkatli, sakin yüzler görüyorum. Market çalışanları, gönüllüler, askerler ve Bölgesel Savunma mensupları. Bitkin, üzgün insanlara da rastlıyorum, özellikle de doktorlara. Ama savaş başladığından beri ağlayan birini ilk kez görüyordum. En azından, o anda bana öyle geldi.

Telegram’da savaşın vurduğu Çernihiv’de oturanlardan bazılarının şehirden yürüyerek kaçtıklarını okudum. Belki adamın tanıdıkları veya arkadaşları da o insanların arasındaydı. Nakliye araçlarını beklemeden ayrılmışlardı, şehrin dışına çıktıktan sonra üzerlerine ateş açılmıştı. Bazıları öldürülmüştü. Mariupol’da, bir çocuk hastanesi ile doğum kliniği hava saldırısında yıkılmıştı. Mariupol’dakilerin hâlâ elektriği, suyu, yiyeceği ve ilacı yokmuş. Birçok insan saldırılarda ölmüş. Günün olayları, hafızamın kapılarının önünde bir gölge gibi öylece duruyor.

Şehir merkezine gittim, açık havada küçük bir konser vardı. Evsiz adamın hıçkırıklarını hâlâ işitiyordum. Burada, Kiev’de, her saat, her dakika bir şey yapmaya, bir şey örgütlemeye, birine yardım etmeye çalışırken, bitmek bilmeyen savaş günlerini hiç gözyaşı dökmeden izlemeye alışıyor insan, diye düşündüm. Mesela, evimin yakınında hemen her gün ekmek ve yumurta satan küçük bir dükkân var, bugünlerde açık kalabilmesinin tek nedeni dükkânda çalışan kişinin gecelerini orada geçirmeye karar vermiş olması.

Bugün bir doktor bana 24 Şubat günü işe geldiğini ve o zamandan beri evine gitmediğini söyledi. Marketlerde kasiyerlik yapmayı veya hastalarına bakmayı sürdüren Kievliler için, işe arabayla gitmek fazlasıyla riskli ve güvensiz bir hâl aldı. Bu üç milyonluk şehirde hâlâ işleyen her ne varsa, bu birilerinin günlerdir kendi yataklarında uyumadıkları ve neredeyse günün her saatinde başkalarına yardım ettikleri anlamına geliyor.

 

Yaşlı ve hasta insanlara yemek taşıyan yiyecek dağıtıcılarından biri. Çok az kaldılar, şehrin her yanında dolaşarak dağıtım yapıyorlar. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

15. GÜN

10 MART, PERŞEMBE

YANILSAMALAR

Günlükteki her bir gün, kendi başına müstakil bir birimmiş gibi geliyor insana. Her günlük yazısı, sonuçlar çıkarmanın mümkün olduğu yanılsamasını, bunun mantıklı bir anlatı olduğu yanılsamasını besliyor.

Savaşın bunun gibi birçok yanılsaması var. Mesela, saldırıların fiilen başlamasından önce bir giriş bölümü vardı: Rus birlikleri Ukrayna sınırına yığılmıştı, siyasetçiler savaştan söz ediyorlardı ve diplomatlar ülkeyi terk etmişlerdi. Bu beklentiyi, bu öngörü aşamasını takip etti savaş, tıpkı olay örgüsü en başında haber verilen bir piyes veya yerine getirilen bir kehanet gibi.

Ben hâlâ savaşın –huzurlu şehirleri bombalarla terörize edip binlerce insanı öldürecek bir savaşın– çıkacağını önceden öğrendiğinizde ne olduğunu anlamakta zorlanıyorum. Haberlerde, bugün Ukrayna’da ölen sivil sayısının ölen asker sayısından daha yüksek olduğunu söylediler.

Öyle sanıyorum ki, savaş başlamadan önce, savaşı öngören siyasetçiler bile bunun gerçekten olacağına inanmıyorlardı, önlenebileceğini ummayı sürdürüyorlardı. Aksi takdirde, bu uçurumu önlemek için her şeyi, “her şeyden” çok daha fazlasını yapardı dünya. Savaş gerçekdışı, saçma, hayal edilemeyecek bir şeydi. Ve savaşın ortasında uyandığınızda yine aynı: hâlâ hayal edilemeyecek bir şey.

Siyasi düzlemde, hayal edilemeyen bu şey, muazzam bir hayaletle birleşti – ahlaksız ve saldırgan bir diktatörlüğün yıllardır sürdürdüğü propagandayla yarattığı bir hayaletle. Bu hayalet kendini bile ikna etmeyi başardı, Ukrayna’yı bir blitzkrieg[1]  ile birkaç gün içinde alabileceğine kanaat getirdi. Askerler için bir nevi tatil olacaktı bu, çiçeklerle karşılanacaklardı. Zaferin hızla kazanılacağı kesindi.

Korku, elimizi kolumuzu bağlamıştı ve temkinli davranmak en bilgece seçenek gibi görünüyordu. Felaket gerçekten başlayıncaya dek bekledi herkes. Şimdi ben Kiev’de –ve de bütün dünyayla birlikte–  evlerin, hayatların, hafızaların muazzam bir yangında yok oluşunu seyretmek zorundayım.

Ve hâlâ, savaşın ortasındayken, bu anlamsız ölümlerin, yaralanmaların, zulmün ve kayıpların ortasındayken bile, yeni yeni suçların işleneceği öngörülüyor. Rusya hemen her gün çıkıp eski ve yeni talepler artıyor ortaya; hepsi de topraklar üzerinde hak iddiasına dayanan talepler. Savaş anlatısına bir kez daha yeni bir önsöz yazılıyor. Şayet daha fazla toprak talebi reddedilirse, Rusya daha fazla savaş, hatta daha fazla ölüm ilan edecek.

Yazarken, bir arkadaşım arayıp hâlâ Harkiv’de yaşayan annesinin, balkonda dururken, Rusça konuşan bir adam gördüğünü anlatıyor bana. Adam, annesinin oturduğu evin sokağında bombalanacak bir yerin koordinatlarını veriyormuş. Bir “navodçik” olduğu her hâlinden belliymiş – başka bir devirden kalma, “nişancı” anlamına gelen eskimiş bir kelime bu, bir sonraki hedefe karar veren, barışçı bölgelerin bombalanmasına yardım eden biri. Yiyecek dağıtımının, arkadaşımın annesinin evinin bitişiğinde yapılması planlanıyormuş. Belki de navodçik bunun için o noktayı seçmişmiş.

Bir başka arkadaşın babası ise, küçük şirketinin çalışanları şehirden kaçamadığı için Harkiv’de kaldı. Sahada olup insanlara yardım etmek istiyordu. Günlerce, roket ve havan saldırılarından zarar görmeden kurtulmayı başardı. Fakat şimdi arkadaşım, ateş altındaki bu şehirde babasına psikolojik yardımda bulunabilecek birini arıyor. Babası artık nerede olduğunu, çevresinde ne olup bittiğini kavrayamıyormuş.

Harkiv’de, savaşın ilk günlerinde, küçük özel bir hayvanat bahçesindeki hayvanlar yaralanmışlardı. Hayvanat bahçesinin personeli onlara bakmak için şehirde kaldı. Bugün hayvanat bahçesinden evlerine dönerken bunlardan bazılarına kasten ateş edildi. Birkaçı yaralandı. Birkaçı öldü.

Bir tanıdığım Kiev yakınındaki küçük bir şehirde, evinin bodrumunda on iki gün geçirmiş – ışıksız ve nerdeyse hiç yemek yemeden. Bugün kurtarılmış.

Ben de bugün Kiev’de sokaktaki yaşlı bir çift tarafından alıkonuldum. Fotoğraf çektiğimi fark ettiler ve Rusya için casusluk yapıyor olabileceğimden şüphelendiler. Zararsız hale getirileceğim ümidiyle beni bir kontrol noktasına götürdüler. Oysa yapmak isteğim tek şey, şehrin ümitli bir fotoğrafını çekmekti. Yiyecek dağıtıcılarının işlerini yaptıklarını, yaşlı ve hasta insanlara yemek taşıdıklarını göstermek istemiştim. Geride kalan az sayıda çalışan şehrin her yanında dolaşarak dağıtım yapıyor! Bu da yardıma ihtiyacı olup da kendisi için alışveriş yapamayanların, biraz daha güvende ve himaye altında olması demek.

 


[1] Sözlük anlamı “yıldırım savaşı” olan ve Nazi Almanyasının İkinci Dünya Savaşı’nda uyguladığı, ani ve hızlı saldırılarla bir yerin kontrolünü eline geçirmeye dayanan doktrin (ç.n.)

Bir belediye görevlisi Kiev'deki turizm haritalarının üzerini kapatmak için sprey boya kullanıyor. Böylece sabotaj düzenlemek için sürekli olarak Kiev’e sızmaya çalışanlar yollarını bulmak için bu haritalardan yararlanamayacak. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

16. GÜN

11 MART, CUMA

MÜZİK

Küçük odamın pencereleri nevresimlerle karartılmış durumda. Tek bir ışık açık, ortam yeterince konforlu. Telefonumdaki bir uygulama kadın sesiyle anons ediyor: “Hava saldırısı alarmı sona erdi.” Esaslı bir keşifte bulunduğumu sandığım anlardan biri bu: Fotoğrafçılığın ne işe yaradığını kavradım. Uzun bir süredir fotoğrafçılıkla uğraşıyorum ama hiçbir zaman şimdiki kadar pratik bir anlayışa sahip olmamıştım fotoğrafçılık hakkında.

Bugünkü yürüyüşümün seyrini ancak fotoğraf ve imgeler yardımıyla hatırlayabiliyorum. Savaşın günlük hayatı içinde, sadece fotoğrafçılık benzeri bir şey –alışılmadık, aslî olmayan, handiyse mekanik bir şey– olayların silsilesini hatıralarla bir arada tutmayı başarabiliyor.

Yürüyüşe çıktığımda aklım hâlâ sabah haberlerindeydi, dikkatimi sokağa vermemiştim pek. Sonunda Kiev’den ayrılmaya mecbur olabileceğimizi kendime derin bir üzüntüyle itiraf etmek zorunda kalmıştım. İşin buraya gelebileceğini başından beri biliyordum elbette, fakat bu ihtimal bugün hakikaten yeniden sarstı beni.

Sonra şöyle düşündüm, en azından şimdilik hâlâ Kiev’deyim, her dakikanın kıymetini bilmeliyim; şehri, şehrin sokaklarını, insanlarını görmek için etrafıma bakmalıyım. Ancak bu biraz naifçeydi, yeniden hızla düşüncelere dalıp etrafımda olup biteni pek fark etmemeye başladım.

Bölgesel Savunma’nın askerleri ellerini ateşte ısıtıyorlardı. Gülerek “Ukrayna Gönüllü Ordusu”na mensup olduklarını söyleyen iki genç kadının güzel yüzlerini gördüm. Bana telefon numaralarını verdiler. Bunun anlamı şuydu: Belki yeniden görüşürüz.

Az sonra beni şaşırtan bir şey oldu, bir müzik geldi kulağıma. Peyzaj Sokağı boyunca, heykel parkının içinden yürüyordum. Uzaktan davulları, melodik bir ıslıkla çanları duydum. Müzik tepelerden geliyordu. Çalgıların, her adımımda biraz daha yükselen sesini pürdikkat dinledim. Derken, ileride müzik aletleri çalan, kadınlı erkekli küçük bir grup gördüm. Farklı parçalar, tonlar ve sessizlik nasıl da bir araya gelmişti! Dinledim, büyülendim. Bana doğru geldiler, yanımdan geçerken dostane bakışlarla süzdüler beni. O müzisyenleri görüp dinlemiş olmaktan o kadar etkilenmiştim ki, sonrasında ne olduğunu hatırlamıyorum.

Fakat çekmeyi denemeye devam ettiğim fotoğraflar sayesinde bir başka önemli sahne daha geliyor aklıma. Kiev’in belediye işçileri sokaktaydı, şehir merkezi civarındaki ilan panolarına, o bölgeyi gösteren turist haritalarının üzerini kapatmak için sprey boya sıkıyorlardı. Bölgesel Savunma’nın silahlı mensupları da işçilere eşlik ediyordu. Resimlerde hiçbir yüzün tanınacak şekilde görünmemesi koşuluyla fotoğraf çekmeme izin verildi.

Hafızam şimdi müzikle ilgili başka bir olaya sıçrıyor: 8 Mart’ta, Dünya Kadınlar Günü’nde annemle eczaneye gitmiştim. Yolda, elinde gül olan yaşlı bir kadına rastladık. Annem ona yaklaştı. Sohbet ettiler ve acil bir durumda yardımlaşabilmek için birbirlerine iletişim bilgilerini verdiler.

Sonra kadın savaş günlerinde Rusça yazdığı bir şiiri okumaya başladı. Diktatörlükle, savaşla ilgiliydi ve sonunda bu mutlak saçmalığın, bu kötülüğün asla galip gelemeyeceğine dair bir vaat içeriyordu. Kadın başını örtmüştü, mütevazı bir görünümü vardı ama mısraları gayet isabetliydi, melodisi de kulağa müzik gibi geliyordu.

Turist haritalarıyla kaplı panoların üzeri boyandı, böylece sabotaj düzenlemek için sürekli olarak Kiev’e ve diğer şehirlere girmeye çalışanlar yollarını bulmak için bu haritalardan yararlanamayacak. Söylendiği kadarıyla onların genellikle akıllı telefonları olmuyormuş, yerleşim bölgelerinde, sokaklarda yollarını kaybediyorlarmış.

Bugünkü haberler dayanılacak gibi değildi. Buradaki insanların her şeye rağmen söyledikleri şarkıları düşünüyorum, müziği düşünüyorum.

Hava saldırısı alarmı çalıyor yine. Bekliyorum ve hava sahasının yakında kapatılacağını ümit ediyorum.

 

Halen Kiev'de olan sanatçı Nikita Kadan'ın yeni çalışmalarından biri. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

17. GÜN

12 MART, CUMARTESİ

SIĞINAĞA GİDEMEYECEK KADAR YORGUN

Uykusuz bir geceydi. Hava saldırısı alarmının şehrin üstünde yankılanan sirenleri bütün gece beni uyutmadı. Fakat sığınağa gidemeyecek kadar yorgundum. Patlamaları duydum ve kimsenin yaralanmadığını ümit ettim. Sonra neler olduğunu öğrenmeye çalıştım ama Telegram’da sadece başka yerlerden haberler vardı. Haberler, Rus birliklerinin başka şehirlerin çevresinde kurdukları ablukaları, o şehirlerde gece gündüz kuşatılmış olmanın kâbusu içinde yaşayan insanları anlatıyordu.

Bugün için planım gidip, nihayet gönderilmiş olan kurşun geçirmez yeleğimi teslim almaktı. Ardından da, bir nevi kapıcı gibi, mahalledeki evlerden birine göz kulak olup geleni gideni takip eden bir hanımı ziyaret edecektim. Şehirde böyle çok kapıcı var, fakat savaş başladığından beri bu hanım ek bir görev daha aldı üstüne – terk edilen apartman dairelerinden hiçbir şeyin çalınmayacağından emin olmaya çalışıyor. İsminin insana huzur veren, bana çocukluğumu hatırlatan bir tınısı vardı: Dussia.

Bu gece de diğer bütün gecelerde olduğu gibi korkuya kapıldım. Sirenler o uzun, melankolik trompet notalarıyla huzurumu kaçırdı. Silahlı yabancıların Kiev’i işgal ettiklerini, her sokağı, her evi, şehrin her bir yerini sessizliğe gömdüklerini hayal ettim – ta ki her şey yok oluncaya dek. Kendime tekrar tekrar şunu söyledim, kısa süreli bir panik ataktan başla bir şey değil bu, yakında bitecek.

Dussia’yı ilk kez aradığımda sesinde hem şefkat hem huzursuzluk sezmiştim. O binada oturup da savaştan kaçanlardan biri bana Dussia’yı yoklamamı söylemişti, bu da onu mutlu etti. Dussia tek başına olduğu için kimse ondan nöbeti devralamıyor. Kendisi de çalıştığı binada oturuyor. İlk başta sesimden şüphelenmişti, bana güvenebileceğinden emin oluncaya dek telefonda kalmak istemişti – alışverişe gitmeye bile korkuyor.

Onu birinci kattaki küçük kapıcı odasında ziyaret ettim. Sadece bir kanepeyle bir masaya yetecek kadar yer vardı. Televizyon açıktı.

“Pek çok insan Kiev’den kaçıyor,” dedi, “ama benim gidecek yerim yok. Akrabalarım Çernihiv’e yakın oturuyorlar, orada neler olduğunu biliyorsun. Nereye gitsem? Nereye gidebilirim ki?”

Onun yüzünde çaresizliği gördüm, yerinden kıpırdamamaya kararlıydı. Baktığı büyük apartman bloğunda on beş aile kalmıştı, onlar da güvenecekleri birini istiyorlardı. Pek de zekice olmayan esprilerle ortamı yumuşatmaya çalıştım. Bana gülümsemesinden mutluluk duydum, onu çok geçmeden yeniden ziyaret etmeye karar verdim.

Akşam bir arkadaştan mesaj geldi. Kiev yakınında, işgal altındaki bir köyden kadın ve çocukların bugün yürüyerek kaçmaya çalıştıklarını yazmış. Köyün Sovyet döneminden kalma bir ismi var: “Zafer.” Köyden ayrılırken gruba ateş açılmış. Yedi kadın ve bir çocuk ölmüş. Arkadaşım, Ukraynalıların savaşı tarif ederken neden “soykırım” kelimesini kullandıklarını anladığını söylemiş. Kullanılması gereken doğru kelime bu mu bilmiyorum. Mesajı tekrar tekrar okudum.

Arada sırada bu günlükle ilgili olarak internete yazılan okur yorumlarına bakıyorum ve sık sık benzer argümanlara rastlıyorum. Yıllardır Rus rejiminin muhalifi rolünü oynayan “uzmanların” her zaman birbirinin aynı, sözüm ona bağımsız görüşlerini açıkladıkları analiz yazılarından tanıdığım cümleler bunlar: Rus rejimi insanlık dışı ve cani ama aynı zamanda çok tehlikeli ve öngörülemez bir rejim. Şayet Ukrayna’da savaşı kaybederse bu korkunç adamın dünyaya neler yapabileceğini hayal bile edemeyiz. Oysa galip gelirse, dünya hazırlanmak ve durumu biraz daha iyi kavramak için zaman kazanacaktır.

Bu tür bir mantık, olup bitene fazla müdahale edilmedikçe, çekilen acıların da fazla yaygınlaşmayacağını telkin ediyor dünyaya. Önünü kesecek bir yaptırım olmayınca, korku da alıcı bulmaya devam ediyor.

Şu anda bu düşünce tarzının sonuçlarını yaşıyoruz bizler; dünyanın bütün büyük suçları gibi, bu düşünce tarzı da birçok dilde binlerce ses aracılığıyla yaygınlaşıyor. Sadece tarihin ve ıstırabın yeniden yeniden tekerrür etmesi değil buradaki mesele, aynı zamanda, canavarları veya şiddetin faillerini tatmin edecek kurbanlar sunma meselesi.

Bu sayede de o canavar “Zafer”i yürüyerek terk eden, kendilerini korumaktan aciz kadın ve çocuklara ağır silahlarla saldırarak güç gösterisi yapıyor.

 

İkisi de 85 yaşında olan bir çiftle karşılaştım, iki de köpekleri vardı. Yine mülteci olan dört akrabayla birlikte torunlarının küçük dairesine sığınmışlar. [Fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

18. GÜN

13 MART, PAZAR

BEKLENMEDİK BİR HEDİYE 

Akşam olurken evimde oturup kitap okuduğum odadaki bütün ışıkları yakıyorum. Günün bu saatinde apartman dairesinde ışıkların açık olması tehlike teşkil etmiyor. Dışarısı hâlâ bir parça aydınlık, dolayısıyla penceremden dışarı vuran ışık çok belirgin değil. Odamı böyle aşırı aydınlatmam sadece otuz kırk dakika için mümkün – sonra akşam çöküyor ve akşamı yarı karanlıkta geçiriyorum.

Bugün iki karşılaşma hakkında yazmak istiyorum. Kiev’de eskiden yıllarca oturduğum sokağa gittim. Ev havası taşıyan, rahat bir kafenin davetkâr ışıklarının yandığını şaşırarak gördüm, şehirdeki çoğu kafe gibi burası da savaşın başlangıcından beri kapalıydı. İçeri girdim ve bir kapuçino söyledim – savaş başladı başlayalı bulmaya çalıştığım ve bulduğumda da, her defasında farklı bir şekilde tadını çıkardığım bir içecek bu. Kendimle oynadığım bir oyun. Her gün acaba yolumda kahve satan açık bir yer olacak mı diye merak ediyorum. Bir fincan kahve aldığımda, beklenmedik bir hediye almış gibi seviniyorum.

Kahvehane açıktı, çünkü savaştan önce işi bırakan bir çalışan dönüp tek başına burayı işletmeyi teklif etmiş. Bu çalışanın adı Aleksey. Bugün doğum günüymüş ama kutlamıyormuş. Bana dedi ki, “Bir şey yapmak istiyordum, herhangi bir şey, ben de düşündüm, yapılacak en iyi şeyin kafeyi açmak olacağına karar verdim.”

Gidebileceği başka bir yerin olmadığını söyledi, zira 2014’teki Donbass savaşından sonra Luhansk Oblastı’ndan kaçmış. Şimdi Kiev’den ayrılmak istemiyor. Aklı sürekli olarak, yıllardır görmediği, Luhansk yakınlarında işgal altındaki topraklarda yaşayan anne-babasıyla kız kardeşinde.

Doğum günüyle ilgili soru sorduğumda Aleksey şöyle diyor: “Her şey eski anlamını yitirdi. Bugün doğum günüm olduğu ancak dün aklıma geldi. Üstelik, bugün pazar.” Ben de, “Belki yarın, pazartesi günü kafeye daha fazla kişi gelir” dedim. Sonra ikimiz de ister istemez güldük, zira artık pazar, pazartesi veya cuma arasında bir fark yok. Savaş esnasında hayatın ritmindeki kesintiler de farklılaşıyor, insanı hazırlıksız yakalıyor.

Sonra iki küçük köpeği olan bir çiftle karşılaştım. Kadının adı benimkiyle aynıydı, Yevgenia. Önce Çernihiv’den kaçtıklarını iddia etmişlerdi. Gerçekte Kiev Oblastı’nda, Dinyeper’in sol kıyısındaki bir köyden kaçtıklarını sonradan anlattılar. Sonra da, yaşadığımız günler temkinli olmayı gerektirdiği için geldikleri yerin gerçek ismini vermediklerini söylediler.

Köpeklerinin roketlere ve patlamalara tahammülü olmasa da, son âna dek evlerinde kalmış, ancak ondan sonra Kiev’e gelmişler. İkisi de seksen beş yaşında ve yanlarındaki dört akrabalarıyla birlikte mülteci olmuşlar. Kiev’de, küçük bir apartman dairesinde genç yaştaki torunlarıyla birlikte kalıyorlar. Köylerinden bundan daha fazla uzaklaşmayı tasavvur edemeyeceklerini söyledi ikisi de.

Adam bana baktı. “Sizin en azından burada kalacak bir yeriniz var mı?” diye sordu. Başımı salladım. Güçlükle “evet” diyebildim.

 

18 yaşındaki Sophia tıp öğrencisi; sağlık görevlisi olarak gönüllüler ordusuna yardım ediyor. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

19. GÜN

14 MART, PAZARTESİ

KİEV’İN TEPESİNDE ROKETLER 

Sonu gelmek bilmeyen bir gün. Sirenler sürekli uğulduyor. Kiev’de yaşayanlar şehrin, en azından şu an için nispeten güvenlikli olduğu gerçeğine alıştılar artık. Şehrin banliyölerinde yaşayanlar bile buraya kaçtı. İrpin’den, Bucha’dan, Vorsel’den aileler Kiev’e geldiler. Bazı köylerde savaşın başlangıcından beri yiyecek ve su yok.

Riskli bir kaçış bu. Bazı ailelerle mülteci grupları güvenli bir yere ulaşmak için yürüyerek uzun mesafeler katetmek zorunda kalıyorlar. Elektrikler, sürekli biçimde ateş altında olan bazı bölgelerde savaşın ikinci gününden beri kesik. Tanıdıklarımdan, beş çocuklu bir çiftin dün Kiev’e varmasının beklendiğini işittim. Günlerdir yoldalarmış – içecek su olmadığı için 25 Şubat’tan beri erittikleri kar suyunu içiyorlarmış. Şu anda onlara telefonla ulaşılamıyormuş.

Bu sabah Sophia ile korkudan bahsettik. Sophia on sekiz yaşında. Tıp öğrencisi ve sağlık görevlisi olarak gönüllüler ordusuna yardım ediyor. Korkuyor, yine de savaşa gitmeye hazır.

Top ateşinin sesi giderek daha yüksek, daha tehditkâr bir hal alıyordu ama Sophia’nın yanındayken kendimi tuhaf biçimde güvende hissettim – sanki üzerindeki askerî üniforma bize bir şey olmayacağının güvencesiymiş gibi. Babası Ukrayna’nın iç bölgelerindeki, önceki gün havaalanı bombalanan Kropivntski şehrinde yaşayan bir işadamı; 2014’te cepheye gönderilmiş. Bu aile açısından sekiz yıl öncesine kadar savaş diye bir şey yokmuş, hatta savaşın fikri bile yokmuş. Fakat o yıldan beri baba-kız ülkeyi savunma fikriyle yaşıyorlar.

Sophia bu savaşın kaçınılmaz olduğunu söyledi. “Defalarca söyledim. Bu savaşa hazırlanmamız gerektiğini dört yıl önce dahi biliyordum ben.” Bu ne akıllıca bir davranış olurdu diye düşünerek ona hak verdim. Oysa uzun zamandır bunun tersine inanmıştım, böylesi bir savaşın mümkün olmadığından emindim. Onunla konuşurken, Sophia’nın kendisini zihinsel olarak savaşa hazırlamaya başladığında on dört yaşında olduğu aklıma gelmedi. Babası hep cephedeymiş, bu yüzden o da her an savaşın gerçekliğinin farkındaymış. Daha geçen yaz, kendisi de Donbass’a, Donetsk’in kuzeyindeki, ağır biçimde bombalanmış Avdiivka şehrine gitmiş. Ukrayna Hastane Çalışanları Tıbbi Taburu’yla birlikte ordaymış.

“Babamın o sırada Kiev’den aradığını hatırlıyorum. Alçak sesle konuşarak bana şöyle demişti: ‘Dün Donbass’ta iki askerimiz daha öldürüldü, bir ev daha bombalandı.’”

Bu Sophia’nın aklından hiç çıkmamış. Yine de onunla konuşurken fiilen savaştan çok uzak olduğunu düşündüm. Gülüyordu, etrafındakilerle şakalaşıyordu, top ateşi ve ağır silah sesleri gelince yüz ifadesi yeniden ciddileşiyordu.

“Ben Avdiivka’dayken,” diye anlatıyordu, “ortam nispeten sakindi. Şansım vardı, hastanede çok şey öğrenebildim. Ben ordayken sadece iki askerimiz yaralandı. Sonra daha kötü günler başladı.” Bir an sustu. “Dur bir saniye! Hava savunmasının sesini duyamıyorum. Bu da Kiev’de bazı hedeflerin vurulmuş olabileceği anlamına geliyor!” Konuşmamızı kesmek zorunda kaldık. Eve dönerken haberleri okudum.

Yüksek binalardan birine bir füze isabet etmiş. Yetmiş kişi binadan tahliye edilmiş, on kişi yaralanmış. Bir kişi ölmüş. Hemen hemen aynı sıralarda, Ukrayna’nın doğusundaki İsum şehrinden mültecileri taşıyan bir otobüs de bombalanmış. Saldırıdan kurtulan olup olmadığını kimse bilmiyor. Bütün bunlar sabah saatlerinde, Ukrayna hükümet yetkilileri Rusya ile müzakereleri sürdürürken oldu.

Kiev’e yapılan saldırının bir işaret olduğunu düşünüyorum, Ukrayna’da hiç kimsenin kendini evinde ya da apartman dairesinde güvende hissederek yatıp uyuyamayacağının işareti. Roketler evlerin duvarlarını insan derisi misali delip geçiyor. Şu anda şehrimiz açısından ev fikri ya da sığınak ve korunma fikri bir soru işaretine dönüşmüş durumda.

Saldırılar ve şiddet hakkında yazdığım zaman “savaş” kelimesini kullanıyorum fakat bu kelime yaşanan terörü, savunmasız insanların hedef alınarak öldürülmesini tarif etmeye yetmiyor. “Savaş” evlere ve mültecileri taşıyan otobüslere yapılan insafsız saldırıları anlatan bir kelime değil. Uluslararası düzeyde kabul gören resmî verilere göre, Mariupol’da 2.357 insan öldürüldü, Harkiv’de 600 mesken yıkıldı.

Bu metni uyuyakalmadan önce yazmıştım. Bu sabah saat beşte evim şiddetli bir patlamayla sarsıldı. Karnımda bir üşüme duygusuyla uyandım. Komşu evlerde ve annemle babamın evinde bir sorun olup olmadığını görmek için pencereden baktım. Buradan ayrılmayı düşündüm, Kiev’den ayrılmak için artık bir plan yapmam gerektiği gerçeğini düşündüm.

Dünya bu caniliğe nasıl son verebilir? Sadece savaş değil bu, aynı zamanda kesintisiz bir terör saldırısı. Ve Ukrayna halkına boyun eğdirme, halkı sömürgeleştirme amaçlı bu suçların sadece bizi sindirmek için değil, aynı zamanda bütün dünyayı da korkutmak için işlendiği anlaşılıyor. Çaresizlik ve korku bu terörü mümkün kılıyor.

 

Yoldan geçen biri şehir merkezinde yıkılmış bir binayı inceliyor. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

20. GÜN

15 MART, SALI

İNSAN SAVAŞTA SADECE SAVAŞI DÜŞÜNÜYOR

Kievliler geri dönüyor. İnanması güç ama öyle. Bir arkadaşım haber verdi: “Binamızın bütün sakinleri evlerine döndü, akşamları her bir pencerede ışık var.”

Bunu ben de fark ediyorum. Oturduğum sokak genç yüzlerle dolu, üstelik daha dün, buraya pek uzak olmayan evler bombalanmışken. Kahve ve kek satan bir büfe açık, önünde de küçük bir kuyruk oluşmuş.

Birçok insan şehirde köpeğini gezdiriyor, sanki bu tür gezintiler yeniden normalleşiyormuş gibi. Hava güneşli ve ılık, herkes sokağa çıkma yasağı başlamadan önceki zamanın tadını çıkarmaya çalışıyor. Kiev’de yine uzun süreli bir kapanma kararı alındığı açıklandı, sığınağa gitmek haricinde kimse evinden çıkamayacak.

Volodymyr Zelensky’nin bir danışmanının açıklamasını izledim, çoğunlukla iyi haberler veren biridir. Genel itibariyle, Ukrayna’nın savaşı kazandığını, çünkü Rusya’nın ülkeyi bölme, sivil topluma saldırma ve belli başlı şehirleri ele geçirme girişiminin başarısız olduğunu söyledi. Yaptırımların güçlü bir etkisi olmuş ama askerî açıdan galip gelebilmek için biraz daha zamana ihtiyacımız varmış. Ne yazık ki, o zamana dek bazı konutlar Rus füzeleriyle vurulabilirmiş – bunun kasıtlı bir strateji olduğunu da söyledi. Anlaşılan başka uzmanlar da başka yerlerde benzer görüşler açıklamışlar; böyle yaparak yeni bir gerçekliğe şekil veriyorlar.

Medyadaki haberlere göre, Mariupol’da bir hastane bir Rus görev gücü tarafından zaptedilmiş. Doktorlar şimdi hastaneden çıkamıyorlarmış; Rus askerlerinin oraya komşu evlerden alıp getirdiği yaklaşık 400 kişiyle birlikte bodrumda kilit altında tutuluyorlarmış. Hastanenin çevresindeki birçok bina yıkılmış ve sokaklarda çatışmalar devam ediyormuş.

Bunlar, büyük ümitlerle beklediğim bir başka haberi gölgede bıraktı: Mariupol’dan 20 bin kişi, insanî koridor sayesinde bugün nihayet şehirden ayrılabildi. O insanların Mariupol’daki savaşı içleri titreyerek izleyen akrabaları, arkadaşları, sevdikleri haftalardır bunun gerçekleşmesini bekliyordu. Çok sayıda insan hayatın artık mümkün görünmediği bir yerden kurtuldu şimdi ama geride kalanların da olduğu anlaşılıyor. Bazıları işgal edilen hastanelerde tutsak edildikleri için, diğerleri de ailevi nedenlerden veya hayatın genel yükümlülükleri gereği ordalar.

Bir tanıdığım, Ukraynalı bir sanat akademisyeni, İrpin’den Kiev’e, buradan da Ukrayna’nın iç bölgelerindeki Vinnytsia’ya kaçmış. Oradan, Facebook’a, İrpin’de bakımlı bir çiçek bahçesine sahip küçük güzel bir evde oturan anneannesi hakkında çok güzel şeyler yazdı. Anneannesinin de şimdiye kadar çoktan kaçıp Kiev’e gelmiş olacağını düşünerek, hatırını sormak, yardıma ihtiyacı var mı öğrenmek istedim. Duydum ki İrpin’deki evinden ayrılmayı kesinkes reddediyormuş. Başka bir yerde yaşamayı hayal bile edemiyormuş. Torunu onu günde birçok defa aramayı deniyor ama numarasına ulaşılamıyor.

Bugün Kiev’deki kutlama havası, insanî koridorlar nihayet açıldığı için olabilir mi? Yoksa bunun nedeni, bir sürü uzmanın savaşın sonucuyla ilgili güven veren, nerdeyse ümitli denebilecek görüşler açıklaması mı?

Kayıpların sayısı şimdiden o denli yüksek ki bunu anlamak güç. Kiev üzerindeki savunma sisteminin Rus bombalarının yolunu havada kestiği zaman çıkan o sesi, o büyük gürlemeyle patlamayı tekrar tekrar duyuyorum. Savaşta, insan sadece savaşı düşünüyor. Büyük siyaset –“savaş alanı”na, neyin “Batı”ya ve de neyin Rusya ile Ukrayna’ya ait olduğuna ilişkin kuramsal tartışmalar– savaşın bütün o tahammül edilemezliği içinde zihinsel birer sığınak işlevi görüyor. Analitik düşüncelerin dünyası kurtarıyor insanı, ulvî ve soyut sorunların tartışıldığı bu dünyada, mesele artık somut insan hayatları değil, izledikleri stratejiler daha ziyade kendi kaderlerini tayin ve ulusal özelliklerinin tezahürü olarak tarif edilen devletler.

Sokağa çıkma yasağından önce, dün gece bombalanan metro istasyonunu görmek istedim. Enkaza şöyle bir bakabilmek için kontrol noktalarından geçip, dolambaçlı yollardan yürümem gerekti. Cam kırıkları, istasyonun çevresinde şaşırtıcı derecede geniş bir alana yayılmıştı. Birbirini izleyen patlamalar esnasında çatılardan biri çökmüş, plastik kapılar deforme olmuştu; camları kırılmış yüzlerce pencere kara kara caddeye bakıyordu. Tek bir zalim saldırıda pek çok evin ve onlarca küçük dükkânın zarar gördüğü yerde bir sessizlik çemberi kurulmuştu.

Yıkıntılar ürkütücü bir görüntü oluşturuyordu. Tahrip olmuş binaların önünde dakikalarca duran kadınlar gördüm, caddenin yıkılmış tarafına bakıyorlardı, sanki her bir yarığı, kırılmış her bir pencereyi sonsuza kadar ezberlerinde tutmak istercesine.

 

Sokağa çıkma yasağından hemen önce, ıssız bir caddede yürüyüşe çıkmış bir aile. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets] 

21. GÜN

16 MART, ÇARŞAMBA

TAKTİK GERİ ÇEKİLME

İnsan bir yıkıntıyla konuşmaz. Onu düşünür, aklında tutar onu. Şehrin ortasında savaşın sessiz tanığıdır o. Yıkıntıya bakmak, olaylarla bakan kişi arasında bir mesafe bırakır.

Bu mesafe ne anlama geliyor? Asla duygusal bir mesafe değil bu, aksine insana güç veren bir kopuş ve savaşın sana ne kadar yaklaşabileceğini kontrol altında tutabilme hissi. İnsanlık dışı bir kuvvetin ardında bıraktığı devasa bir iz yıkıntı; üzerinde durduğun sokağı insani yapan her şeyi bir anda yutuyor.

Şehrin bombalanmasının sonuçlarını gözlemlemenin ne anlama geldiğini düşünüp duruyorum. Bir inşaat alanı bu şehir – üzerine bina kurulan değil, kurulmuş olanın parçalandığı bir alan.

Dün yıkıntıların karşısında, cam kırıklarının, eğilip bükülmüş hurda metal ve çatı parçalarının arasında, bir kadına rastladım: Sigara arayan yaşlıca bir kadın. Her gün sigara aldığı büfenin camları kapıları tamamen patlayacak kadar zarar görmüştü. Bayideki satıcılar da ortalıkta yoklardı artık; büfenin açık penceresinde öylece korumasız duruyordu sigaralar. Bu hanım, her gördüğüne yakınlarda sigara alabileceği bir yer var mı diye soruyordu. Büfenin penceresinden parayı bırakıp, self-servis usulü bir paket almasını önerdim. Ardından, bu belirsiz zamanlarda neden Kiev’de kalmaya karar verdiğini sordum ona.

Üç ay önce 100 yaşına basan annesinin geçen hafta öldüğünü söyledi. Savaşın ilk günlerinde, onun ve kocasının şehirden ayrılmalarına imkân yokmuş. Şimdi de buradaymış işte. Belki de kalırmış. Gözleri parlıyordu; handiyse bir parça mutlu görünüyordu.

Matematikçiymiş; çocukken Murmansk’tan Kiev’e gelmiş bir bilim insanı. Savaştan birçok kez kurtulabilmiş olmayı, açlığı ve Stalin’in baskılarını içeren karışık aile hikâyesini gayet esprili bir dille anlattı bana. Şarkı söylercesine narin vurgular yaparak konuşuyordu, sanki söylediği kelimeler bir metinde önceden bir araya gelmişler de kendilerini dinleyecek birini bekliyorlarmış gibi. Yaşına rağmen genç olan bir şey vardı yüzünde, taşların, tahta, metal ve cam parçalarının arasında hızlı ve zarif hareketlerle ilerliyordu.

Çok uzun konuşmadık ama bu sohbeti düşünüp duruyorum. Savaştayken, bazen sadece kısacık karşılaşmalardan sonra bile, bu insanları yitirmek istemediğiniz hissine kapılıyorsunuz. Şimdi, kadınla konuşmamızı anlatmış olmakla, ona tutunmamı sağlayacak bir şey yaptığımı hissediyorum.

Hava saldırısı alarmı şu anda çalmıyor. Güvendeyiz. Yetkililer, sokağa çıkma yasağı esnasında pencerelerin karartılmasını ve mümkün olduğunca az ışık açılmasını tavsiye ediyorlar. Sokaklar boş, evler terk edilmiş görünüyor. Var güçleriyle içinde yaşayan insanların hayatını maskelemeye, onları görünmez kılmaya çalışan bu binaların en azından şimdilik tehlikede olmadıklarını düşünmek rahatlatıcı.

Kentsel yaşam, tam kapanma esnasında taktik bir geri çekilme uyguluyor, bunu yaparken de yarın yeniden, sokakların bir tehlike kaynağı değil de sokak gibi görüneceği saatlerde yeniden başlamayı umuyor hep.

Mariupol ise çok farklı bir şey yaşıyor. Evleri yıkılan yaklaşık bin kişi Donetsk Yerel Tiyatrosu’nun şehir merkezindeki büyük binasına sığındı. Uydu görüntülerinde, tiyatronun çevresine, tebeşirle büyük harflerle Rusça “çocuklar” kelimesinin iki kez yazıldığını görebiliyorsunuz. Bu kelime belki de ölüm riskine karşı, bombalardan ve roket ateşinden korunma sağlayacağı ümidiyle yazılmıştı yerlere.

Kelime bir uyarı gibi görünüyor, böyle bir yere saldırmayı asla düşünemeyecek biriyle başlatılmış bir diyalog. Annemin, tiyatro yönetmenliği yaparken Rus tiyatrocularla çalışmış olan Kievli bir arkadaşı, Rusya’nın sadece askeri altyapı tesislerine saldırdığını iddia ediyor hâlâ. Annem buna karşı çıkıp, “Ama apartman binaları da zarar gördü” deyince, “İnan bana, o bir hataydı, sorumlularını cezalandıracaklardır!” cevabını veriyor.

Bu fotoğraflardaki “çocuklar” kelimesini okuduğumda, hayal bile edemeyeceğimiz bir şeyin asla olamayacağına duyulan inancı kavrıyorum – savaş şimdiden böyle korkunç bir hal almış olsa bile.

Tiyatro binası bugün bombalandı; “yüksek performanslı bomba” adı verdikleri bir şeyden söz ediyoruz. Bu ne demek? O bina artık yok demek. Ben bunları yazarken, kurtarma ekipleri kesintisiz bombardıman yüzünden enkaz altında sağ kalan var mı diye aramak için o bölgeye yaklaşamıyorlar.

Ben güvendeyim, hava saldırısı alarmı sessiz, teorik olarak uyuyabilir bile insan. Yarın yeni bir günün başlangıcı. Yeni olaylar olacak ve biz de yarın, Mariupol’daki tiyatro yerine, o yeni olaylardan bahsedecek, onları düşüneceğiz. Aklım hayalim almıyor bunu. Savaş günleri hayatın diğer günleri gibi öylece sona ermemeli. Bu savaşın olmasına birileri izin verdi. Dünya düşündü taşındı, şüphelendi, fakat yine de buna izin verdi. Artık çok geç belki ama Mariupol üzerindeki hava sahası derhal kapatılmalı! 

Ertesi sabah kurtarma ekiplerinin nihayet enkaza ulaşabildiklerini öğreniyorum. Sağ kalanlar tiyatronun altındaki sığınaktan tırmanarak çıkıyorlar.

 

[fotoğraf: Nikita Kadan]

22. GÜN

17 MART, PERŞEMBE

– 

[Bu tarihte yazı yok.]

Tam manzara fotoğrafı çekecekken, birden gri-mor bir dumanın gökyüzünü baştan sona kapladığı fark ettim. Sadece bir bulut muydu bu? Derken, orada yürüyen birileri endişeli yüzlerle yanıma gelip, “Gördün mü?” dediler, “Bir roketti bu! Nereye düştü? Yaralanan kimse var mı, evler isabet aldı mı? Hadi haberleri izleyelim!” Oysa haberlerde hiç bilgi yoktu. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

23. GÜN

18 MART, CUMA

KEDİLİ ADAMIN RESMİ 

Perşembe günü çabucak geçti ama o sırada yazmamış olsam da o güne ilişkin bir şey anlatmak istiyorum.

Hava saldırısı alarmı daha yeni kesildi, dolayısıyla kafamı toplayıp dünü düşünmek için biraz zamanım var. Hakikaten önemli bir şey oldu. On beş dakika yazdım, sonra sirenler o tehditkâr ulumalarına yeniden başladılar. Demek ki gerçekten tehlikede olup olmadığımı anlayıncaya kadar en az yirmi dakikam, belki de bir saatim var. Bu da bana bir bölümü daha yazıp bitirme zamanı veriyor. 

İnternet ile Telegram’da Kiev’deki yanan evlerin fotoğraflarına bakıyorum. Olanları unutmamak için, bu resimleri saklıyorum ama hangi günden olduklarını bile hatırlayamıyorum – bu sabahtan mı, dünden mi, yoksa önceki günden mi?

Bu sabah çok katlı bir binanın önünde duran, eski tarzda profesör gözlükleri takmış bir adamın fotoğrafını gördüğüm geliyor aklıma. Üzerine biraz büyük gelen bir ceket giymişti, üzgün görünmüyordu ama yüzünde bir şaşkınlık ifadesi vardı. Uzun tüylü güzel bir kediyi çaresizce göğsüne bastırmıştı. Kedi de adama sıkı sıkıya yapışmıştı, yaşadığı şoku hayvanın bakışından okuyabildim. Burnu yaralanmıştı, kanıyordu. Adam kediyi kurtarmıştı, ikisi de saldırıdan sağ çıkmışlardı.

Podil’de[1] çok katlı bir binada oturan bir kişi bir saldırıda öldü. Dördü çocuk, on dokuz kişi de yaralandı. Bütün bunlar sabah erken saatlerde oldu. Profesör gözlükleri takan adam evini kaybetti. Kedisiyle birlikte, yanan apartman binasından koşarak kaçmış ama yanında tek bir çanta almamıştı. 

Birkaç gün önce mahallede rastladığım çifti hatırlıyorum, iki küçük köpekleri olan o yaşlı insanları. İkisi de seksen beş yaşındaydı ve adam bana şöyle demişti: “Evimizden bu gördüğünüz halde, hiç eşya almadan ayrıldık. Yanımızda getirebileceğimiz bir şey yoktu.”

Telegram kanallarından farklı sahneler kafamın içinde dört dönüyor. Keşke konsantre olabilsem ama konsantre olmak yerine bir sayı düşüyor aklıma: 222. Savaş başladığından beri Kiev’de öldüğü söylenen insanların sayısı bu. Aralarında dört de çocuk var. Çok daha fazla insan yaralandı. Yeni ve şaşırtıcı bir durum bu. Ölü sayısı sadece sivilleri değil, şehrimizdeki Bölgesel Savunma mensuplarını da kapsıyor.

Dün Yahudilerin Purim bayramının ikinci günüydü. Postaneden bir şey almak için Podil’e gitmiştim, dönüşte de arkadaşlarımın kutlama yaptıkları sinagoga uğramaya karar verdim.

Kiev’in bu eski mahallesine erişmek için, yazar ve hiciv ustası Mikhail Bulgakov’un bir zamanlar yaşadığı, şimdi müze olan evin bulunduğu turistik bir cadde olan Andriyivskyy Yokuşu’ndan geçtim. Normal zamanlarda Kiev’in en popüler yerlerinden biri olan yokuş, öğle saatlerinde tamamen terk edilmiş bir hâldeydi. Bu ıssızlığın ortasında iki kafenin açık olduğunu fark ettim. Birine girdim, bir espresso söyledim ve kafenin sahiplerinin herkese bedava kahve verdiklerini öğrendim. Çalışanlardan birinin söylediğine göre, “Kievliler, burasının her şeye rağmen huzurlu bir yer olduğunu hissedebilsin, yakında da kalıcı olarak geri dönebilsinler diye” kafeyi kapalı tutmamak istemişler.

Postanenin önünde sıra vardı. Çeşitli şarj aletleri sipariş etmiştim ama paket henüz gelmemiş. Yine de bir şeyler almak için belli belirsiz bir arzuyla etrafa bakındım. Bir iki seçenek vardı ama kendime uygun bir şey bulamadım. Hava saldırısı alarmı ötmeye başladı. Kısa bir süre daha o dükkândaki insanların yanında kalmak isteyince fark ettim ki meraklı ve memnuniyetsiz bakışlarla bir raftan diğerine gezinen tek ben değilim. Orada, o küçük yerde hep birlikte durma düşüncesi, çıplak ve güneşli sokaklardan yalnız başıma eve yürümekten daha iyi geliyordu.

İstemeye istemeye sinagoga yollandım. Oraya vardığımda, arkadaki ibadet odasında şen şakrak bir grup buldum. Böyle bir günde bir caniyi bir azizden ayırt edemeyecek kadar sarhoş olunması buyruğunu yerine getiriyorlardı. Cemaatin mensuplarından biri görme engelliydi ve bir arkadaşı, onu ibadet edebilsin diye her gün sinagoga getiriyordu. Sanatçı olan iyi bir arkadaşım da kutlamaya katılmıştı. Herkes birkaç kez birbirine sarılıp kucaklaştı, birisi gürültü patırtı çıkarmaya bile kalktı ama her şey bir oyundan ibaretti.

Eve dönüş yolunda yine Andriyivskyy Yokuşu’ndan geçtim, zira diğer bütün sokaklar güvensiz görünüyordu. Dönerken Kiev’in o tarifsiz banallikteki manzaralarını fotoğraflamak, şehre ilk kez gelen turistlerin çektiği o fotoğrafların aynısını çekmek geldi aklıma. Bu niyetle, heykel parkına geldim, çocuklarıyla birlikte birkaç anne baba da, köpekleriyle yürüyen insanların arasına karışmıştı. Tam manzara fotoğrafı çekecekken, birden gri-mor bir dumanın gökyüzünü baştan sona kapladığı fark ettim.

Çarpma sesini işitmemiştim! Sadece bir bulut muydu bu? Derken, orada yürüyen birileri endişeli yüzlerle yanıma gelip, “Gördün mü?” dediler, “Bir roketti bu! Nereye düştü? Yaralanan kimse var mı, evler isabet aldı mı? Hadi haberleri izleyelim!” Oysa haberlerde hiç bilgi yoktu. Saldırgan hedeflerini gözden geçirip yeniden ateş açmadıkça, medya çarpma ânının yarattığı tahribatı günlerdir haber yapmıyor ki.

Öfke ve dehşete kapılmış bir halde orada durup dumanı seyrettim. Tanımlayamadığım bir his daha vardı içimde. O anda gözümün önünde bir suç işleniyordu. Ateş o kadar kuvvetli olmalıydı ki, duman bulutu yayılmaya devam ediyordu. İşlenen bu suçla ilgili bir şey yapmak istiyordum. Ne yapacağıma karar veremiyordum ama bir şey yapmak gerektiğini biliyordum, diğer her şey bekleyebilirdi.

Yürüyüş yapanlar çocuklarını yanlarına çağırıp çabucak oradan ayrıldılar. Günlüğüme yazma isteğiyle eve gittim ama üzerimden atamadığım büyük bir yorgunluk hissediyordum. Tek kelime yazmadan uyuyakaldım.

 


[1] Podil, Kiev’in Dnieper nehri kıyısında kalan, tarihî yapılarıyla ünlü, eski mahallelerinden biridir. (ç.n.)

Gün batımında Lisa’ya rastladım. O bir tasarımcı ve bana şu sıralarda Kiev’de kendini güvende hissettiğini söyledi. Bir çiçekçi dükkânı herkese buketler dağıtıyormuş. Lisa’nın elinde iki buket vardı, birini bir başkasına vermeyi planlıyordu. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

24. GÜN

19 MART, CUMARTESİ

ALDATICI BİR GÖRÜNTÜ

Bugün yaşlı bir çift Sichovykh Striltsiv Caddesi üzerindeki yıkıntıların arasından yürüyordu. Kırık cam parçalarıyla enkaz yığının yanından titrek hareketlerle ilerlediler.

Adam, görünmez bir düşmanı azarlarcasına, karısına şöyle dedi: “Şuna bak, ne çok pencere kırmış, ne çok cam parçalamışlar! Tanrım. Bunu temizlemek zorunda kalacaklarını düşünmemişler hiç. Sırf ‘Ruslar bize bunu yaptı!’ diyebilmek için bütün bu kargaşa.” Ümitsizce ve samimi bir kederle konuşuyordu adam. Kadın başını sallayarak iç geçirdi.

Hayatlarını, iki kardeş halk olan Ruslarla Ukraynalılar arasındaki sevgiye ilişkin tükenmek bilmez beyanatlar dinleyerek geçirmiş olan bu yaşlı karı-koca, kardeş katlinin bütün hızıyla devam ettiğine inanmak istemiyorlardı. Anlaşılan, bu yıkımın Ukrayna tarafından gerçekleştirilen bir mizansenden ibaret olduğunu ve savaşın, halkların birbirine duyduğu gerçek sevgiye zarar vermeyeceğini, onu el değmemiş bir tabiat parçası gibi kendi halinde bırakacağını düşünüyorlardı. Yanımdan geçip gittiler. Onlara yanaşmadım; bütün dünyaları harap olmuştu.

Yerde, cam kırıkları arasındaki ekmek kırıntılarını güvercinler gagalıyordu. Bir kadın, bölgedeki tahribata rağmen her gün yaptığı gibi kuşları beslemek için bu meydana gelmişti. Güneşli ve ziyadesiyle sessizdi ortalık, sokaklar insana özgürlük duygusu veriyordu – uzun bir yürüyüşün güvenli olduğunu düşündüren aldatıcı bir görüntü. Son günlerde sirenlerin ulumadığı iki saat bile geçirmemişken bugün 13:00’ten beri hiç sesleri çıkmamıştı.

Aslında havada temkin ve korku var. İnsanlar, apartman dairelerinin en güvenli köşelerini soruyorlar birbirlerine – nerede uyumak lazım ve her ne olursa olsun nerede uyumamak lazım? Benim de kafamı bulandırıyor bu düşünceler. Son günlerde, sirenler sabah saat dörtle beş arasında acı acı bağırmaya başlayıncaya dek küçük çalışma odamda uyuyorum; sirenlerle birlikte, yere battaniyeleri serdiğim koridora taşınıyorum. Şiltenin yerini pek tutmayan soğuk sert zeminde yeniden uykuya dalmayı deniyorum. Savaşın ilk gecelerini geçirdiğim sığınak kalabalık, orada yer bulmak nerdeyse imkânsız.

Annem beni uyandırdığında koridorda uykuya dalmıştım. “Bir şey yanıyor,” dedi, sadece gerçek tehlike durumları için sakladığı o alçak sesiyle. “Yanık kokusu almıyor musun?”

İçimde tedirgin edici bir hisle pencereye gittim ve beyaz bir dumanın sokağı kapladığını gördüm. Dışarıdan keskin bir koku geliyordu. Haberlere baktım, hiç haber yoktu. Sokağa çıkma yasağı devam ediyordu, ikimiz de tekrar yatıp uyumaya karar verdik.

Yarı uyanık bir hâlde, koridorda ve korunaklı olmam ne iyi diye düşündüm. Sonra ilk haberlerle uyandım: Kiev’in hemen dışındaki bir çöplük yanıyormuş, dumanı rüzgârla şehre kadar getirmiş; bir köye –Novi Petrivtsi– de saldırı düzenlenmiş fakat anlaşılan bu saldırı başarılı olmamış.

Bu dumanla kimse öldürülmedi, kimse ölmedi! Dolayısıyla belki de bu ufak ekolojik kriz şansımızın yaver gittiği anlamına geliyor. Belki de saldırgan, konutlara ateş açmak istemiş ama çöplüğü vurmuştu.

Bombardımanların büyük bölümü sabah saat dörtle altı arasında gerçekleşiyor. Tekrar uyandığımda, Kiev’i ciddi kaygılardan âzâde, sakin bir yer olarak tarif etmek nerdeyse mümkün. Oysa savaşın her günüyle birlikte endişe de büyüyor. Eskiden normal düzende küçük bir aksamadan ibaret görülüp üzerinde hemen hiç durulmayan herhangi bir şeyin –havadaki toz duman veya uzaklarda bir yere kuvvetle vurulması– arkasında bir tehlike yatıyor artık. Olaysız bir gün bile güven telakki etmiyor. Saldırılara verilen aranın daha kötüsü için hazırlık yapıldığı anlamına geldiğini farz ediyorsunuz.

Gün batımında, artık son ışıklar etrafı aydınlatırken evime yakın bir yerde Lisa’ya rastladım. O bir tasarımcı ve bana şu sıralarda Kiev’de kendini güvende hissettiğini söyledi. Bir çiçekçi dükkânı herkese buketler dağıtıyormuş. Lisa’nın elinde iki buket vardı, birini bir başkasına vermeyi planlıyordu. Telefonunda, oturduğu şehirden, Ukrayna’nın kuzey doğusunda bulunan ve haberlerde adı sürekli geçen Ochtyrka’dan bir video açtı. Bölgesel Savunma mensubu olan babası hâlâ ordaymış. Savaş başladığında Lisa korkuyor, korkudan uyuyamıyormuş, fakat şimdi Ochtyrka nerdeyse tamamen yıkıldığı için, tuhaf biçimde artık babasına bir şey olmayacağına inandığını söyledi. Adamın hayatı birçok kez tesadüf ve mucizeler sayesinde kurtulmuş, öyle dedi.

Videoda gördüğüm tek şey ateşte kavrulmuş topraklar, yanmış duvarlar ve kapkara metal yığınlarıydı. “Burası bizim şehir merkezimizdi,” diye anlattı Lisa sakin bir sesle. “Şu belediye binasıydı, bu sanat ve kültür merkezi, şuradaki de benim gittiğim okul.”

Kiev’in apartman daireleri, savaşın ortasında bile huzurlu görünüyor. Mahalledeki balkonlarda rengârenk çarşaflar asılı, güya orada oturanları gizleyip koruyacaklar. Tam uygun olmasa bile, bugünkü bölüm için böyle bir fotoğraf seçmek istedim: çarşaflar hoş ve masum, ölümle ilgili pek bir şey söylemiyorlar.  [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

25. GÜN

20 MART, PAZAR

KİEV’İN TEPESİNDE İNSANSIZ HAVA ARAÇLARI

Yazmaya çalışıyorum fakat başlayamıyorum. Hava saldırısı alarmı iki saattir devam ediyor. Sirenlerle de yankılanıyor alarm, sanki süren bir uyarının içinde bir ikincisi mümkünmüş gibi.

Telegram’da şu manşeti görüyorum: “KİEV YANIYOR!”

Haberdeki videolar, alev almış sıra sıra evleri gösteriyor – tek bir ev değil, bir yerdeki bütün apartman blokları yanıyor.

On dakika önce büyük bir patlama sesi duydum. Patlamadan hemen evvel, artık oturup yazmam gerektiğini düşünmüş, fakat ilkin annem babamla arkadaşlarımın güvende olduklarından emin olmak için telefonumu elime almıştım.

Bir saat önce annem aramış, gökyüzüne baktığı sırada bir uçağın hedeflere ateş açtığını gördüğünü anlatmıştı. Top ateşini hepimiz işitmiştik; nereden geldiği belli değildi. Sonra içimi rahatlatan bir haber okudum: düşmanın insansız hava araçları başarıyla etkisiz hâle getirilmişti. Fakat hemen ardından pencereden dışarı baktım ve evimizin tepesinde uçan iki drone gördüm. Drone’lardan biri sığınağın olduğu binanın üzerinde durdu. Drone’lar yüksekten uçuyorlardı. Onlara ateş ediliyor gibiydi.

Bir önceki uykusuz geceden kalma baş ağrım geçmişti, üşüyordum, korkuyordum ve kararlıydım (ne için?). Drone’ların koordinatlarını vermek için polisi aradım. Sonra, annem babamla aşağıya, binalarımızın zemin katlarına inip inmemeyi kısa bir süre tartıştık. Ben dairemde kalmaya karar verdim, annemle babam da kendi dairelerinde. 

Pencerelerimin hepsi karartılmış durumda, bütün ışıklar da sönük, tıpkı penceremden dışarıya göz atınca görebildiğim bütün apartmanlarda olduğu gibi. Hedef haline gelmemek için insan kendini görünmez kılmaya çalışıyor, evini gizlemeye ve gecenin karanlığına gömülmeye çalışıyor. Aklıma tuhaf imgeler geliyor: Oturduğum apartmanın en üst katındayım, uzun ince gövdesi olan bir çiçeğin tepesinde oturuyorum. Bir çiçeğin taç yapraklarının üzerinden rastgele bir hareketle düşürülen böceğin nasıl bir korku ve öfke hissedebileceğini anlayabiliyorum.

Bu esnada, saldırıların yüksek çözünürlüklü videoları yayınlanıyor. Gecenin beyaz şimşeklerle yırtıldığını görebiliyorsunuz, boyu bütün gökdelenleri aşan şimşekler bir örtü gibi evlerimizin üzerini kaplıyor. Bütün bunların şu anda şehrimdeki insanların –her gün sokaklarda gördüklerimin, yoldan geçenlerin, doktorların, satıcıların, sanatçıların, öğretmenlerin– başına geldiğini ve bu ölümcül ışığın geceleri beni de tehdit ettiğini kendime anlatmayı denediğimde bir bulantı hissi geliyor, başım dönüyor. Gözlerimi yumamıyorum, huzur bulamıyorum. Size tarif etmek istediğim şey de bu. Yarın sabah bu metni tekrar okuyacağım. Okursam, gece sağ kaldığım anlamına gelecek.

Bugün sadece kısa süreliğine dışarı çıktım. Yarın Kiev’den ayrılacak olan sanatçı bir arkadaşıma veda ettim, sonra sağlık görevlisi olarak Bölgesel Savunma’ya katılmak için Kiev’e dönen yine sanatçı bir başka arkadaşımla buluştum.

Rus ordusunun işgalindeki Melitopol’dan bir tanıdığım bana mektup göndermiş. Bir arkadaşı kaçmanın yolunu arıyormuş. Karısı ve çocuğuyla birlikte küçük bir apartman dairesinde saklanıyormuş, yiyecekleri yavaş yavaş tükeniyormuş. Rus istihbaratı ve Rus ordusu, şehirde işgale karşı birçok kez gösteri yapanları tutukluyor. Göstericiler bacaklarından vuruluyor. Kimse Melitopol’e yardım etmenin bir yolunu bulamıyor artık. Oradan kaçış yok ve insanlar kaçırılıyor.

Bugün bir arkadaş, soykırım kelimesini kullandı. Kelime zihnimin derinlerine nüfuz etti. Bu kelimeyi kullanmakta hâlâ zorlanıyorum. Bedeni tam uymuyor kavramın: bu tür birçok başka kelime gibi hem biraz küçük geliyor hem de fazlasıyla büyük, başka birine ait giysilere benziyor. Yine de bu kelime –ki bu beni şaşırtıyor– Ukrayna’daki durumu kısmen tarif ediyor.

Kiev’in apartman daireleri, savaşın ortasında bile huzurlu görünüyorlar. Mahalledeki balkonlarda rengârenk çarşaflar asılı, güya orada oturanları gizleyip koruyacaklar. Tam uygun olmasa bile, bugünkü bölüm için böyle bir fotoğraf seçmek istedim: çarşaflar hoş ve masum, ölümle ilgili pek bir şey söylemiyorlar.

Beni, şehrimi, Mariupol’ün, Melitpol’ün ve başka şehirlerin nüfusunu ölüme mahkûm etmek, bütün dünyanın gözleri önünde bizimle bir imha oyunu oynamak mümkün mü? Kendime bunu sorup duruyorum. Bize hepimize ne oldu ki, bunlar mümkün hâle geldi?

Bu sorulara verilecek cevabın çok sayıda insanın geleceğini belirleyeceğini düşünüyorum. Artık Kiev’de olan kuzinim benim için bir ninni söylüyor şimdi. Son yirmi beş günün ağırlığı ziyadesiyle büyük. Bu savaş, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri kazanılmış her şeyi mahvediyor. Putin ve onun hukuk tanımaz orduları durdurulmalı.

İstasyonda bebekli genç bir kadın gördüm. Güneyde, Romanya sınırından fazla uzak olmayan Chernivtsi’ye giden bir tren olup olmadığını biliyor muyum diye bana sordu. Kiev’in dışındaki bir köydendi, Chernivtsi’de güvenli bir ortam bulacağını umuyordu. Gülümsüyordu, sonra yüzü ciddileşti: “Ama annem hâlâ köyümüzde. Ayrılmak istemedi! Ben de dönmek istiyorum! Eve dönmek istiyorum!” [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

26. GÜN

21 MART, PAZARTESİ

KİEV BERLİN KADAR TEMİZ OLACAK!

Bir adam gözünü dikmiş bana bakıyordu, stresten benzi solmuştu. Elinde büyük bir çalı süpürgesi, yanında da üç büyük torba içinde sokaktan toplanmış çöp vardı. Mahalledeki bina sorumlularındandı, henüz tanışmamıştık. Fotoğrafını çekmek istediğimi fark etti. Biraz sonra yaklaştı ve “düşmanın emrinde çalışıp çalışmadığımı” sordu. Ona pasaportumla basın kartımı gösterip, neden Kiev’de kaldığını sordum. Belgelerim onu tatmin etmişti, bana doğru eğildi, yüzü yakın plan bir çekimdeki gibi büyüdü. Sonra sır verircesine ama aynı zamanda resmî duyuru yapan birinin ses tonuyla konuştu benimle: “Bu zor günlerde, burada Kiev’de olmaktan, şehrimizin temizliğinden sorumlu olmaktan gurur duyuyorum!” Ve ekledi: “Kiev Berlin kadar temiz olacak, tertemiz! Bunu başaracağız.”

Bir süre Berlin yakınlarında, Bernau’da yaşadığını anlattı. “Tarihte çok şey yaşamış güzel küçük bir şehir. Hatta Doğu Almanya’ya dahilmiş eskiden. Harika insanlar!” Merakım artmıştı. Her gün Kiev’in bakımıyla ilgilenen, şehrin temizlik ve tamirat işlerini yapan insanlar görüyorum. Kurşunlarla delinmiş kapıların, camı parçalanmış pencelerin yanı başında, adına şehir dediğimiz bu iskelet yığınını kontrplaklarla kapatıp korumaya alan insanları görüyorum. Günün birinde binalarımıza yeniden gerçek pencere camları, kaplar, vitrinler takabilelim diye yapıyorlar bunu.

Bina sorumlusu, Berlin’le Bernau hakkında daha çok konuşmak, oradaki insanların cömertliğinden, başkaları için ne çok şey yaptıklarından bahsetmek istiyordu. O sırada Bölgesel Savunma mensubu iki kişi yanımıza geldi. Benden yine pasaportumu ve basın kartımı göstermemi istediler. Kamerama endişeyle baktılar ve fotoğraflarımı yayınlarken dikkatli olmamı üst üste birkaç kez söylediler.

Beni çok korkutan dünkü bombardıman, meğer Ukrayna’ya ait tankların yerini açık eden bir TikTok videosunun neticesiymiş. Videonun arka planında belli belirsiz görünen tanklar bombardıman sırasında çoktan başka yere gitmişlermiş. Fakat saldırgan bu tankları vurmak istemiş ve bunu yaparken de kocaman bir apartmanla, büyük bir alışveriş merkezini yakıp, kapkara birer iskelete çevirmiş. O binadaki daireler, o dairelerin küçük, özel, mahrem dünyaları yok artık. İnsanlar yaralandı, bazıları da hayatını kaybetti. Kayıplarla ilgili sayılar değişip duruyor. Kayıpları tekrar tekrar sayıyor insan.

Görüntüler tehlikeli olabilir. Bir şeyleri istemeden açık edebilirler. İnsan hayatının fotoğraflarla belgelenmesi her ne kadar acıyı, korkuyu, tehlikeyi kavramamıza yardımcı olabilen modern bir alışkanlığa dönüşmüş olsa da, bir başına bu resimlerin varlığı bile şehri askerî bir nesne hâline getiriyor. Dil yanıltıcı olabilir, oysa fotoğrafın bir şeyi geri alınamaz biçimde yakalayabildiğini ve aynı zamanda kendi kendini anlatabildiğini görüyoruz. İnsan olanları anlatmak istiyor, ama kelimelerle değil, inkârı mümkün olmayan imgelerle.

Bugün günlüğüme her zamankinden daha erken saatte yazmak istedim. Artık cümleleri birbirine koridorda titrerken ve dışarısı karanlıkken bağlamak istemiyorum – ve de vakit, Rusya’nın şu kararı vereceği kadar geçken: “Şimdi insanların oturduğu binaları bombalama zamanı.” Uzmanlar, saldırıların gecenin çok geç saatlerinde düzenlenmesini Ukrayna hava savunmasının o saatlerde yorgunluk nedeniyle pek o kadar zinde olmayacağı beklentisine bağlıyorlar. Yarın için uzun süreli bir kapanma kararı alındı. Evlerden çıkılmasına izin verilmeyecek. Yaklaşan sokağa çıkma yasağına rağmen, bugün pek az insan vardı dışarda.

Kendimiz ve yakınlarımız için bilet alıp alamayacağımızı görmek üzere annemle tren istasyonuna gittik. Annemin bir keresinde bana bir çocuğa bir öykü okurcasına gösterdiği eski mahallelerden geçtik. Tren istasyonu beklediğimiz kadar kalabalık değildi. Bütün dükkânlar kapalıydı ve sadece tahliye trenleri için bilet satılıyordu. Bu biletlerin birçoğu “ayakta seyahat” içindi; akrabalarımın bazılarının uzun süre ayakta durmalarını önleyen sağlık sorunları olduğu için, biletlere daha sonra tekrar bakmaya karar verdik.

İstasyonda bebekli genç bir kadın gördüm. Güneyde, Romanya sınırından fazla uzak olmayan Chernivtsi’ye giden bir tren olup olmadığını biliyor muyum diye bana sordu. Kiev’in dışındaki bir köydendi, Chernivtsi’de güvenli bir ortam bulacağını umuyordu. Gülümsüyordu, sonra yüzü ciddileşti: “Ama annem hâlâ köyümüzde. Ayrılmak istemedi! Ben de dönmek istiyorum! Eve dönmek istiyorum!”

Dönüş yolunda annemle karşılıklı espriler yaparak birbirimizi neşelendirmeye çalıştık. Sonra kızıl haç işareti taşıyan sarı minibüslerin tren istasyonu istikametinde bize doğru geldiklerini gördük. Her minibüsün üzerinde “İrpin” yazılıydı; Kiev’in kuzeyinde bir zamanlar çok sayıda sanatçı ve yazarın yaşadığı, şimdi her gün insanların öldüğü bir yer orası. Rusya bu küçük şehri blok blok yok etmekle meşgul. Minibüslerin tozlu camlarında ihtiyarların ve çocukların grileşmiş, yorgun yüzlerini gördük, gözlerini uzakta bir yerlere dikmiş, boşluğa bakıyorlardı. Biz de durup baktık. Fotoğraf çekemedim. 

Akşam tren biletlerinin yeniden satışa sunulduğunu gördüm. Uzun boylu düşünecek zaman olmadığı için, Cuma gününe altı bilet aldım. Annemle babam hâlâ Kiev’den ayrılmak istemiyorlar. Ne yapmamız gerektiğini gerçekten bilmiyorum. Ama Cuma’ya kadar karar vermek için yeterince zamanımız olacak. Ne de olsa, bu olanlar uzun süremez. Bu savaş artık kesilmeli. Savaş durdurulmalı.

Uzun sokağa çıkma yasağından önce köpeklerini gezdiren bir grup arkadaş, meslektaş ve veteriner, Hayvanları kurtarmak için Kiev'de kalmışlar. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

27. GÜN 

22 MART, SALI

KAYBOLMUŞ EVLER 

Tam kapanmayla geçen, evden dışarı çıkılmasına izin verilmeyen, haberlerle ve geleceğe ilişkin tahminlerle baş başa bir gün. Savaşın sonuna ilişkin tahminler hava durumu gibi sürekli açıklanıyor. Bazı uzmanlar fikirlerini gazetelerde, bazıları da uzun ve güven verici video monologlarıyla ifade ediyorlar. Böylece, insan kendini uzaktaki bir haber akışına bırakarak, ülkesinde olup bitenleri yavaş yavaş kabullenebiliyor. Aynı zamanda, dayanılmaz bir düşünce bu. Zihnimden uzaklaştırıyorum. Ayrıca “ülkem” derken bunun, insanın olup biteni “kabul edebilmesini” mümkün kılacak kadar kulağa soyut gelen bir kavram olduğunun da farkındayım. Bu kadar gaddarca bir şeyin insanlara nasıl yapılabildiğini anlamak asla mümkün değil halbuki.

Kiev’de yürürken, ayakta heykel gibi dikilmiş, telefonlarına bakan erkeklerle kadınlar görüyorum; etraflarında ne olup bittiğini artık bilmek istemezmiş gibi bir hâlleri var. Haberleri okuyorlar, çünkü her gün yeni ve muğlak bir şekilde ortaya atılan karanlık soruların gizli cevapları sadece haberlerde saklıymış gibi geliyor insana. Birçok telefon numarasının hattı kesik. İşgal altındaki toprakların tümünde tam bir insanî felaket yaşanıyor. Açlık hüküm sürüyor, insanlar kaçırılıyor ve tutuklanıyor.
 
Haber akışındaki dar kapsamlı anlatılar, sadece eksik olanı yansıtıyorlar belki de. Şimdi gerçekten eksik olan şey, kelimeler. Evimdeyim ve yazmak için biraz zaman buldum ama tek bir düşünceye bile biçim vermekte zorlanıyorum.

Bombardımanın videolarını telefonumdan izliyorum. Kievlilerin çektiği videolar, Telegram kanallarında paylaşılıyor. Gümüşî ışıkların gökyüzünde nasıl parladığını, sonra çatıların üzerine nasıl indiğini görüyorum. Birileri fosforlu mühimmatın böyle göründüğünü iddia ediyor, başkaları bunun çok namlulu Grad sisteminden açılan roket ateşi olduğunu söylüyor. Bugün, benimki dahil Kiev’in birkaç ilçesi bombalandı.

Sonra, bu görüntülerin sahte olabileceğini, bunların başka bir gerçekliğin video kaydı olduğunu düşünüyorum ilk kez. Kiev’le hiçbir ilgisi yok. Şu anda –ben bunları kendi apartman dairemde yazarken, komşularımın çoğu geceyi sığınaklarda geçirirken– Grad füzelerinin havada uçuyor olması, buradan pek uzak olmayan bir yerde, benim kendi şehrimde, beyaz fosforun birilerinin evinin üzerine yağıyor olması mümkün mü?

Bütün duvarları özlüyorum, bu şehrin şimdiye dek görmediğim, henüz fotoğrafını çekmediğim, çoktan kaybolup gitmiş, yıkılmış, tanınmaz hale gelmiş, yakılıp kül edilmiş bütün evlerini özlüyorum.

 Bugün öğle saatlerinde gerçekleşen şiddetli bir hava saldırısı benim evimde de hissedildi. Neyin ne zaman haber yapıldığına ilişkin kurallar değişiyor, dolayısıyla burada hangi saldırıların gerçekleştiğini hemen açıkça bilmek mümkün olmuyor. Tehlikeyi evin gövdesi ve insanın kendi bedeni hissediyor sadece. En hızlı haber veren kaynaklar onlar şu an için.

Birkaç saat önce, sürekli saldırı altında olan Harkiv’in hemen dışındaki hayvanat bahçesinde çalışan Elena’yla telefonda konuştum. Elena, orada çocukların köpekler, fareler ve sıçanlarla birlikte oyunculuk yaptığı bir tiyatronun yöneticisi. Hayvanat bahçesinde çalışanlar hayvanları beslemeyi ve oradan tahliye etmeyi sürekli deniyorlar. Ama Rus ordusu, arabaları gördüğü anda havada kurşunlar uçuşmaya başlıyor. 

Elena, hayvanlara yemek götürmek içim hayvanat bahçesine gitmeyi, 7 Mart günü son bir kez denemiş. Hayvanların çoğunun kafeslerinde olduğunu bana telefonda söyledi. “Geyiklere ateş edilmiş. Bazıları ölmüş. Diğerleri, harap vaziyetteki çiti geçerek ormana kaçmayı başarmış. Biz otobüsle oraya vardığımızda da ateş açıldı. Otobüsten inip elimizde yemeklerle koştuk, kafeslere ulaşmayı başardık. Büyük-maymunların bazıları vurulmuştu. Zarar görmüş bölmelerin arasında koşturarak getirdiğimiz yemeğin dağıtabildiğimiz kadarını dağıttık. Sonra yine otobüse koştuk ama şoförümüz çoktan ölmüştü. Dönüp, onun cesedini şehre getirebilmek için başka bir araba bulmaya çalıştık. Bir iş arkadaşımız daha vurulup öldü. Sadece ben ve bir meslektaşım kaçmayı başarabildik.”

“Ağlayamıyorum,” diye devam etti. “Bunun olduğuna inanamıyorum bile. Maymunların bizi beklediği plastik teşhir penceresi gözümün önünden gitmiyor. Maymunların çoğu yavrularını gövdelerine bastırmıştı, ayaktaydılar. Bizden yemek bekliyorlardı ama o gün onları besleyemedik.”

Elena hayvanat bahçesine gitmeyi şimdilik kesmiş, fakat hayvanat bahçesinin diğer çalışanları, hayvanların, en azından hâlâ hayatta olanların açlıktan ölmemesi için kafeslere erişmeyi deniyorlarmış.

Bir “son cümle” yazmak istemiyorum. Yapmamız gereken seçimler çıkıyor karşımıza her gün.
 


Bugün mahallemde pek az insan vardı sokakta ama gördüklerim içimi ısıttı. Birçok insanın birbiriyle kucaklaşmasını izledim. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

28. GÜN

23 MART, ÇARŞAMBA

YARALANMA RİSKİ! 

Çelişkilerle dolu bir gündü, farklı gerçeklikler birbirleriyle çatışıyordu sanki. Uyandım ve dışardaki beyaz dumanı gördüm. Havada yanık kokusu vardı. Hava saldırısı alarmı verilmişti, bir de uyarı anonsu yapılıyordu: “Pencerelerinize yaklaşmayın! Yaralanma riski var!”

Ancak birkaç saat sonra, öğle sularında hava temizlendi. Bir şeyler almam lazımdı, uzun kapanma sonrası evden çıkmak için sabırsızlanıyordum. Fakat nihayet dışarı çıktığımda sirenler yeniden ulumaya başladı. Çabucak eve dönmek isterken, bir bankta oturmuş iki genç insan gördüm, sanki alarm verilmemiş gibi, huzurlu bir sohbetin ortasındaydılar.

İkisi de öğrenciymiş, Nikolay ve Sonya. Sonya hukuk okuduğunu, Kiev’de kalmasının nerdeyse kazara olduğunu söyledi. İki kez buradan ayrılma planı yapmış, ikisinde de farklı nedenlerle planını gerçekleştirememiş. Şimdi Nikolay da Sonya da birbirine komşu dairelerinden pek uzaklaşmamaya, zaman buldukça kendi kendilerine ders çalışmaya gayret ediyorlarmış. Kimsenin onlara ders vermesini istemiyorlar – bu koşullar altında tasavvur edilemez bir şey olduğunu söylüyorlar bunun. Eğitim, bilginin düzenli bir şekilde aktarılmasıdır, başkalarınca yapılandırılmış bir iştir. Bunun artık bir mantığı yok. Yine de, bilginin varlığını ve önemini koruyacağını düşünüyorlar, dolayısıyla bağımsız biçimde öğrenimlerine devam etmek onlara mantıklı geliyor.

Üçümüz bu fikri biraz daha net biçimde formüle etmeye çalıştık ama pek beceremedik. Formel eğitimlerinin, koşullar el verirse 4 Nisan’da yeniden başlayacağını söylediler.

Günde birkaç kez çalan ve hep yeni tehlikeleri, yeni saldırıları haber veren hava saldırısı alarmlarından bahsettik. Her alarmda kimsenin zarar görmediğini ümit etmek zorundasınız. İkisi de son alarmı duymadıklarını söyledi, o yüzden de, uykusuz geçen nice gecenin yorgunluğuna rağmen sohbet edip bu güneşli günün keyfini çıkararak parkta oturuyorlarmış.

Yılın bu ilk ılık gününde, sirenlerin acı feryatları arasında sokaklarda koşmaya çıkmış genç kadınlarla erkekler gördüm. İki çiçekçi dükkânı sürpriz bir şekilde yeniden açılmıştı – ellerinde çiçek buketleriyle yolda yürüyen bir iki kişiye rastladım. İşten eve dönen, az önce çiçek alan bir kadın kısa süre önce yeniden açılmış olan kafenin önünden geçiyordu. Yanımda durdu ve ikimiz sokağın ortasında onun telefonundan haberleri okuduk.

Ona Kiev’de kalıp çalışmayı sürdürmekle ne kadar cesur davranmış olduğunu söylemek istedim. Ama sözümü kesti ve gerçekten cesur olanların işgal altındaki Herson ve Berdyansk şehirlerinde işgalcileri protesto etmek için eylem yapanlar olduğunu söyledi. Sürekli biçimde  insanlar kayboluyordu oralarda, ya tutuklanıp Rusya’ya sürülüyorlardı, ya da protestolar sırasında vurulup yaralanıyor veya ölüyorlardı.

Berdyansk yakınlarında, Rus ordusunun işgali altındaki Polohy adlı küçük şehirde akrabaları olduğunu söyledi bana. Polohy ile iletişimi sık sık kopuyormuş. İnternet bağlantısı gidip geliyormuş orada, elektrikler kesiliyormuş, yiyecek kıtlığı varmış. Akrabaları, büyük ölçüde, komşu köylerden birinde bulunan ve bütün bölgeye ekmek sağlayabilmek için çalışan küçük bir fırın sayesinde hayatta kalabilmiş. “Lojistik hizmeti kesintiye uğrayabiliyor,” diye fikrini açıkladı kadın: “Gıda depoları ablukaya alınabiliyor. Fakat bazen her şeye rağmen çarkı döndüren insanlar var. O fırın şu anda insanların hayatını kurtarıyor.”

Aklıma sürekli olarak okuduğum haberler gelmişti: Rusya’nın yiyecek içecek bulundurulan erzak depolarına saldırdığı anlaşılıyor. Kiev’in gıda maddesi tedariğini kesintiye uğratmaya yönelik girişimler birbirini izliyor. Aynı şey, Ukrayna’daki en güzel şehirlerden biri olan Chernihiv’de de yaşanıyor; şehir bombalandı, nerdeyse hiç su yokmuş, elektrik ve yakıt da hak getire.

Kısa süre önce Chernihiv’e seyahat eden bir yaşlı kadın tanıyorum; Kiev’de yalnız yaşıyordu ve yalnızlığından kaçmak istemişti. Ona telefonla ulaşmayı denedim ama nafile. Şehir öyle büyük bir tehlike altında ki, saldırılarda ölenlerin cesetleri sokaklarda bekliyor, sürekli topçu ateşi nedeniyle götürülüp gömülemiyor.

Bugün mahallemde pek az insan vardı sokakta ama gördüklerim içimi ısıttı. Birçok insanın birbiriyle kucaklaşmasını izledim. Markette bile telaş içinde alışveriş edenler arasındaki bir adamla bir kadın durup birbirlerine sarıldılar. Gözlerimi bu sahneye diktiğim fazlasıyla belliydi sanırım. Bir noktada kadın bana dönüp, handiyse neşeli bir sesle şöyle dedi: “Onu iki haftadır görmemiştim. Savaştan döndü ve yaşıyor!”

Yaşlı bir adam ve torunuyla karşılaştım, sohbet ettik. Altı yaşlarındaki kız ciddi bir sesle bana şöyle dedi: “İki hafta boyunca bodrumda yaşadık! Yirmi bir yetişkinle yedi çocuk.” [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

29. GÜN

24 MART, PERŞEMBE

YANAN ORMANLARIN KOKUSU

Küçük bir kız yüzünde dostça bir ifadeyle baktı bana. Bir tebeşir parçasıyla ahşap bir bankın arkasını boyuyordu. Bir şey söylemeye çalışırken, bundan rahatsız olmuş görünen dedesi sözünü kesti. “Dinle bak,” dedi bana, biraz sertçe bir sesle. “Kızıma ‘Kiev’de bir ev alalım’ dedim. Ama ‘Nefes alınamayan bu büyük şehir havasıyla Ki̇ev’de yaşamayı kim ister! Kiev’in dışında, Bucha’da yeşillikler arasında güzel bir apartman dairesi satın almalıyız’ diye cevapladı. Ben de aptalın teki olduğum için kabul ettim!” Bana azarlarcasına baktı, sanki şimdi ateşe tutulan, roketlerle, havan toplarıyla dövülen o güzel banliyöde daire almaya ona ikna eden benmişim gibi.

İlk başta onunla konuşmak bile istememiştim ama seslenip ona bir iki adım daha yaklaşmamı söylemişti. Akşam olmuştu, yakında sokağa çıkma yasağı başlayacaktı. Yanından geçtiğim küçük park bomboştu ama sanki nöbet tutar gibi bir hali vardı.

Hava saldırısı alarmı az önce çalmıştı, kısa bir sohbet için en fazla bir iki dakikam kaldığını düşünüyordum. Fakat sonra adam Bucha’dan söz açınca, bir anda onlarla istedikleri kadar vakit geçirmeye karar verdim. Altı yaşlarındaki kız ciddi bir sesle bana şöyle dedi: “İki hafta boyunca bodrumda yaşadık! Yirmi bir yetişkinle yedi çocuk.”

Dedesi bana hâlâ kızgın gibiydi. “Çoğu insanın Rusça konuştuğu bir şehirdenim ben. Dniproluyum. Ailemizin bir kısmı ise burada Bucha’da ve Kiev’de oturuyor. Bodrumda sadece su ve biraz da yiyecekle, nerdeyse hiç ısınmadan, pek az elektrikle geçen iki hafta! Kesintisiz bombardıman, özellikle de biraz taze hava almaya çalıştığımız kaçamaklar sırasında. Sonra da buldular bizi! Ruslar kilere gelip şöyle buyurdular –hayır, şöyle havladılar: bizi Nazi etkisinden kurtarmaya gelmişler. ‘Eğer yetmiş yaşında olmasam’ diye cevap verdim onlara, ‘konuşmak yerine tuttuğum gibi atardım sizi dışarı! Konuşmayın benimle, bir saniye bile konuşmayın!’ Şimdi işte torunumla buradayım. O zaman da bizi bodrumdan çıkmaya zorlamayı denediler.”

Neler olduğunu anlatmayı sürdürüyordu ama kopuk kopuk. Sonunda o kadar sinirlendi ki bana şöyle dedi: “Oraya gitmelisin. Bucha’ya! Orada olsaydın, bana böyle bakmazdın, her şeyi anlardın. Burada, Kiev’de hiçbir şey anlaşılmıyor!”

Şimdi akşam, odamda oturuyorum. Hafif bir yanık kokusu yavaş yavaş havaya yerleşiyor. Uzaklarda bir yerde, Dnieper’in sağ kıyısında, şiddetli roket ateşinin ardından ormanlar tutuştu. İki büyük apartman bloğunun vurulduğu söyleniyor. Kaç kayıp verildiği belli değil.

Çocukluk arkadaşım aile evini kaybetti bugün. Bir buçuk hafta önce, alelacele, büyük zorluklarla, buna direnen –hiçbir koşul altında oradan ayrılmak istemeyen– amcasıyla birlikte evden çıkmıştı. Küçükken sürekli onların evine giderdim. Odaları hatırlamaya çalışıyorum. Alçak tavanlı küçük bir evin geleneksel salonu geliyor gözümün önüne, içinde cam bir rafta eski fotoğraflar duran gösterişli vitrin ve arkadaşımın anneannesinin bizim için hazırladığı yemekler. Bu hatıraya herhangi bir duygu eşlik etmiyor.

Belki gece yağmur yağar, umarım bu duman da çabucak geçer gider. Şu sıralarda çok su içmek gerekiyor. İnsanlar, yangının resimlerini paylaştıkları Telegram kanallarında bunu tavsiye ediyorlar.

Bizim binada yaşayan zor zamanlar görmüş bir tezgâhtar, savaşın tam bir ay önce, 24 Şubat’ta başladığını bana hatırlatttı. Sonra, tarihlere takılmamaya karar verdik ikimiz de. Dedesiyle birlikteyken rastladığım küçük kızın söyleyeceği daha çok şey vardı sanırım. Onların kurtarıldığını, beni yanlarına çağırıp başlarına geleni anlattıklarını, en sonunda da bana Kiev’de nereden kot pantolon alabileceklerini sorduklarını bilerek uykuya dalmak iyi. Bucha’dan ayrıldıklarında yanlarına yedek kıyafet almamışlar. Kiev’de dükkânlar yavaş yavaş yeniden açılmaya başlıyor. Küçük kızla dedesi yakında bir şeyler alabilirler eminim.

Bugün Timofi ile tanıştım. 14 yaşında ve ailesiyle birlikte Kiev'de kalmış. Neredeyse her gün, bir arkadaşıyla bomboş sokaklarda futbol oynuyor. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

30. GÜN

25 MART, CUMA 

Bugünün hedefi: ailen ve yakınların için aldığın tren biletlerini istasyona geri götür ki o biletleri başkaları kullanabilsin. İade işlemleri şu anda internet üzerinden yapılamıyor.

Günün başlangıcı: Çocuk psikoloğu İrina ile kısa ve biraz ironik bir sohbet. İrina, Hirske adlı her ikisi de Luhansk Oblastında bulunan ve gazetecilerin normalde asla ziyaret etmeyecekleri türden iki kasaba olan Lysychansk ve Rubizhne’ye yakın başka bir kasabada yaşıyor. Ağır roket ve topçu ateşi altındalar: Haberlerde, önceki gün Rubizhne’de fosfor bombası kullanıldığını söylediler. İrina buna rağmen orada kalıyor, çünkü her gün okul çağındaki çocuklara, daha küçüklere ve yaşlılara psikolojik destek veriyor. Sohbetimiz yarım kaldı, benim tren istasyonuna uğramam gerekiyordu, İrina da kendisine başka bir şehirden gönderilen ilacı almaya gidecekti. Hirske’de eczaneler artık açık değilmiş, çalışan tek bir ATM de yokmuş. Sohbetimize yarın devam edeceğiz.

İrina’yı dinlerken, öyle bir yerde kalmak hiç de tekin olmamalı diye düşündüm. Çocukların, kadınların, yaşlıların orada yaşamaya devam ettiğini hayal etmek daha da güçtü. İrina, psikolog ve sanat öğretmeni olarak çalıştığı okulun bu sabah roket ateşine tutulduğunu söylemişti.

Ukrayna dışında yaşayan arkadaşlarım da bizlerin neden hâlâ Kiev’de kaldığımızı kavramakta zorlanıyorlardır belki. Hakikaten, insanın kendini tehlikeye maruz bırakmasının –bu göreceli bir tehlike olsa dahi– anlamı nedir? Dışarıdan, hele de şefkatten yoksun bir bakışla, arada kalmışlık ve kararsızlık hali olarak görülebilir bu.

Rusya, 2014’te Donbas’taki işgal bölgesinden kaçmayanları Rus yandaşı diye tanımlayarak, bu arada kalmışlık duygusunu istismar etti. Tehlike ve erişimsizlik o sırada her şeye engel oluşturuyordu, medya da bölge hakkında –yatkın olsun olmasın– her şeyi haber yapıyordu.

Akrabalarım Kiev’den ayrılmak istiyorlar – çıkış planımızı çoktan yapmıştık. Fakat ayrılma günü acımasızca yaklaşırken her birinin şikayet ve itirazları da giderek arttı.

Burada, insanın her gün arkadaşlarına, tanıdıklarına ve bir şekilde yardım ettiği yabancılara rastladığı Kiev’de, bu dayanılmaz haberlerle olaylara göğüs germeyi her nasılsa başarıyorsunuz. Her günkü huzursuzluklar ve susmak bilmeyen sirenler zamanınızı yapılandırıyor, ve eğer onlar olmasa, acı veren bir düşünceye –durakta bekleyen yolcu misali– takılıp kalabilecek olan bilinç akışınıza var güçleriyle karışıyorlar.

Annem bugün bana savaşın başından beri hiç ağlamadığını söyledi. Oysa babam 20 Mart günü, Hirske’nin biraz kuzeyinde yine o da Luhansk Oblastında bulunan Kreminna adlı küçük kasabadaki  huzurevinin bir tanktan açılan ateşle harap edildiğini öğrendiğinde ağlamaklı olmuş. Huzurevinin 56 sakininden hemen hepsi ölmüş.

Annemi dinlerken bana kendimi çok kötü hissettiren bu akıl almaz olayı her nasılsa duymamış olduğumu fark ettim. Öfkem kabardı, ağlamak istedim. Bununla birlikte, olayı tam kavrayamıyordum da. Babamın haberleri okurkenki yüzünü gözümde canlandırıyor ve ancak bu imge sayesinde olayın kasvetini, yakıcılığını algılıyordum.

Gidişimizi birkaç gün ertelemeye ve bu kez belki biraz daha iyi hazırlık yapmaya karar verdik. Kiev’e mümkün olan en kısa zamanda dönmeye de kararlıydık.

Tren istasyonundan dönerken annemle ben, bir marketin önünde oturmuş kahve içen iki ordu mensubuna rastladık. Bize, bazı askerlerin yanında poz veren, üniforma giymiş on dört yaşındaki bir oğlanın fotoğrafını gösterdiler.

“Bugün kışladan alıp getireceğiz onu,” dedi askerlerden biri. “Babasının peşinden gelmiş, onunla omuz omuza savaşmak istiyor ama yaşı çok ufak. Her şeylerini –evlerini, ailelerini– kaybettikleri anlaşılıyor ve şimdi bu oğlanın yapmak istediği tek şey savaşmak. Tabii, anlıyoruz ama buna izin veremeyiz.” Hem bu görevlerinden hem de oğlanın kararlılığından gurur duydukları belliydi. Şefkatle gülümsüyorlardı, onların bu keyifli hali bize de sirayet etti.

Bugün çok fazla fotoğraf çektiğimi sanıyordum ama kameradaki dosyalara bakınca orada pek az fotoğraf olduğunu fark ettim. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

31. GÜN

26 MART, CUMARTESİ

PENCEREDEKİ ARALIK

Bu akşam mutfak penceresini kapatamadım. Görünmeyen bir metal parçası kırılmıştı, pencere tam kapanmıyordu. Bir aralık kalıyor, oradan dışarıdaki rüzgârın sesi geliyordu, bölgede yeni bir yangın olursa apartman dairem dumanla dolacak diye endişelendim. Akşam olmuştu, pencereleri karartmak istiyordum. Bu iş için hep kalın nevresimler kullanıyorum, pencerelerde böyle sevimli ve tanıdık örtüler asılı olunca, mutfağım akşamı geçirebileceğim güvenli bir yere dönüşüyor.

Pencereler karartıldı, ışık neredeyse yok oldu ama aralıktan hâlâ hava giriyordu. Doktor olan komşum Andriy’i arayıp ondan yardım istemeye karar verdim. Ancak tıbbî destek sağlamak için hemen her gecesini geçirdiği bomba sığınağındaymış yine. Telefonda biraz absürt bir konuşma yaptık ama yine de beni bir parça rahatlattı.

“Dert etme,” dedi. “Petrol depoları artık yanmıyor, ayrıca yağmur yağacak. O aralık sayesinde bu gece nihayet biraz temiz hava alacaksın!”

“Bu işin sonu ne zaman gelir sence?” diye sordum. Artık çok sık duyulan retorik bir soru bu.

“Çok yakında hiçbir şey yapamayacak hale gelecekleri giderek netleşiyor. Defedeceğiz onları.”

“Boyarka’nın bombalandığını duydum. Annen nasıl?” Kiev’in hemen dışındaki o köyde yaşıyordu annesi.

“Evine yakın bir yere füze paçası isabet etti. Ama kendisi iyi.” Bulabildiğim fotoğraflarda, bölgedeki saldırı sonrasındaki görüntü sanki birisi gelmiş ve duvardan bir parçayı, elmadan bir ısırık alırcasına koparmış gibiydi. Grimm Kardeşler’in zencefilli çörekten yapılma ev masalında, insana karabasanlar veren bir illüstrasyon olarak kullanılsa yeriydi.

“Boyarka’da küçük grupların oraya buraya koşturarak, banliyö trenlerine ateş açtıklarını düşünebiliyor musun?” dedi Andriy. “Sabotajcı gruplar şimdi bunu yapmakla meşgul.”

“Ama haberlerde bundan hiç söz edilmiyor,” dedim.

“Henüz bununla ilgili bir haber yazılmadı ama Boyarka’daki akrabalarım anlattı.”

Andriy’in başka akrabaları da Chernihiv yakınlarındaki işgal edilmiş köylerde yaşıyor. Rus askerlerinin içki bulmak için evleri ve dükkânları basıp yağmaladıklarını anlatıyorlar. Askerleri sık sık sokaklarda sarhoş görebiliyorsun. Toplanıp apartman binalarına ve otobüslere ateş açıyorlar. Kasabalar arasında gidip gelen trenleri bombalıyorlar. Apartman dairelerine ve köylülerin evlerine sık sık zorla giriyorlar. Köylüler bu askerlerle konuştukça işgal güçlerinin savaşın gerçek gidişatı hakkında ne kadar az şey bildiklerini fark ediyorlar. Askerlerin akıllı telefonları ellerinden alınmış. Rus askerî yetkilileri, Kiev’in şimdiden yarı yarıya işgal altında, Odessa’nın da uzun süredir Rus denetiminde olduğunu, buna benzer birçok başarı kazanıldığını öne sürüyorlar. Köylerin birçoğunun isminin bugünkünden farklı olduğu 2015’ten kalma resmî haritaları kullanarak köyleri arıyorlar. Sonra, askerler Andriy’in akrabalarının ve başka köylülerin cep telefonlarını almaya çalışıyorlar. Halkın dış dünyayla irtibatını kesmek ve belki kendileri de biraz bilgi alabilmek için yapıyorlar bunu.

Andriy’in sesi neşeli ve alaycıydı. Akrabaları onu sürekli arayıp köylerinde olup biten her şeyi anlatıyor.

Pencere aklımdan çıkmıştı. Ancak geceleyin hava saldırısı sirenlerini duyduğumda yeniden hatırladım; kuvvetli rüzgâr uzaklardaki patlamaların sesini apartman daireme taşıyordu.

Bugün çok fazla fotoğraf çektiğimi sanıyordum ama kameradaki dosyalara bakınca orada pek az fotoğraf olduğunu fark ettim. Şehir merkezinde çocukluğumun bir bölümünü geçirdiğim Khreshchatyk Caddesi’nde, Kiev’in en büyük alt geçitlerinden birindeydim. Bütün çıkışlar gözetleniyordu, küçük dükkânları ve telaşlı yayalarıyla genelde kalabalık olan alt geçit boştu, bir deniz kabuğunun denizin sesini içinde saklaması gibi alt geçit de savaşın seslerini depoluyordu. Ellerim titreyerek alt geçidi filme almaya başladım. Böyle kısa bir videonun bu ülkede neler olduğuna ilişkin çok şey anlatacağını düşünüyordum. Ama birilerinin kayıt almamı yanlış anlayabileceğinden korktum ve videoyu çekerken saniyeleri tek tek saydım.

Dün bahsetmeye başladığım o doğu kasabasında, Hirske’de yaşayan tanıdığım İrina hakkında daha fazla yazmak istiyordum. Fakat bunu yapacak kelimeleri bulamıyorum.

İrina’nın görümcesi bombalanan hastanenin kadın-doğum bölümünde hekimlik yapıyormuş. Dünyanın her yerinde manşetlere çıkan bir bombalama! Hamile hastalardan biri ölmüş. Görümcesinin anne babası Mariupol’da oturuyormuş, bombalanan tiyatro binasının tam karşısında. Annesi antika porselen, takı ve incik boncuk koleksiyonu yapıyormuş. Birkaç gün sonra, tiyatronun bombalanması ardından, bombalar annesinin saklandığı kileri de vurmuş. Annesi dahil o kilerde saklanan hemen herkes ölmüş. Babası hayatta kalmış ama karısını toprağa vermeden Mariupol’dan ayrılmayacakmış. O kadar ağır bombardıman varmış ki, cenaze töreni yapmak mümkün değilmiş. Bir kadının porselen sevgisinden veya hatıralarından hiçbir şey kalmıyor geriye. Anlatması imkânsız bir hikâyeden başka hiçbir şey.

Şu anda Ukrayna’da olanlar, hepimizin tecrübe ettiği şeyler, hayatlarımızı sonsuza dek belirleyecek. Fakat sadece bizim hayatlarımızı değil. Saldırgana dur diyecek cesareti bulmak gerek. Dünya işlenen bu suçlar için kendisini asla affetmeyecek.

Bir hava saldırısı alarmı sırasında, yalnız bir kadın bomboş bir parkta bir ağaca yaslanmış. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

33. GÜN

28 MART, PAZARTESİ

BİTMEK BİLMEYEN TOP ATEŞİ

Günlüğe son yazışım bin yıl önceydi. En azından bana öyle geliyor. Tek bir günü atlamış olsam da, sanki Almancamı[1] unutuvermişim gibi, düşüncelerimi bu dilde ifade etmeye yeniden alışamıyorum. Düşünmeye ara verdiğimde, kafamın içinde Rusça, Ukraynaca ve İngilizcenin karışımından oluşan bir ses konuşuyor.

Zaman bazen çok çabuk akıyor – günler ve saatler hızla birbirinden ayrılırmış gibi görünüyor. Sürekli bombardıman altındayken bir güvenlik duygusu beliriyor ve bu duygu giderek dayanılmaz bir hal alıyor, zira sahte hislerin bir araya gelmesinden oluşmuşa benziyor.

İyi bir arkadaşımın tanıdığı sanatçı bir kadın Kiev’in dış mahallelerinde oturuyor. Ormanda bombardımanın sesinin, benim etrafımda, şehir merkezinde olduğundan çok daha yüksek işitildiğini söylüyor – sanki ağaçlar birbiriyle çatışıyormuş, birisi ava çıkmış da bir başkasına ateş ediyormuş gibi. Top ateşinin dört bir yandan verdiği sesli mesajları düşünürken şunu merak etmiş: Ormandaki bir patikaya uzanıp ölümünü kabullenmeye karar verse ne olur? Bunun bir bakıma özgürleştirici olabileceğini düşünüyor.

Ukraynalı ve Rus müzakereciler arasındaki görüşmeler yarın İstanbul’da başlayacak. Belki de Kiev’in gün boyu bombalanmasının nedeni budur. Sabah erken saatlerde, bitmek bilmeyen top ateşini işittim – silah seslerinden oluşmuş bir manzume. Annem geldi, yürüyüşe çıktık. Birbirimize komik hikâyeler anlattık ve bütün patlama seslerinin şehri koruyan hava savunmasından geldiğini hayal ettik. Derken uzun, derin, dalga dalga devam eden bir gürleme duyduk. Uçakların bıraktığı ize benzeyen beyaz bir çizgi belirdi gökte ama daha kısa ve eğri bir izdi. Bir füzenin ardında bıraktığı iz. Patlamayı duyduk.

Füze atıldıktan bir saat sonra bile haberlerde bu konuda bir ses yoktu. Birkaç gündür saldırıların ve vurulan hedeflerin haberleri giderek daha da gecikerek veriliyor – düşman, bize zarar verip vermediği konusunda ipucu elde etmesin diye yapıyorlarmış bunu. Dolayısıyla insan artık ne durumda olduğunu pek bilmiyor. Bu güvenlik hissi –kısa süreli bir his dahi olsa– nerede ne zaman başlıyor ve nerede bitiyor? Sadece Telegram kanallarındaki mesajlar var elimizde: “Kiev’de yaşayan pek çok kişi şehirde patlamalar olduğunu haber veriyor. Fakat bu aşamada bu konuda daha ayrıntılı bir şey yazmak istemiyoruz.”

Etrafta konuşulanlardan daha çok şey öğrenmek mümkün. Kiev’deki (herhangi bir yerdeki) en iyi espresso’ları içebileceğiniz büfede çalışan genç barista, evine yürüyerek on beş dakika mesafedeki yüksek binaların tahrip olduğu bilgisini paylaştı benimle. Bunu, sanki havanın kötü olduğundan söz ediyormuşçasına sesinde belli belirsiz bir ironiyle aktardı.

İnsan hakları aktivisti olan iyi bir arkadaşım Ukrayna’nın güney batısındaki Chernivtsi’de şimdi. Mariupol’dan yürüyerek kaçan erkek arkadaşı da kısa süre önce oraya vardı. Mariupol’da oturanlar şehirden ayrılmayı denemeyi sürdürüyorlar – araç olmaksızın ve yanlarına sadece en hayatî eşyalarını alarak. Berdyansk’a doğru kaçıyorlar, orada araçlara bindiriliyorlar. Yaya olarak kaçanlara yolda ateş edildiğine dair haberler geliyor sık sık. Böyle suçların işlendiğini öğrenen insanların, nasıl olup da bunları durdurmak için derhal bir şey yapmadığını anlayamıyorum. Şu anda Rus medyasına kolektif bir psikoz hâkim, yaptıklarının cezasız kalmasından ve en güçlü ülkelere korku salabilmekten duydukları bariz bir memnuniyet de buna eşlik ediyor.

Telefon sesiyle uyandım. 2014’te çocuk denecek yaşta olan ve o yıldan beri kaçak yaşayan genç bir kadın arıyordu. Ukrayna’nın doğusunda şimdi oturduğu Sloviansk şehrini gerçekten çok sevdiğini, oradan ayrılmayı hiç istemediğini anlatırken ağladı. Olası kaçış yollarını sormak için tanıdıklarından benim telefon numaramı almış. Onun o tiz, sevecen sesini işittim — sıkı sıkıya kapalı pencerelerim sayesinde boğuklaşan ve günlük hayatımın fonunu oluşturan top ateşi ve hava savunması sesleriyle bağdaşması imkânsız bir sesti.


[1] Yevgenia Belorusets günlüğünü Almanca yazıyor. (ç.n.)

İstanbul'da Rusya ile Ukrayna arasında müzakereler sürerken, Kiev'de yaşayanlar hava saldırısı alarmının bitmesini bekliyor. (Fotoğraf: Yevgenia Belorusets)

34. GÜN

29 MART, SALI

GEÇİCİ  HUZUR ADALARI

Bu günlüğü tutmaya başladığımda, yazmaya uzun süre devam etmeyi planlamamıştım, zira savaşın birkaç günde biteceğini varsayıyordum. “Böyle bir savaşın bir an önce sona ermemesi gerçekten imkânsız” diye düşünüyordum: “Sürmesinin kimseye bir yararı yok! Ölü sayısı insanların sandığından çok daha yüksek.” Ukrayna’nın, Rusya’nın ve bütün dünyanın verdiği kayıplar daha ilk günden muazzamdı; ondan sonra her geçen saat mantıksız ve gereksizdi.

En önemli şey, geriye dönüp bakarak, geçmişteki tecrübelerimizi şimdiki bakış açımızla değerlendirmemek. Savaşta geçen her bir gün acilen tedavi edilmesi gereken ölümcül bir hastalığa benziyor. Uyanır uyanmaz iştahlı bir merakla izliyorum haberleri, bir şeylerin değişmiş olduğunu, savaş öncesi günlere ait değerlerin yeniden geçerli kılındığını, o değerlerin kıymetinin nihayet anlaşıldığını umarak. Mariupol sakinlerinin şehri terk etmek ya da sığınaklarda ölmek zorunda bırakılmalarını; Çernihiv halkının günlerce yiyeceksiz kalıp bu duruma tek başlarına karşı koymalarını; bunca ölümü, tecavüzü, yağmayı ve yine ölümü dünya öylece seyrediyor olamaz diye düşünüyorum.

Hayatın şefkati geçici huzur adalarında korunuyor. Bu, açıklanması pek mümkün görünmese de, gayet cüretkâr bir fikir gibi geliyor bugün bana. Kiev’in merkezinde rastladığım askerler bile, ellerindeki silahlara ve cephede bulunmuş olmalarına rağmen, eski mesleklerinin duygusunu içlerinde taşıyorlar sanki. “Savaştan önce neydiniz?” diye sorup, şöyle cevaplar işitiyorum: hukukçuydum, tamirciydim. Fotoğraf çektiğimde, bu fotoğrafları silmemi istiyorlar. Her seferinde siliyorum. Savaştan sonra, elimde askerlerin veya yıkılan yerlerin neredeyse hiç fotoğrafı olmayacak.

Akşamın erken saatlerinde, Khreshchatyk Caddesi’nde, elindeki küçük alışveriş torbası çok ağır geldiği için yavaş yavaş yürüyen yaşlı bir kadına rastladım. Bir süre aynı istikamette yürüdükten sonra benimle konuştu. “Müzakereleri duydun mu?” diye sordu. Aceleci ve düz ses tonuna rağmen, iki büklüm duruşunun düşündürdüğünden çok daha genç görünüyordu. Rusya ile Ukrayna temsilcileri arasında Türkiye’de yapılan görüşmeleri kastetmişti.

“Rusların sözüne nasıl inanabiliriz ki? Sizce hayatların kurtulması mümkün mü? Bir süre durduktan sonra, mutlaka yeniden saldırırlar bize.”

Bu son cümleyi büyük bir kırgınlıkla söylemişti ama ben onun sesinde bir umut kırıntısı da işittim. Savaşın tahayyül edilemez olduğuna ve bir rüya gibi hızla bitip gideceğine inananlardandı o.

Gün, Ukrayna’nın güneyindeki Mykolayiv’den gelen haberle başladı. Belediye binası bombalanmış. Binanın ortasında devasa bir çukur açılmış. Fırlattıkları şey, birbirine bitişik iki binanın orta bölümünden bir parçayı söküp koparmış; yıkıcı bir kuvvet, kentsel hayatı tamamen bitirecek bir organı seçip hedef almış adeta.

Bu görüntüler neden bu kadar hızlı yayılıyor? İnsanlık dışı bir şey anlatıyorlar bize, gösterdikleri yıkımın büyüklüğü yaşananları sergiliyor ve bize çok yabancı olan bu ıstırabı zihinlerimizde somutlaştırıyor. Şu âna dek iki kişinin enkaz altında öldüğü ancak akşam saatlerinde anlaşıldı. Arama çalışmaları sürüyor.

Müzakerelerin sonuna doğru bir an için coşkuya kapıldım. Bunun, doğru yönde atılmış bir adım olduğunu düşündüm, Kiev dahil bazı şehirler artık daha güvenli olacaktı. Bu da, daha çok hayatın kurtulması demekti.

Müzakereler sürerken, hava saldırısı sirenleri tekrar tekrar çaldı. Sokakta, alışveriş ettikleri dükkânlardan çıkmaya cesaret edemeyen insanların yanından geçtim. Alarm hâli bitene kadar beklemişlerdi.

Yazıyorum ve sirenlerin uğultusunu duyuyorum.

Önceki gün, Kiev için geçmişte gayet egzotik bir etkinliği, bir moda gösterisini, düzenleyip yöneten yaşlı kadına rastladım. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu, peşimden yürüyor, ve ben ona bakmak için arkama döndükçe, konuşuyordu. Her gün beş kilometre yürüyerek bir inşaat alanına gidip, sahipleri şehri terk eden hayvanları besliyor. Birçok kedi ve köpek orada saklanıyor. Panik ve telaş içinde Kiev’de bırakıldı bu hayvanlar, şimdi birlikte yaşadıkları, onları özleyen insanları bekliyorlar.

Bu hanım, savaşın başlangıcında, bavullar ve çantalarla dolu bir otomobilin, ardında bir köpeği bırakarak uzaklaşıp gittiğini gördüğünü anlattı bana. Küçük bir oğlan ağlamış, hayvanı da yanlarında götürmeleri için annesine yalvarmış. Ama annesi kesin bir dille reddetmiş. Altın sarısı tüyleri olan köpek, gidenleri bırakmamak için uzun bir süre arabanın yanında koşmuş. Hanım bu sahneye tanıklık ettikten sonra, Kiev’in sokak hayvanlarına yemek taşımaya karar vermiş.

Akşam eve giderken beş köpekli, iyi giyimli bir kadına rastladım. Onlarla şakacı bir ses tonuyla konuşuyordu. Kiev’de kalmasının tek nedeninin bu köpeklerle evdeki iki kedisi olduğunu söyledi. Bu kadar kalabalık bir grupla seyahat etmenin kolay olmadığını anlattı. Mutlu görünüyordu.

Kiev Operasına yakın bir cadde.  [foto: Yevgenia Belorusets]

35. GÜN

30 MART, ÇARŞAMBA

FELAKETİN SİNİR MERKEZİNDE

İçinde büyüdüğüm odanın, yaşadığım hayata –pencerenin dışından kendini gösteren hayata– karşılık gelen bir yanı yok artık. Çevreme bakınca, burasının çok uzun zaman önce terkedilmiş bir çocuk odası olduğu hissine kapılıyorum. Ve şimdi geceyi yine burada geçirmek zorundayım. Oda, bir “yetişkin” olarak artık ciddiye alamadığım bir huzur hikâyesi anlatıyor. Rafta Rusça, Almanca, Ukraynaca ve İngilizce kitaplar duruyor. Başka bir çağa aitmiş gibi görünüyorlar. Savaş başladığından beri nadiren bir kitabın kapağını araladım, bunu yaptığımda da iki üç sayfadan fazlasını okumadım.

“Savaş”, savaş zamanında, barış zamanında olduğundan bile daha az anlaşılır bir kelime. Şu anda etrafımda olup bitenler – aralıksız bombardıman ve işittiğim uyarılar…  “Savaş”ın anlamı bu olsa gerek. Ama bu kelime anlamsız görünüyor, çünkü savaşta gerçeklik kırılarak bölümlere ayrılıyor; adalara, parçalara.

Tanıdığım bir kadının Kiev’de oturduğu apartmana yakın binalar ve evler sürekli yıkılıyor. Kendi binasındaki pencerelerin çerçevesi çoğunlukla boş, camları birbirini izleyen patlamalarda paramparça olmuş. Onun oturduğu mahalleye gitmek tehlikeli. Sadece tahrip olmuş ev ve arabalar yok orada, küçük parkların her yanında da mayınlar, patlayıcılar var. Benim oturduğum mahallede ise bu düzeyde bir tahribatın yanına yaklaşan hiçbir şey yok gerçekten. Sadece, yarım saatten fazla yürüdüğünüzde sizi tehlikeli bir bölgeye vardırabilecek olan iki ya da üç güzergâh geliyor aklıma.

Kievli bir başka kadın arkadaşım savaş başladığından beri tek bir gece uyumamış. Saldırılar fazlasıyla yakınında ve o da her an evinin zarar görebileceği duygusunu taşıyor. Panik ataklar geçiriyor ve göğsü sıkışıyor, yine de şehirde kalıyor ve tek başına ilaç ve yardım malzemesi dağıtıyor. Bense, onun aksine, hava saldırısı alarmları verildiğinde çoğunlukla sokakta oluyorum ve hep gecenin bir vaktinde uyuyakalıyorum.

Bu deneyimlerin birbirinden kopukluğu, savaşın ve felaketin burada, Kiev’de, semtlere özgü bir sinir sistemine sahip olduğunu gösteriyor. Başka yerlerde, çok nadiren ayrıldığım semtimin sınırlarının dışında neler olduğunu kavramak benim için zor.

Lysychansk, Ukrayna’nın doğusunda bir şehir; Sievierodonetsk’e sınır komşusu olan küçük bir yer. Luhansk’ın işgalinden sonra, Sievierodonetsk bütün Luhansk Oblastı’nın yeni idarî merkezi oldu. Lysychansk ise nerdeyse görünmez bir şehir olarak kaldı; varlığı büyük ölçüde, can çekişen kömür endüstrisine bağlı. Son birkaç yıl içinde, bölgedeki madenlere ilişkin bir fotoğraf serisi üzerinde çalışmak amacıyla bu şehri defalarca ziyaret ettim. Kafamda oraya “Tilki Şehri” adını vermiştim, çünkü şehrin isminde, Ukraynaca tilki anlamına gelen “Lyssa” kelimesini bariz bir şekilde işitmek mümkün.

Oraya gittiğim zamanlar, bütün Lysychansk şehri, 2014’te başlayan savaşın travmasını yaşıyor gibi görünürdü gözüme. Birçok insan bana mucizevî kurtuluş hikâyeleri anlatmış, her biri de bunu, ateş altında ölümden kaçmalarına yardım eden olağanüstü bir iç sesin kendine ait bir varyasyonuyla yapmıştı. Savaş korkunçtu ve şehri korku kaplamıştı. Protesto hakkının Ukrayna siyasi kültürünün bir parçası olmasına ve madencilerin tarihinde önemli yer tutmasına karşın, tanıştığım Lysychansklılar açısından, protestonun herhangi bir biçimini hayal etmek imkânsızdı artık. Şehirdeki tek özel otelde kalıyordum ve daha önce Donbas’taki birçok şehirde bulunmuş olmama rağmen, hayatımdaki ilk büyük korku nöbetini, o otelde, odamda, Grad sistemleri[1] ve roketler sayesinde yaşadım.

2015’te bir gün, akşamın geç saatleriydi. Bir saldırı sırasında, gövdesini saatlerce torununa siper ettiğini bana anlatan resepsiyon görevlisi kadınla konuşurken, odamın penceresine yaklaşmış ve yaygın ama çok belirgin bir gürleme sesi duymuştum. Metalik sesler taşıyan şiddetli bir rüzgâr gibiydi. Bize doğru yaklaşıyordu sanki. Resepsiyon görevlisi bunun füzelerin sesi olduğunu açıkladı ve saldırı yapılınca insanın saklanmakla kolay kolay bundan korunamayacağını söyledi. O anda, şehirden derhal ayrılmak yönünde tekinsiz bir dürtüye kapıldım, nerdeyse panikledim. Zaman geçtikçe sakinleşmeyi başardım ve orada kalıp söyleşilerimi sürdürmeye kendimi ikna edebildim.

Şimdi öğreniyorum ki, Tilki Şehri ateş altında. Sabahın erken saatlerinde, prefabrik binalar bombalandı ve iskambil kartlarından yapılmış evler gibi dağılıverdiler. Oradaki bir ailenin durumu hakkında teyid edilmiş bir bilgi aldım: İki küçük çocuk o kadar kötü yaralanmış ki hiç kimse kurtarılıp kurtarılamayacaklarını bilmiyor. Bacaklarının ampute edilmesi gerekebilecek. Anne baba da yaralanmış ama onlar yaşayacak. Ben bunları yazarken bombardıman devam ediyor.

Arkadaşlarımdan hemen hiçbiri, madencilerin tamamen yalıtılmış dünyasını ve onların günlük yaşam kültürünü yansıtan bu şehirde bulunmamış. Facebook sayfama düşen mesajlarda Lysychansk’ın bombalanması hakkında tek bir söz yok.

Rusya ile müzakerelerden sonra, savaş eylemlerinin Donbas bölgesiyle sınırlı tutulacağı duyuruldu. Bunun benim için anlamı şu: Neredeyse kimsenin ziyaret etmediği, hakkında bir şey bilmediği ve Rus işgalinin acısını çok uzun zamandır çeken şehirlere saldırılıyor.

 


[1] Grad sistemleri: 1960’larda SSCB tarafından geliştirilmiş, bugün Rus ordusunun yeni versiyonlarını kullandığı çok namlulu roketatar sistemleri. (ç.n.)

Bu sabah markete giderken kurşun geçirmez yeleklerle dolu bir araba çıkıverdi sisin içinden. Yelekler Ukrayna ordusu için başka bir gönüllü girişim tarafından şehre getirilmiş. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

37. GÜN

1 NİSAN, CUMA

DEĞİŞMİŞ BİR ŞEHİR

Düzenli biçimde yazmak giderek daha da zorlaşıyor. Gitme günüm yaklaşıyor, bugün yazdıklarım Kiev’den ayrılmadan önce yazacağım son bölüm olabilir. Akrabalarım için başka bir yerde ev ortamı kurmak ve bu günlükle fotoğraflarımı bir grup sergisi için hazırlamak üzere gideceğim.

Sonrasında buraya dönmek istiyorum. Ayrılma nedenimi tekrar tekrar ince eleyip sık dokumamaya çalışıyorum. Şimdiye dek planlarımı iki kez değiştirdim, biletleri önceden almış olmama rağmen Kiev’de kaldım.

Şehirde yürürken büyük değişiklikler fark ediyorum. Her gün yeni bir kapı açılıyor –  yeni bir kahvehane, yeni bir fırın ya da market. “Yeni” bu durumda “yeniden açılmış” demek, fakat şehrin benim zihnimdeki eski hayatı yarıda kesiliverdi, bu yüzden de yeniden var olan her şey baştan başlıyor – şehirdeki dükkân pencerelerinin, açılan kapıların karşısına tamamen farklı bir gerçeklik çıkıyor.

Sanki bütün şehir, caddeleri, tramvayları, dönemeçleri ve endişeleriyle otobüslere bindirilip başka bir yere taşınmış da, sokaklardaki yayalarla yolu buradan geçenler bir önceki durakta inmişler gibi. Şimdi, bu büyük toplu seyahat gerçekleştikten sonra, başka bir yere gitmek benim için büsbütün zor. Ayrıca, buradaki ortam her geçen gün biraz daha güvenli bir hal alıyor – en azından kendimi bu fikre inandırmaya çalışıyorum.

Dün akşam kısa bir radyo haberi için dosyalarımdan bir fotoğraf seçmeye çalıştım. Ziyaret ettiğim, üç kadın tarafından kurulmuş küçük bir gönüllüler merkezinin hikâyesini anlatmaya karar vermiştim. Fakat işe yaracak tek bir fotoğraf bulamadım. O üç kadın –bir arkadaşımın arkadaşları– sepetlere ve naylon torbalara gıda maddeleriyle hijyen ürünleri dolduruyorlardı. İsimleri Olga, Katia ve Yevgenia. Çalışırken zarafetle yaptıkları hareketler o denli hızlı ki, bu uğraşlarını bir fotoğrafta yakalamak imkânsız. Olga savaştan önce dans hocasıymış. Kiev’de bir flamenko okulu açmış.

Gönüllüler merkezi, duvarları parlak maviye boyanmış bir sığınakta faaliyet gösteriyor. Duvarların ve kapı eşiklerinin çerçevelediği bu acı mavi renkten etkilenmiştim, oradan çıkarken bir fotoğraf çekmeye çalıştım. Fakat sonra Olga bir anda dönüverdi, düşünmeden ve elinde olmaksızın yaptığı bir hareketti sanki, fotoğraf da sadece onun bu hareketini göstermiş oldu.

Olga aynı cümleleri birçok kez tekrarlamıştı: “Kiev’deki her avluda bunun gibi bir gönüllüler merkezi var artık! Bunlardan bazılarının savaştan sonra da faaliyetlerini sürdürmesi düşünülüyor.” Bunun gibi girişimler olmasa, Kiev’de kalan insanların çoğu savaşta sağ kalamazdı: tek başına kaçması mümkün olmayan küçük çocuklu anneler; evlerinden hemen hiç çıkmayan ama düzenli ilaca ihtiyacı olan yalnız, yaşlı insanlar. Bu faaliyet tümüyle, yardım çağrılarının yayınlandığı Telegram kanalları üzerinden koordine ediliyor.

Ben de bu Telegram kanallarına katıldım, Dnieper’in sağ ve sol kıyıları arasında ilaç naklinin bazen ne kadar zor olduğunu biliyorum. Savaş süresince, şehir bütünüyle başka bir şekle büründü, mesafelerin sürekli olarak yeni baştan ölçülmesi ve yorumlanması gerekiyor.

Bugün farkettim ki sis gecenin devamıdır: gecenin gündüzdeki karanlığıdır. Işık beyaz ve yoğun bir hal alıyor, geçmişi uzatıp devam ettiriyor. Bir ayağım düne saplanmış vaziyette durduğum duygusuna kapıldım bugün.

Daha erken saatlerde, markete giderken kurşun geçirmez yeleklerle dolu bir araba çıkıverdi sisin içinden. Yelekler, Ukrayna ordusu için başka bir gönüllü girişim tarafından şehre getirilmişti. Kendisi de şehirden kaçmış olan bir kadın yapıyordu bunları. Yeni evinde bu yeleklerin üretimini gerçekleştiriyordu. Bir grup arkadaşı ve tanıdığı, yelekleri Kiev ve çevresine ulaştırması için ona yardım etmişti.

Düşüncelerim bu karşılaşmalarla birlikte zihnimde geziniyor, sonra bir boşluğa yuvarlanıyorlar. Anastasia adlı sadece on dokuz yaşındaki genç bir eğitim fakültesi öğrencisi dün sabah Çernihiv’e yiyecek götürmeye çalışmış. Çernihiv Kiev’e yakın ve bir kısmı ta on birinci yüzyıldan kalma katedralleriyle, manastırlarıyla, Ukrayna’nın en güzel şehirlerinden biri. Şimdi birçok ilçesinde elektrikler kesik, gıda temin edilemiyor, su da yok. Anastasia bir minibüsü ekmek ve ilaçla doldurmuş. Sivil bir araç olduğu gayet açıkmış fakat yolda üzerine ateş açılmış. Anastasia ölmüş. Onun yanında, iyi bir arkadaşımın sınıf arkadaşı olan bir oğlan da öldü. Daha sonra fotoğraflara baktım: Bir zamanlar beyaz olan küçük araç yolun ortasında kalakalmıştı, ateşten kararmıştı, her yerinde kurşun delikleri vardı.

Kiev'de, Toretsk'tekilere benzeyen bir ağaç. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

38. GÜN

2 NİSAN, CUMARTESİ

KAHKAHA KİEV’E GERİ DÖNÜYOR

Bir arkadaşım bana bir fotoğraf gönderdi. Fotoğrafta kocasının eli görünüyor, birer dalga şeklindeki küçük metal parçalarıyla delik deşik olmuş. Arkadaşım fotoğrafın yanına şöyle yazmış: “İşte Grad.”

Grad, Rusya’nın en ölümcül roket-atar sistemlerinden birinin adı. Fotoğrafta görünen elin yumuşak avuç kısmının pembemsi bir rengi var, ona bakarken, çok iyi tanıdığım bir sanatçı olan bu arkadaşımın ailesini düşünüyorum. Arkadaşımın adı Alevtina Kakhidze. Annesi birkaç yıl önce Donbas’ın işgal edilmiş kısımları ile Ukrayna denetimindeki bölgeler arasındaki sınırda öldü. O dönemdeki birçok yaşlı insan gibi, onun da Ukrayna topraklarına geçip emekli maaşını alabilmek için, saatler süren yorucu ve küçük düşürücü bir yolculuk yaparak yeni sınırı aşması gerekiyordu. Kontrol noktalarından geçen son yolculuğundan sağ çıkamadı.

Alevtina’nın annesi Zhdanovka şehrinde yaşıyordu. Bahçesini çok sevdiği için ordan ayrılmak istememişti. Yaşarken kızına işgal altındaki hayatla ilgili bir dolu hikâye anlatır, kızı da annesinin anlattıklarını çizimlere dönüştürürdü. 2014’te, Rus işgali başladıktan sonra bu şehir hakkında pek bir resmî açıklama yapılmamıştı oysa.

Fotoğraftaki eli gördüğümde, başka bir küçük şehre, Toretsk’e dair hatıralar burktu içimi. Toretsk, Roman bir ailenin bir dizi fotoğrafını çektiğim sıralarda birkaç kez gittiğim Donbas’ın Ukrayna denetimindeki kısmında yer alıyor. Bu şehrin sadece savaştaki halini biliyorum ben –  işgal altındaki topraklarla aradaki sınırdan hemen önce, Ukrayna denetiminde olan son şehir. Sınırın öteki tarafında, biraz daha büyük ve daha canlı, savaştan önce Toretsk’le sıkı bağları olan Horlivka var. Eskiden birçok insan Toretsk’te yaşar ama Horlivka’da çalışırmış.

Toretsk’te tuhaf görünümlü ağaçlar vardır. Ya biraz kabaca, garip bir biçimde budanmış olurlar ve enlemesine kesilmiş, yüksek gövdelerinden uzun cılız dallar çıkar, ya da daha genç ve daha ince ağaçlardır, gövdeleri sokakların geometrisine kafa tutarak, adeta dünyanın dönüşünden güç alıp sokağa hâkim olmak istercesine, son derece eğri bir şekilde büyür.

Toretsk’teki Roman cemaati, şehrin kenarındaki küçük şirin evlerde birbirine yakın yaşar. Ne zaman ziyaretlerine gittiysem hep bir tören havası hissettim. Tehlike her zaman köşe başındaydı, fakat onların çoğu çalışırken müzik dinler, aralarında gülüşürlerdi. Uzakta süren çatışmalardan gelen patlama sesleri kahkahalarını gölgelerdi. Toretsk’teyken o kadar hevesli, hattâ mutluydum ki, savaşın yanıbaşımızdaki şiddeti hiçbir zaman büyük bir korku kaynağı olmadı benim için.

Cemaatin liderlerinden biri Kristina Belous’tu. Hukuk okumuştu ve beş çocuk annesiydi – ikisi kendi çocuğu, üçünü ise evlat edinmiş. Bugün hâlâ bütün ailesiyle birlikte Toretsk’te. Bir süre önce telefonda konuştuk, bana Yukarı Toretsk’teki Verkhnotoretske köyünün artık harabeden farkı kalmadığını söyledi. Şubat ayı başında, o köyde yaşayanlardan mesajlar almaya başlamış ama yapabileceği bir şey yokmuş. Köy, 2014’ten beri gri bölgede yer alıyormuş: iki tarafın da denetiminde değilmiş.

Kristina’nın bir arkadaşının on altı yaşındaki kızı anneanne ve dedesiyle o köyde yaşıyormuş. Bir hafta önce, kız evden çıkıp, Rus kontrol noktalarına takılmamak için ormanların, bataklıkların, tarlaların içinden geçerek yürümeye başlamış. Yanında hiç eşyası yokmuş, geceyi yolda bir yerde, homurtusu hiç kesilmeyen topçu ateşini dinleyerek karanlıkta, soğukta geçirmiş. Köyde, bombardımandan zarar görmeyen tek bir ev bile olmadığını söylüyormuş, hayatta kalan kimse olup olmadığını da bilmiyor. Öyle bir şok yaşamış ki, güçlükle konuşuyor kız. Verkhnotoretske’deki hiçbir telefon cevap vermiyor. Bu köyün insanlarına erişmeniz artık imkânsız.

Yukarı Toretsk’e hiç gitmedim, o yerleşim yerini de pek gözümde canlandıramıyorum. Aynı şey Ukrayna’nın doğusundaki, adı haberlerde nadiren işitilen birçok köy ve kasaba için de geçerli. Orada yaşayanların çoğu hem Rusça hem Ukraynaca konuşuyorlar. İşgal altındaki topraklarda 2014’ten beri savaş suçları işleniyor ve şimdi Donbas’ın Ukrayna tarafındaki şehirler yepyeni bir tehlike altında. Rusya, enerjisini o bölgeye yoğunlaştırmak istediğini iddia ediyor. Saldırganlar, bundan sonra işleyecekleri suçlar için ülkenin zaten çok fazla ıstırap çekmiş yerlerini seçiyorlar kendilerine.

Kiev’de akşamları sokaklarda yeniden kahkahalar işitiliyor. Fakat hâlâ her gün roket atılıyor şehre. Bu bölümde yazdıklarımı okurken, hava saldırısı alarmı yeniden başladı.

Rus ordusu ülkeyi işgal ederken, sadece roket değil, topçu ateşi de açılması hepsinden beter. Ruslardan yeni kurtarılan Kiev’e yakın Bucha köyü ahalisinin cesetleri sokaklarda yatıyor. Daha yeni içinde 280 ceset olan bir toplu mezar bulundu.

Okurlarımdan ve bizleri düşünen herkesten, Ukrayna’daki bu meçhul yerlerin isimlerini hafızalarına kazımalarını rica ediyorum. Kimsenin bu ölçekte bir felaketi hayal bile edemeyeceği köy ve kasabalar bunlar. Şu âna kadar saldırıya uğramamış her yer korunmalı. Daha fazla yıkım olmasını önlemeliyiz. Bu imha makinesi bütün dünyayı tehdit ediyor ve artık onu durdurmanın zamanı geldi. Ukrayna’nın hava sahası kapatılmalı. Uluslararası politikacılarla devlet başkanları bunu yapamayacak kadar temkinlilerse şayet, en azından gerekli olan araçları sağlasınlar ki biz kendimiz yapabilelim.

• 

Evimin yanında, bana Bucha'daki benzerlerini hatırlatan bir oyun parkı. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

39. GÜN

3 NİSAN, PAZAR

BİR ŞEHİR KANDA BOĞULUYOR

Hayatı boyunca anneannesiyle birlikte Bucha’da –Kiev’in kuzeybatısındaki bir kasaba– yaşayan, bipolar bozukluktan muzdarip bir genç adam, anneannesi Rus askerleri tarafından evinin girişinde vurulunca başkente kadar yürüdü. Zaman duygusunu tamamen yitirmişti ve ne kadar süredir yolda olduğunu bilmiyordu. Birkaç gün Kiev’de, tren istasyonunda kaldı, orada bir polis memuruna rastladı, memur genç adamı şehirde benim bir tanıdığımın da çalıştığı gönüllüler merkezine getirdi.

Bir kadın, günler boyu İrpin’den tahliye edilmeyi reddetti. Yurtdışındaki kızından gelen telefonları açmamaya başladı. Arkadaşları, kadını şehirden ayrılmaya ikna etmek için nafile uğraştılar. Apartman dairesinin elektrikleri kesikti, sular akmıyordu ama kadın orada kaldı. Oturdukları çok katlı binadan ayrılmayı reddeden komşuları da vardı. Geride bırakılan ev hayvanlarına bakıyor ve binada kalanlara yardım ediyorlardı. Ancak şehirdeki durum giderek dayanılmaz bir hâl aldı. Son tahliye girişimlerinden birinde, kalan komşular da nihayet ayrılmaya ve kadını da yanlarında götürmeye karar verdiler. Fakat dairesine gittiklerinde, kapısı kilitliydi. Komşularıyla kapıyı açmadan konuştuysa da, onu ikna edemediler. Şehir işgal edildiğinde hayatta kalmayı başardı neyse ki.

Yakın bir arkadaşımın babası karısıyla birlikte Harkiv’de yaşıyor. Savaş başlayınca ilaç dağıtmak için bir gönüllüler girişimi başlattılar. Arkadaşım onlara şehirden ayrılmalarını söyleyip durdu. Fakat onlar orada kalıp insanlara yardım ettiler. Top ateşiyle bombardıman daha da yoğunlaşınca, arkadaşımın babası birden ortadan kayboldu. Ancak günler sonra bulunabildi. Kendisini sadece düşmanların, ölümün ve yıkımın ortasında hayal ettiği bir paranoya nöbeti geçirmiş. Karısına, çocuklarına, arkadaşlarına güvenememiş. Herkesten şüphelenerek kendinden geçmiş bir haldeyken Rus askerî garnizonuna kadar gitmiş, orada yaralanmış. Vücudundan iki veya üç kurşun çıkarılmış. Yaşayacak.

Şimdilerde ara ara şu gelişigüzel cümle kulağıma çalınıyor: “Bu kişi ya da şu kişi yaralanmış.” Muhtemel sağlık sorunları söz konusu olduğunda, kurşunlanmak veya çatışmada yaralanmak, kolektif hafızada nerdeyse meşrulaştırılan bir maraz halini aldı. Çocukluk hatıralarımın uzak bir köşesinde, yaralı askercilik oynayan çocuklar geliyor gözümün önüne. Ben de yaralanmış gibi yapmayı severdim. Hep bir an gelir ve arkadaşlarıma, ıstırabı aşikâr bir sesle yalvarırdım: “Beni savaş meydanında bırakın! Size yük olurum. Bensiz gidin!”

Bucha kanda boğuluyor. Orada oturan birinin hayatta kaldığını duyarsanız, bu bir mucize. Diktatör, bizim sadece akraba halklar değil, esasen “tek halk” olduğumuzu iddia ediyor. Rus ordusunun burada yaptıklarını görünce, Bucha ve İrpin’de yol kenarında cansız yatan, tecavüze uğramış kadınları ve de ölü çocukları görünce, hemen kavrıyorsunuz: İnsanlıktan çıkmışların gerçekleştirdiği bir soykırım bu.

Bugün Kiev’in sokakları bilhassa sessizdi. Dönüş sevinci –pek küçük ama yine de daha dün hissedilen o sevinç– tükenmişti. Hareketsizliği ve ıssızlığıyla yas tutuyordu şehir. Arada çok kısık sesle söylenen kelimeleri işitiyordum: “ortak mezarlar, toplu mezarlar.”

Yolda bir noktada tozlu tren penceresinden görünen manzaranın fotoğrafını çekmek için zorladım kendimi, o anda neler yaşadığımı unutmamak için. [fotoğraf: Yevgenia Belorusets]

41. GÜN

5 NİSAN, SALI

KİEV’DEN VARŞOVA’YA 

Gün hızlandırılmış bir tempoda geçti. Savaş başladığından beri ilk kez seyahate çıkıp Kiev’den ayrıldım. Bindiğim vagonda Rusya ve Ukraynaca konuşulduğunu işittim. Kiev’den doğrudan Varşova’ya uzanan bu hat tam bir aydır var – sığınacak yer arayanları tahliye etmek için başlattılar bu hattı. İlk zamanlar biletler bedavaydı, insanlar sadece her birinde üç dar yatak olan küçük kompartımanlarda değil, koridorlarda yerde de uyuyorlardı.

Biletler artık bedava değil. Herkesin küçük bir yatağı var, kimsenin bavullarla çantalar arasında yerde uyuması gerekmiyor. Bu istikamette trene binen pek fazla insan da yok şimdi, Kiev istasyonuna artık korku egemen değil. İstasyonun platformları bir hafta öncesine kıyasla boştu. 

Annemle babam Kiev’de kaldılar. Bu seyahati önce benim yapmamı, onların da bu seyahati yapmasının mümkün olup olmayacağını görmemi istediler. Kuzinim ve kuzinimin birileriyle birlikte seyahat etme fırsatını kollayan bir arkadaşıyla birlikte geldim ben.

Yolda bir noktada tozlu tren penceresinden görünen manzaranın fotoğrafını çekmek için zorladım kendimi, o anda neler yaşadığımı unutmamak için. Ama boşuna. Bütün bu deneyimleri ve anıları saklamak imkânsız görünüyor.

Telefonumda Kiev’deki hava saldırısı uyarılarını duyuran uygulama gece boyunca birkaç kez alarm verdi. Ülkeden ayrılan diğer birçok Ukraynalı gibi ben de alarmların sesini kısmak istemedim.

Nerdeyse yazacak hiç zamanım olmadı zira kompartımanımdaki insanlarla zaman geçirme arzusundaydım. Uyuyamıyordum da, vagondaki her biri bir hikâye anlatan kısık, tuhaf sesleri dinlemekle meşguldüm. Bu hikâyeler, yolcuları esneyip uzayan ama kopmayan bir lastik gibi ayrıldıkları ve her geçen dakika biraz daha uzakta kalan yerlere bağlıyordu.

“Niye bu kadar çok şeyin var – bu kocaman bavul ve dört büyük çanta sadece senin için mi?”

Bir kadın, yanındaki Dascha isimli kendisinden yaşça daha genç kadına sordu bunu.

“Ay, ben o kadar çok şey almak istedim ki yanıma, bütün apartman dairesini taşımak istedim,” diye cevapladı Dascha:

“Şimdi de bavulu güç bela kaldırabiliyorum. Ne yazık ki, en sevdiğim fincanlardan ikisini Kiev’de bıraktım! Onların yerine kırmızı kurdeleli hasır şapkamı ve kırmızı kadife pabuçlarımı aldım, hem tiyatroya giderken giymeye uygunlar hem de işe.” 

Hülyalı bir sesle konuşan Dascha ne bir iş teklifi almıştı ne de yakın bir zamanda tiyatroya gitme planı vardı oysa. Dascha’nın geride bıraktığı yerin adı Rusçada da Ukraynacada da, Almancada da İngilizcede de aynı: “savaş tiyatrosu.”[1] İnsan böyle bir tiyatroya giderken kırmızı kadife pabuçlarını giymez genelde.

Dascha, Kiev’in dış mahallelerindeki bir apartmanın yirminci katında yaşıyormuş. Savaşın ilk haftalarını, iki kedisiyle birlikte küvetin içinde geçirmiş çünkü uykuya dalabildiği tek yer orasıymış. Savaşın başlamasından birkaç hafta sonra, bir arkadaşı Dascha’yı arayıp, genelde dinî ibadet amacıyla seyahat eden hacıları ağırlayan bir otelde oda paylaşmayı önermiş. Bu otel, Kiev’in ünlü Mağaralar Manastırı Pechersk Lavra’nın[2] bir parçasıymış. Dascha’nın ailesi Chernihiv yakınlarında, manzarası kartpostallara layık bir bölgede oturuyormuş. Savaştan önce yanlarına gelen iki genç akrabalarıyla birlikte, son birkaç haftayı Rus işgali altında geçirmişler. Bölgelerinde su ve elektrik yokmuş, gıda maddeleri de bitmeye yüz tutmuş. Her üç günde bir jeneratörü olan bir komşularının evine gidi telefonlarını şarj ediyorlarmış. O zaman kızlarını kısa süreliğine arıyor, sonra yine ortadan kayboluyorlarmış.

Dascha, arkadaşının Lavra’daki küçük otel odasına yerleşmesini anlatırken, Lavra’yı “başlı başına bir şehir” diye tarif etti. Lavra’daki hayat kilisenin katı rutinini takip ediyormuş, sabahları uzun ayinler varmış. Kimse hava saldırıları esnasında sığınağa gitmek gerektiğini düşünmüyormuş orada. Hacıların oteli ve manastırın geniş misafirhanesi korunaklı bir yer arayan insanlarla doluymuş.

2014’ten bu yana mülteciler için barınak işlevi gören ve Ukrayna’nın en önemli Ortodoks ibadet yerlerinden biri olan diğer bir taş manastır da Donbas’taki Sviatohirsk kasabasında bulunuyor. Dascha ekim ayında oraya hac ziyareti yapmış. Donbas Savaşı’nın başından beri manastırda yaşayan Donetskli ailelere rastlamış — o bölgeyi iyi biliyorlarmış, Ukrayna’nın batısına veya iç bölgelerine taşınmayı reddediyorlarmış. Şimdi Sviatohirsk’teki manastır yeni bir mülteci akınıyla bir kez daha dolup taşıyor.

Sviatohirsk, Rus saldırılarının yeni hedefi olduğu açıklanan Slavyansk’a otuz kilometre mesafede ve tahliye operasyonunun başarılı olup olmayacağı, hattâ böyle bir operasyonun denenip denenmeyeceği bile belli değil. 2014 ile 2016 yılları arasında Sviatohirsk’e komşu kasabalar ağır bombardıman altındayken, dindarlar tehlikeli olmasına rağmen manastırı ziyaret ederlerdi —kısmen de, manastırın Ortodoksluğun gündelik rutiniyle biçimlenen atmosferinde savaşın dokunamadığı bir şey buldukları için yaparlardı bunu. Fakat üç hafta önce manastır ateş altında kaldı, mültecilerin barındığı binalar büyük zarar gördü.

Trende Dascha aniden iyi bir haber aldı. Arkadaşının bir haftadır konuşamadığı ailesi işgalden sağ kurtulmuş! Dascha empati dolu bir sesle, bir keresinde bir Rus askerinin ailelerindeki bir kadına, uzakta yaşayan hasta arkadaşlarını ziyaret etmesi için nasıl yardımcı olduğunu anlattı. Askerin kadına refakat ettiğini söyledi. Sonra birdenbire hüzünlendi. Başka bir arkadaşı kısa süre önce Kiev’den İrpin’e kaçmış, Dascha bu arkadaşının cinsel saldırıya uğradığını düşünüyormuş. “Çok özel bir kadındır. Yumuşacık sesli yetenekli bir fotoğrafçı. Uysal bir insandır,” diye anlatıyordu bana Dascha:

“Olanlar hakkında konuşamıyor bile. Öyle büyük bir şokta ki onu tanımakta güçlük çekiyorum. Son birkaç hafta içinde çok yaşlandı. Hiçbir şey söylemedi ama başına neler geldiği bence belli.”

Varşova’ya vardıktan kısa süre sonra, bana hüzünlü ve huzursuz gelen bu şehirde yürüdüm. Burada savaş olmadığına inanamıyordum, bazı insanların yüzünde Kiev’deki yüzlerde gördüğüm endişelerin aynısını gördüm. Belki de sadece kendi ülkemden gelen ve benim gibi sokakları arşınlayan insanlara rastlayıp duruyordum. 

Mavi renkte resmî üniformalar giymiş aralarında sohbet eden bir grup adam gördüm. Silah taşımadıklarını hayretle fark ettim. “Nasıl da korunaksızlar,” diye düşündüm. “Bu nasıl mümkün oluyor?” Sonra yine o muazzam şanslılık hâlini hatırladım; burada, Varşova’da savaşın olmadığını.

Varşova’da hava Kiev’de olduğu gibi serin. Geceyi muhtemelen şehrin sokaklarda pek insan olmayan bir semtinde geçireceğim. Her boş sokakta tanıdık ve anlaşılır bir boşluk görüyorum. Zihnimde bu sokakları, Kiev’in savaştan önce insanlarla dolup taşan, şimdiyse dikkat çekici şekilde boş olan sokaklarıyla karşılaştırıyorum.

Son zamanlarda, Kiev’de günlük hayat saklandığınız yerle sınırlanıyordu sanki. Gerçek hayat, avlu kapılarının ve gönüllü yardım merkezlerinin, hastanelerin, sığınakların ve apartman dairelerinin kapılarının ardındaydı.

Kiev’de yaşayan birçok kişi, haftalardır kâh ümide kâh ümitsizliğe kapılarak, ölen ve yaralanan dostlarının yasını tutmakla savaşın elzem gerekliliklerini yerine getirmeye yönelik hummalı bir meşguliyet arasında gidip geliyordu. Öte yandan, birçok kişi Bucha’da, İrpin’de, Vorzel’de ve Borodyanka’da kelimelerle anlatılamayacak bir şeyler olduğundan tamamen habersizdi. Yırtıkları olan bir keder kozasının içinde yaşıyorduk, o yırtıklardan sürekli yeni haberler giriyordu içeri. Bucha’dan, İrpin’den mültecilerle karşılaşmıştım, bana başlarından geçenleri anlatmışlardı ama resmin bütünü son birkaç güne kadar bulanıktı, tasavvur edilmesi mümkün değildi.

Bu günlüğe başladığımda, sadece bir iki gün sürdüreceğimden emindim. Böyle şuursuz bir savaşın imkânsızlığına duyduğum inanç güçlüydü. Şimdi seyahat ediyorum, trenin penceresinden başka bir ülkenin uzayıp giden manzarasına bakarak, devam eden şiddetin kilometrelerce ötesine gidiyorum ve birdenbire burası için de korktuğumu hissediyorum.

Kiev yakınlarındaki o sakin güzel bölgeler, bir zamanlar küçük bir evimin olmasını hayal ettiğim yerler, gözümüzün önünde dev bir hafıza mekânına dönüşüyor. Rusya, hepimizin kitlesel katlini vacip kılan manifestolar yayınlıyor kendi devlet medyasında. Dünya bir sonraki adımı düşünüyor. Bazı uluslararası uzmanlar kâhin rolüne bürünerek, savaşın yıllarca sürebileceğini söylüyorlar. Böylelikle, toplu cinayet dolaylı yoldan meşrulaştırılıyor – bana öyle geliyor. Bu savaş tek bir gün daha sürmemeli.

• 


[1] Bu dillerde “savaş tiyatrosu” tamlaması “savaş alanı” anlamına geliyor. Türkçedeki kullanıma yakın ve ikili anlamı en iyi yakalayan çeviri “savaş sahnesi” olabilirdi ama yazarın buradaki meramı “tiyatro” kelimesinden vazgeçmemeyi gerektiriyor. (ç.n.)

[2] Kiev’deki 11’inci yüzyıldan kalma bu manastır, Moskova Patrikhanesi’ne bağlı Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin de merkezidir. (ç.n.)

Son bir not niyetine

Savaş başladığında Kiev’de kalma yönünde kesin bir planım yoktu ama kısa süre sonra kendi günlüğümün tutsağı haline geldim. Başlangıçta, olup bitene tanıklık etmek bana her şey kadar önemli geliyordu. Şehirdeki olaylara ilişkin her gün kısa bir not yazmaya karar verdim. Bu işe –ki zor bir işe dönüştü– girişmiştim çünkü savaşın birkaç gün süreceğini sanıyordum. Bu savaşı tasavvur etmek o denli imkânsızdı, yapılanlar küresel güvenlik ve insan haklarının o denli bariz bir ihlaliydi ki, dünya saldırganı durdurmanın yolunu çok geçmeden bulur gibi görünüyordu.

Saldırılar gözlerimizin önünde gerçekleşirken, işlenen suçlar devam ederken, bunlara neredeyse sadece ekonomik yaptırımlarla karşılık verilmesi beni şoka uğrattı. Yaptırımlar etkili ve düşmanın nefesini kesmeye yönelik olsalar dahi, dost kuvvetlerin etkin bir güç gösterisiyle desteklenmediler. Günlüğümün, hakikaten dayanılmaz olan olaylara göğüs germeme yardımcı olduğunu fark ettim; bu da benim anlatmaya uygun kelimeleri aslında bulamadığım bir şeyi tarif etmemi mümkün kılıyordu.

Daha önce, Grad roketlerinin şehri düzenli aralıklarla bombaladığı bir dönemde, Donbas’taki Debaltseve’de bulunmuştum. Savaşın ve ağır silahların sivil halka karşı nasıl kullanılabildiğini görmenin dehşetini ilk o zaman tecrübe etmiştim. Bombardımanın sonuçlarını kendi gözlerimle görmüştüm. Ellerinden başka bir şey gelmediği için –onları nefessiz bırakan nefreti nereye yönelteceklerini bilmediklerinden– ve çektikleri acı yüzünden Ukrayna’dan veya Rusya’dan nefret eden insanlarla karşılaşmıştım.

Savaşın bu yeni aşaması başlayıp saldırılar Kiev’e eriştiğinde, bedensel hafızam canlandı. Fakat bu, olup bitene dayanmamı kolaylaştırmadı. Esasen bu denli aşırı ve şuursuz bir şiddet ortamının insana ne yaptığını bilen biri olarak her günüm keder içinde geçiyordu. Keder duygum, hissettiğim korkudan çok daha güçlüydü. Korku daha sonra, çok daha yakın bir zamanda, Kiev’in yeniden canlanmaya başlar gibi olduğu, özellikle şehir merkezinin güvenli göründüğü günlerde gelip buldu beni. Bazen Donbas’ta, Mariupol yakınlarında kalan insanlarla, hatta işgal altındaki toprakların sınırına uzak olmayan Mariupol’u gidip görmüş olanlarla veya Kiev çevresindekilerle, Bucha ya da İrpin’e gidenlerle konuşuyordum. Her konuşmadan sonra kâbuslar basıyordu beni, korku basıyordu, geceleri apartman dairemin içinde dolaşıp duruyor, giriş holünde, yerde, iki duvar arasında uyuyordum. Yataktayken uykuya dalamıyordum. Yaptığım görüşmeler, telefon konuşmalarım ve daha önce Donbas’a yaptığım ziyaretler aklıma geliyor, gerçek bir dehşet hissi alıyordu beni.

Birçok insan ağlayamıyor. Oysa bazen benim üzerime bir hal geliyor, ağlamaya başlıyorum. Bu halimi tuhaf buluyorum. Bir ara kendi ağlama sesimi kaydetmeyi bile düşündüm. Bu size gülünç gelebilir ama bedenime olan her şeyi, daha sonra üzerinde konuşulabilsin diye, bir şekilde kullanmam gerektiğini düşünüyordum. Hayatımda ilk kez kendi kendimin malzemesine dönüştüğümü hissediyordum. Fakat içinde bulunduğum hali kaydetmeyi her deneyişimde, o his anında terk ediyordu beni. 

Gözyaşlarının beni rahatlattığını söyleyemem. Yeni bir şeyle temas etmeye verilen bir tepki sadece onlar, olayların içyüzünü kavramaya başladıkça olan bir şey. 

Bence herkesin savaş hakkında düşünüp konuşmaya hakkı var. Bu bizim ortak acımız, insanlığın ortak acısı. Olanlardan, bir bakıma bütün dünya sorumlu. Şiddet eylemi bu – kan dökmek, gaddarlık ve soykırım. Dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir kişi bununla kendi arasında bir bağ kurabilmeli. Eğer biri her ne sebeple olursa olsun Ukrayna’dan ayrıldıysa ve bunun hakkında konuşması gerektiğini hissediyorsa, bırakın konuşsun.

Birçok Telegram kanalına aboneyim ben, orada yerde cansız yatan saldırgan ülke askerlerinin fotoğraflarını görüyorum. Ölmüş insanların resimlerine bakarken böylesi bir kayıtsızlık içinde olabileceğimi asla hayal edemezdim eskiden. Fakat şimdi, apartman binalarına ateş açan, yaşlı insanlara ve çocuklara saldıran canilerin cezasız kalacağı düşüncesiyle yaşamak bana zor geliyor. Öte yandan, bu suça uygun bir ceza olmadığını da biliyorum. Onları yargılamalıyız! Soluduğumuz hava kadar elzem bu ve mutlaka olacak. Ancak ölüler dirilmeyecek, parçalanmış dünyalar onarılmayacak. Benzer suçların gelecekte işlenmesini önlemek için davalar görülmeli, suçlular cezalandırılmalı. Fakat ceza onarıcı bir şey değil – kaybettiklerimizi geri getirmeyecek.

Kim olduğumuzu korumanın temel koşullarından biri, çeşitliliğimizi korumak. Farklı dünya görüşlerini, ülkemizdeki farklı bakış açılarını kabullenmeye çalışmayı sürdürmeliyiz. Bunu yaparsak ayakta kalırız. Suçlar cezalandırılmalı; ama suç değil de fikirse söz konusu olan –tahammülü güç bir fikir olsa dahi– kabullenmeye çalışmalıyız.

Fotoğrafçılıkla uğraşan biri olarak, Ukrayna’nın geri kalanı gibi Kiev’in de kendi tarihinin hafızasını korumakta zorlanması beni her zaman şaşırtmıştır. Kiev’in tarihi hep baştan başlıyor, geçmişin izleri kolayca siliniyor.

Genellikle büyük bir trajedi yaşandığı veya dış etkenler şehri değişmeye zorladığı için siliniyor o izler. Şimdi de bir şey Kiev’i kendi tarihini bir kez daha sil baştan yaratmaya zorluyor. Tarihin bu ânı, bana savaşın mümkün olduğunu bilmeyen o şehrin bir bölümünü saklayıp korumak için güçlü bir arzu verdi. Belki de bu yüzden sürekli Kiev sokaklarında dolaştım, pencerelerin, bina duvarlarının, rastgele köşelerin, belli bir bütünlüğü ve anlamı olmayan parçaların fotoğrafını çektim. Sanki geçmişle bağlantılı bir şeyi, yok edilebilecek bir şeyi korumaya çalışıyormuşum gibi hissediyordum.

İçimdeki arzu şu – hayal demek istemiyorum buna, sadece güçlü bir arzu: Bu dayanılmaz hikâyenin akışını bir şekilde kesintiye uğratmak. O kadar uzun süre Kiev’de kalmamı mümkün kılan bu arzuydu, şimdi ilke olarak hayallerin hâlâ gerçekleşebileceğini varsaymayı sürdürmemi sağlayan da yine bu arzu.

• 

(*) "Son Bir Not Niyetine", Ukrayna’nın çevrimiçi dergisi NV için Olga Serdyuk’a verilmiş bir mülakattan derlenmiştir.

İngilizceden çeviren: Yasemin Çongar