Yer değiştirmek, yer açmak

"Yazı ölüleri diriltmez tabii (zaten geri dönmenin tek ve en arzu edilir yolu dirilmek değildir), ama onlara yer açar; bunu, ölülerin gıyabında, ölüme bir bağlam vererek yapar, ki bu bana göre ölülerin geri gelmesidir, biraz değişmiş ve tabii yer değiştirmiş olarak. Yazı kaybolan anlamı da geri getirmez, ama anlamsızlığa yer açar; bunu anlamın gıyabında, yine anlamsızlığa bir hacim ve boyut vererek, onu bir bağlama oturtarak yapar, yani anlamı da geri getirir bir bakıma."

03 Eylül 2020 18:00

Bazı günler yazmanın, çıkış yolu aramak olduğuna inancım iyice güçleniyor. Genelde can sıkıntısı ve boşunalığın galebe çaldığı, bana her şeyin bungun ve cansız göründüğü günlerde oluyor bu. Bu ruh durumunu ister istemez geçmek bilmeyen yaz öğlelerine benzetirim. Çok kaynamış soğan buhuru gibi havada, saatlerin geçip gitmesini dilemekten, durumun geçiciliğine inancımı canlı tutmaya çalışmaktan başka yapacak şey gelmez aklıma. Çok sevip el üstünde tuttuğum aylaklığım aniden derin bir kimsesizliğe dönüştüğünde de böyle yaparım. Bir rüzgârın muhakkak eseceğine, havayı dağıtıp tazeleyeceğine, kendinden başka hiçbir şeye yer bırakmayacak denli ağır ve engin kasvetin sadece mevsimlerden bir mevsim olduğuna inancımı yoklar ve bereket versin ki genellikle çok zorlanmadan bulurum.

Yine de bir çıkış yolu aramaktan anladığım, bir şeyden ya da durumdan kaçmak, kurtulmak için çabalamak değil. Daha doğrusu sadece bu değil, sadece bazen bu.

Gerçekten de sadece bazen (aslında nadiren) kötü bir şeyden (mesela kötülükten) kaçıp kurtulmak için bir çıkış yolu arıyorum. Biliyorum ki çoğu insan için ağrılar, hastalıklar bile derhal kurtulmak gereken bir illet değil, iyice anlaşılması, vakit ve emek verilmesi gereken birer işaret. Acılarıyla özdeşlik kurmayan, onlara mesafeli bir merakla bakan insanlara ilgim her geçen gün daha da artıyor. Bakmayı burada iki anlamıyla birlikte düşünüyorum: görmek için bakmak, iyileştirmek için bakmak. Haklılığıyla, hüsranlarıyla, kendi gücü ya da güçsüzlüğüyle özdeşlik kurmayan, bunlara mesafeli bir merakla bakan metinlere ilgim de her geçen gün aynı ölçüde artıyor. Çünkü bana göre bu bakışta, bu mesafe alış ve meraklanmada kaçmak değil yer değiştirmek, gidermek değil yer açmak iradesi var.

Bazen çok istediğim bir şeye sahip olmadığım için acı duyuyorum. Bazen hiç istemediğim bir şeye sahip olduğum için acı çekiyorum. Bazen de çok sevdiğim bir şeyi kaybettiğim için acı çekiyorum. Zaman zaman bu yasın çok temel bir duygu olduğunu, hemen hemen her şeyi önceleyip belirlediğini (ne demekse bu), bazen kasvet, bazen can sıkıntısı, bazen boşunalık, bazen kimsesizlik olarak açığa çıkan duygularımın da aynı cevherden yapıldığını hissedip ürperiyorum. Bazen bu yasın hayatımla, yani bildiğim, hatırladığım hayatımla bağlantısını bile kaybediyorum. Uçsuz bucaksız, şekilsiz, çok –ama çok– çok eski ama hâlâ capcanlı, denetimim dışında olduğu için ürkütücü bulduğum bir şey o. Kimi zaman yastan ve acıdan kaçmak ya da şöylece üstlerini örtmek arzum galebe çalıyor ve boşver kızım, diyorum, bu iş seni aşar, iyisi mi topukla. Ama kimi zaman bir çıkış yolu bulmanın biraz mesafe almakla, yani yer değiştirmekle mümkün olacağına dair bir sezgiyle ileri doğru bir adım atasım ve sonra aniden dönüp doğruca o şekilsiz coğrafyaya bakasım geliyor.

Yazmaya gerçekten ihtiyaç duyduğum ender zamanlar bu bakışla başlar. Bu yüzden bana göre yazmanın ilk hamlesi belirsiz bir süreliğine durup bakmaktır. O bir adımlık mesafe bana yer değiştirdiğim duygusunu verir. O engin şekilsizlik korku değil merak uyandırmaya başlar. Bakışım tanıdık bir kıvrım, ucundan tutup kendime çekebileceğim bir şey arar. Gördüklerim bölük pörçüktür, ama bildiğim şeylere illa ki benzerler.

Boş sayfada leke görüp (gerekirse hayal edip) ona bir form vermeye benzer bu: Lekenin sağ tarafı bir kunduz başını andırıyordur mesela, ama sol tarafında da leylek gagası gibi bir şey vardır, yarı kunduz yarı leylek, iki başlı bu varlık hiçbir anlama gelmeyebilir, ama hiç değilse artık elimde tutup evirip çevirebileceğim bir imge vardır. Onu başka başka şeylere benzetebilirim, hakkında bir hikâye uydurabilirim, ince ince ve doyasıya zırvalayabilirim, ona bir dil ve bir dünya verebilirim. Anlaşılmaz varlıklar, muğlak imgeler, şifreleri andıran deyişlerle dolu o dünya zamanla tanıdıklaşır, kendine özgü bir gerçekliği içeriden kendi yordamıyla inşa edecek kıvama gelir, bildiğim ve anladığım dünyama eklenir.

Yazmaya mutlulukla, güzel bir yolculuğa çıkıyormuşum gibi coşkuyla başladığımı hiç hatırlamıyorum. Bir metni bitirdiğimde öte dünyaya yaptığı yolculuktan bilgelikle dönen kahraman gibi hissettiğim de olmadı. Yazmanın beni sakinleştirdiğini, daha güçlü, daha iyi bir insan yaptığını da hiç düşünmedim. Kaldı ki yazmanın vasat ve sıkıcı yanlarımı iyice açığa çıkardığına inanırım ve bundan sürekli şikâyet ederim. Ayrıca ince ince zırvalamak sadece bazen keyiflidir, başkaları için de bir anlama gelebilecek tek bir cümle olsun kuramadığımı düşünmek beni bazen çok yalnız hissettirir, yıpratır ve kendi gözümde değersizleştirir. Bu yüzden bozuk şeyleri tamir etmek, yıpranmış sayfaları onarmak, ormanda meyve toplamak, köpeklerin peşine takılıp gezmek, kalabalık yerlere uzaktan bakmak, arkadaşlarla dedikodu yapıp gülmek, bir çalgıyı bir şarkının sonunu getirecek kadar çalabilmek bana yazmaktan daha zevkli, güzel ve samimi gelir. Mutlu olmak istediğimde (ki genelde hayatıma yön veren istek budur) yazı yazmam. Ama anlamla kurduğum düzenli teması yitirmekten, hayatımın iyi kötü öngörülebilir bir gidişatı olduğuna güvenimi kaybetmekten her korktuğumda ilk davrandığım şey yazıdır.

Çünkü yazının ortadan kaybolan şeyleri geri getirebileceğine inanırım.[1] Yazının varlığından dahi bihaber olduğum şeyleri açığa çıkarabileceğine de inanırım. Bana yüce, aşılmaz gelen acıların geçici ve sıradan olduğunu genelde ancak onlar hakkında yazdığımda gerçek anlamda idrak ederim. Geçicilik ve sıradanlığın felaketim değil imkânım, çıkış yolum ve hazinem olduğunu da… Çünkü ben de pek çokları gibi en iyi yazarken düşünebiliyorum. Aynı anda büyük bir çaba ve teslimiyet.


[1] Yazı ölüleri diriltmez tabii (zaten geri dönmenin tek ve en arzu edilir yolu dirilmek değildir), ama onlara yer açar; bunu, ölülerin gıyabında, ölüme bir bağlam vererek yapar, ki bu bana göre ölülerin geri gelmesidir, biraz değişmiş ve tabii yer değiştirmiş olarak. Yazı kaybolan anlamı da geri getirmez, ama anlamsızlığa yer açar; bunu anlamın gıyabında, yine anlamsızlığa bir hacim ve boyut vererek, onu bir bağlama oturtarak yapar, yani anlamı da geri getirir bir bakıma. Yazı, zaten, ancak ve her zaman konuşmacının gıyabında mevcuttur, anda söylenen canlı ve uçucu sözün (zamana giydirilen sözün) yerine geçer, onu değiştirir (yani yazılı hale getirir ve sayfada dondurur), ama sonuç olarak yaptığı şey yine de onu geri getirmektir.