Yazılmamış bir atlas: Aydın Uğur

"Aydın hoca kendi kafasının işleyişine sizi de ortak ederdi, siz de sonuçtan memnun kalırdınız. Öncesinden daha açık zihinle yaşamaya devam ettiğinizi hissederdiniz. Bir sosyal bilimcide olması gerektiği kadar sorgulayıcı, eleştirel ve takipçiydi ama çok azında olduğu kuvvette bir sezgiye sahipti ve bilgiye dayanan sezgiye de hep güvenirdi, inanırdı."

03 Ağustos 2022 21:30

İnsan önce yazacaklarını yazmalı. Sonra ölüyor.

Bu yazıyı 2 Ağustos 2022 Salı gününün gecesinde yazmaya çalışıyorum. Aydın hocamın vefat haberini Beyoğlu’nda bir kafede iş toplantısı yaparken aldığım günün gecesinde. Dağınıklığı mazur görün lütfen. Yazılması gerekenlerin belki onda birini dile dökebileceğim.

4 Ağustos 2022 Perşembe günü K24’te yayına giren bu dosya çok önceden hazırdı. Belki birkaç ismin daha yazısı eklenir diye ve başka daha birçok –artık– lüzumsuz nedenlerle, temelde ve tamamen benim yüzümden bugün yayınlanmak zorunda kaldı.

Yoğun bakımda işler ciddiye binince, Mustafa Arslantunalı’ya yazıları ilettim ve “N’olur artık al bunları benden, beni bekleme” dedim. Geç kaldım.

Dünya gözüyle göremedi. Haberi vardı bu dosyadan. Kimlerin yazdığını biliyordu. Yazıların hiçbirini okuyamamıştı ama içeriklerinden haberdardı, memnundu, müteşekkirdi. -di’li geçmiş zamana bu kadar çabuk, bu kadar hazırlıksız yakalanmak…

İşler yoğun bakıma varmadan çok önceleri bir armağan kitap hazırlığına girişmiştim, kendisiyle birlikte bir yazar listesi dahi hazırladık. Başlamak için, kurucusu olduğu üniversitenin yayınevinin yayın kurulundan onay bekleniyor halen.

***

Yanılmıyorsam ilk görüşüm, Bilgi’nin Kuştepe kampüsünde, iç merdivenlerdeydi. Selam verip yanımızdan geçtikten sonra –yanında birileri vardı, belli ki onlara kampüsü gezdiriyordu– onu tanıyan arkadaşım, “Daha yeni kanser teşhisi kondu ama her gün işinin başında, helal olsun, çok saygı duyuyorum” demişti. Yaşım biraz geçkin de olsa öğrencisi olduğum üniversitenin rektörüne hiç dikkat etmeyişimi, üstelik adamcağızın bu şartlarda görevini sürdürdüğünün farkında olmayışımı yadırgamış, kendime kızmıştım.

Lisans yıllarımın sonlarında, Türkiye’nin ilk “Kültürel İncelemeler” programını kurdu. Mezuniyete yaklaşırken yavaş yavaş master programlarına bakmaya başlamıştık. Mensubu olduğumuz üniversitede “böyle” isimli bir master programının açılmasını da önce biz garipsemiştik. Bu ne ola ki? Tarih bölümünde okuyorduk ve “zaten” derslerimizi biz kültürel, dönemsel, coğrafi ayrımları gözeterek işliyor, bir söz söyleyeceksek bu filtrelerden geçmesini önemsiyorduk. O halde daha fazla ne olabilirdi ki? Keşke olacaksa Tarih master programı açılsaymış. (Çok yıllar sonra açıldı.) İnternetin kampüsteki bilgisayarlarla hayatımıza girdiği yıllar. “Cultural Studies” diye aratıp baktım. Dünyanın dört bir yanındaki birçok saygın üniversitenin bu isimde lisans, master, hatta doktora programları vardı. Derslerine, hocalarının cv’lerine vs. baktıkça o zannettiğim “Tarih yetermiş yaa” durumunun pek de geçerli olmadığını sezinledim.

2005 yılının sonbahar sömestri. Daha başları. “Ermeni soykırımı diye bir şey varmış, burda konferansı olacakmış” diye fısıltı gazetesi çalışıyordu. Biz tarih okuyoruz, olsa bilirdik, bu da nerden çıktı? Elbette katılmak için can attık ama sadece davetliler katılabilecekmiş. Konuşmacıların önemli bir kısmının zaten derslerini aldığımız veya izlediğimiz hocalar olduklarını görünce, en azından onlardan konuşma metinlerini isteriz, diye iç geçirmiştik.

Konferans tarihi yaklaştıkça, önceden konusu açıldıkça hevesle konuşan hocaların sesine bazı gölgeli endişeler sirayet etmeye başladı. Sonra o Ermeni Konferansı’nda neler olduğunu, bizler de o günlerde TV ekranlarından izlemiştik. Dolapdere’deki kampüsün kapısına doğru yürüyen Erdal İnönü’nün üzerine atılan yumurtaları halen unutamam. Yumurta mıydı, domates mi, ikisi birden mi? Yumurtayla eylem ilk kez oluyordu sanırım. Değilse bile absürdlüğü unutulmamasına yetiyordu. Daha birkaç hafta önce Amerika’da yumurtalı bir eylem olmuştu, ne olduğunu hiç hatırlamıyorum ama bu Dolapdere’de ve Erdal İnönü’ye ve Ermeni Konferansı’na dinleyici olarak katılırken yapılıyordu. Absürd bir travma mümkünse, Türkiye’de yaşandı.

O dönemde Bilgi Üniversitesi’nin rektörü Aydın Uğur’du. Bütün bu süreçte neler oldu, kimlerle neler konuşuldu, bilmiyoruz. O bunu hiç yazmadı, sanırım kimse de çıkıp dönemin rektörüne o günleri sormadı – sorduysa da cevap vermemesine şaşırmam.

Bildiğim; konferans günlerinde hiçbir telefon, e-posta, gazete haberi, vs. ile dış dünyadan haber almamaya özen göstermiş olması. Kampüs içerisinde, tüm kararları sadece oranın atmosferine göre verebilmek için. Her şey bitip evine döndüğünde iletişim kanallarını açınca insanların kendisi ve ecdadı konusundaki duygu ve düşünceleriyle karşılaşıyor ve doğru olanı yaptığının ferahlığını hissediyor.

Bakımevi günlerindeki bir ziyaretimde, “O benim için kırılma olmuştu, yaptıklarımızın toplumda gerçekten bir şeyleri değiştirebileceğine ilk kez ikna olmuştum” demişti. Sonrasında daha radikal bir akademisyen olmasını beklersiniz, değil mi? Hayır. Daha fazla idari görev almaya devam etti. Kültürel İncelemeler gibi master programları kurdu, zaten öncesinde Bilgi’nin kurucu ekibi içerisindeydi, Sosyoloji dahil bölümler kurdu, kariyeri boyunca bir üniversitede bir akademisyenin alabileceği tüm unvanları aldı.

Ve yıllarca sadece bazı notlar aldı. Akademik eğitim, onun toplumla ilişkisi, dönüştürücü, onun sevdiği tabirle “buz kırıcı” özelliğine halel gelmeden ama küreselleşen dünyanın gereklerini de unutmayan ve bunun sınırını daima toplumdan yana çizen ve zorlayan ve sürdürülebilir olan bir yeni akademik yapılanma ne olabilir? Nasıl olabilir? Gereçleri ve sınırları nelerdir? İmkânı ve sonuçları ne olabilir?

O kırılmayla dönüp bu soruların peşine düştü, aldığı görevlerle olayı yerinde inceledi. En gırgır akşamüstü “dekan odası” toplaşmalarında dahi bu algısı daima açıktı. “Şu anki bu muhabbet aynı andaki Mersin’de, Muş’ta, Trabzon’da, Diyarbakır’da, vs. bir üniversitede olabilir mi? Olsa nasıl olur? Hangisinin özellikleri, [yine sevdiği bir tabirle] ‘özlediğimiz’ toplum için daha gereklidir?” gibi sorular etrafında zihni durmadan dönüp duruyordu. Yazdığı bazı şeyler var, umarım onlar yayımlanacak, ama o nihai fikre ulaşılamadı, o yolun metni yazılamadı. Yaklaşık elli yıllık akademik kariyerin bu gibi sorular etrafında çalışmasının vardığı cümlelere artık hiç kavuşamayacağız. İnsan önce yazacaklarını yazmalıymış.

***

O lisansta bu neymiş dediğim Kültürel İncelemeler’in yıllar sonra öğrencisi oldum. Ben öğrencisi olduğumda program koordinatörü Ferda Keskin’di. Sonra Bülent Somay oldu, sonra da ben mezun oldum. Şişli Belediyesi’nde Mustafa Sarıgül’ün AB işlerine bakan ofiste bir geri dönüşüm projesinde çalışırken Bülent Somay’ın telefonuyla işler fena halde değişti. “Asistanım olur musun?” dedi, “Şereftir” dedim. Birkaç ay içerisinde Bilgi’de yan yana PC’lerde çalışmaya başladık. Orası ayrı hikâye. Sonra bir gün Bülent’in doktora başvurusu kabul edildi ve Londra yolcusu oldu. Eh, gençlerin önünü açmak lazım, vakti gelmişti zaten. Yerine, “kurucu başkan”, Kültürel İncelemeler koordinatörü olarak geldi. Return of the Father! Yoo… O zaten kurduğu andan itibaren her yeri tatlı tatlı izlemeye devam etmiş. Diğerlerini de ediyordu. A real father.

Kültürel İncelemeler’le ilgili beni iyiden iyiye bir silkeledikten sonra, neler yapmak gerektiğini, bir şey yapmak gerekip gerekmediğini, eksiklerin ve fazlaların nelere karşılık geldiğini mesai sonrası mesailerde uzun uzun konuştuk. Neticede çok bir şey değişmedi ama dışarıdan ve daima taze bir gözün birkaç müdahalesi oldu. Bunlardan benim de, dersin hocasının da, Aydın hocanın da övünç duyduğu bir örneği, Türkiye’de ilk kez (dünyada da sayılı olan) “koku ve kültür” üzerine açılan ve her döneminde “kapalı gişe” olan Vedat Ozan’ın “Koku ve Duyuların Kültürel Tarihi” dersi olmuştur.

O mesai dışındaki mesailer boyunca hem ders aldım hem ifade verdim. Sohbetin ilmini bilen bir insan ve radarı sürekli açık bir akademisyen olarak, bir öne kürek, ardından geri çekme hareketini ustalıkla uygulardı. Sen artık sahneye çık diyerek iki oyun birden yazdırdı bana. “Akademik Yazım” ile “Kültür Endüstrileri ve Edebi Üretim” derslerini açtık.

Buradan sonrasında hikâye benim açımdan biraz çetrefilleşiyor. Garipleşiyor. Anlıyorum ama inanmak istemiyorumlaşıyor. Doktoraya başvuru dönemindeyim:

– Bunun sınıfsal bir süreç olduğunun farkındasın. Üzülmeni, sonunda üzüleceğin bir süreçte yorulmanı istemem. Emin misin?

– Bugüne kadar o sınıfsal basamakları çıktım, bunda dizim bedenimi taşıyamazsa sınırımı görmüş olurum. Denemeye değer değil mi?

Haklı çıktı.

***

Pandemi boyunca gönlümüze estikçe online olarak sohbet ettik. Nihayet o kapanmanın getirdiği afakanların da katkısıyla, yıllardır peşinde olduğum, yazılarını kitaplaştırmaya ikna ettim. Ya da bu kez ikna olası vardı. Oturdu, tüm yazılarını ciddiyetle yeniden elden geçirdi. El yazısıyla yeniden notlar düştü, eklemeler çıkarmalar yaptı. Bütün bunları, bunca teknoloji üzerine okumuş yazmış bir âlim kişilik olarak el yazısıyla çalışan zihniyle yaptı. Dijital dönüşümün etkilerini vaktiyle önceden fark eden ve bu literatürün ilk yazılarını kaleme alan, yıllar sonra da bugün bu dönüşümün yeni etkilerini anlamanın peşinde olan o değilmiş gibi. Şimdi o el yazısı notları nerededir? Evinde bir çekmecede olmalı. Rahmetli Canan Hanım’la oğulları Can bana onları tarayıp göndermişti, sağ olsun.

Bir gün bu notlar bir yayıncı bulduğunda kallavi bir cilt içerisinde kültür, ekoloji, kent, küreselleşme bağlamında çalışan bir zihnin ürünlerini sizler de okuyabileceksiniz. Bunların bir kısmı şimdiye kadar iki kitap halinde yayımlandılar: Keşfedilmemiş Kıta ve Kültür Kıtası Atlası. İkisi de birer baskı gördüler. Oysa Türkiye’de popüler kültür analizlerinin ilk metinleridir. Acemi metinler değillerdir ama. Belki Türkiye’de Frankfurt Ekolü’nün tanınmasını sağlayan Ünsal Oskay hocanın ilk asistanı olmasının getirdiği bir meziyet, belki kendi geliştirdiği toplumsal analiz hassasiyetleri gereği bugün halen geçerli saptamalar barındırıyor yazdıkları. Eskimemişler.

Kitaplaşanların dışında ve sonrasında da birçok farklı mecrada yayınlanan yazılar, makaleler kaleme aldı. Hepsini toplama çalışmalarımızın sonuna doğru yaklaşırken, kendi ifadesiyle “elini ayağını bağlayan” günler geldi.

– Cezalı gibiyim sanki. Artık yazma zamanım gelmişken elime kalem alamıyorum.

***

Pandeminin patlak vermesiyle birlikte, üniversiteler de online eğitime mecburen döndüler. Böyle uzaktan uzağa öğrenciyi “etkileyebilmenin” bir yolu pek mümkün değil. O halde bir adım ilerinin taktiğini uyguluyoruz diyor ve sonbaharda vereceği “Küreselleşme” dersinin öğrencilerini mayıstan toplayıp “Korona ve Küreselleşme” başlığının kırılımlarını tartışmaya başlıyorlar. Herkes konunun bir yanından tutuyor ve dönem başladığında, o sırada yaşanmakta olanın farklı başlıklarda “amatör” uzmanları sunumlar yapmaya başlıyor, bunları makaleler halinde kaleme alıyor, hepsini bir araya getirip bir kitap haline getiriyorlar. (Yayıncısı bulunamayan o kitap nihayet yakın zamanda okurlarına ulaşabilecek.)

Dünyada başka örneği var mı bilmiyorum, henüz rastlamadım, bir pandemi süreci içerisinde bir grup sosyolog adayı, pandeminin etkilerini günü gününe inceledi. Üstelik bunları da dönemlik “veriler” güncellendikleri sürece taze kalacak bir yöntemle yaptılar. Aydın hocanın böyle bir özelliği vardı – vardır. Kendi kafasının işleyişine sizi de ortak ederdi, siz de sonuçtan memnun kalırdınız. Öncesinden daha açık zihinle yaşamaya devam ettiğinizi hissederdiniz.

Bir sosyal bilimcide olması gerektiği kadar sorgulayıcı, eleştirel ve takipçiydi ama çok azında olduğu kuvvette bir sezgiye sahipti ve bilgiye dayanan sezgiye de hep güvenirdi, inanırdı.

– Çocuklar, yanlış anlamayın ama bir sosyal bilimcinin bir Allah’ı da olmalı. Bu her ne olacaksa. Çünkü toplumları, insanları çalışıyoruz. Pek hoşlanmam ama vebali vardır bu işin. Bunun içinden çıkmanın yolu vicdandır, işini doğru ve dürüst yaptığına dair evrensel ölçülerde hoşnutluktur ama vicdanın da çözemediği yerler olur. O zaman analizini devam ettirebilmek için işte bir ortak akıl sezgin olmalı. Tasvip etmesen de onu sezebilmelisin. Allah fikri onu sağlar.

Gökhan Aslan’la Açık Radyo’da vaktiyle hazırladığımız “İnceden KÜLTür” (KÜLT, o dönemde çıkarmaya başladığımız, memleketin ilk kültürel incelemeler dergisiydi ve onun radyo yayını olarak bu programı hazırlıyorduk) programının önce ilk haftalarında, sonra son haftalarında olmak üzere iki kez “akademi” bağlamında konuşmak üzere konuk aldık. O yayınların kaydı nerelerdedir acaba? O programımızın son, kapanış yayınında da Aydın hocanın bu sözlerine atıfta bulunmuştuk. Allah da bir fikirdir ve sosyal bilimcinin aşina olması gerekir.

Sonra Türkiye’de geçen yıllar, laik bir zihnin ürünü bu düşüncelerin sosyolojik olmakla birlikte antropolojik izdüşümlerinin de karşılık bulmadığını gösterdi – en azından öyle göstermekte.

Kitaplarla ilgili çalışmalarımızı bitirme noktasına geldiğimizde, artık sıra nihayet o müstakbel “bütün yazıları” kitabının girişi için uzun bir nehir söyleşi yapmaya gelmişti. Kariyeri boyunca –her nedense– belli ki özellikle dikkat ettiği şey, kendiyle ilgili bilgilerin ortalığa pek saçılmamasıydı. Bakmışsınızdır, Google’da pek fotosu yoktur, hayatıyla ilgili de üç satırdan ötesi bulunmaz. Her perşembe olduğu gibi, haftaya buluşmamızda hayatını kayda almaya başlayacaktık. O hafta gittiğimde çok yorgundu, uykuluydu. Sonraki hafta da yoğun bakıma kaldırıldı.

Bugün haberi geldi.

Eski Milli Eğitim bakanlarımızdan Necdet Uğur’un oğlu, Çanakkaleli Melahat’in hikâyesini bilen insanlardan biriydi.

Anlatması gerekenleri çok az anlattı, yazması gerekenleri çok az yazdı.

Mükemmeliyetçiliğin cins bir koluna tabiydi. Hikâyenin tamamını bir anlayalım, öyle konuşalımcıydı. Ömrü vefa etmedi. Etmeyişine hepimizi şahit kıldı ama. Böyle de yaşanabilirdi. İlla da yazmak, söz bırakmak şart değildi. Gün’lerin içinde hayat değiştirilebilirdi. Bunun imkânını her yakaladığında gereğini yaptı. Sayısız insanın hayatına birbirinden çok farklı yönlerde etkilerde bulundu, hayatları değiştirdi. Anlatır her biri umarım...

Viskiyi ve sigarayı severdi.

Organik bir karizması vardı.

Kırk beş kilo haliyle de sesindeki nezaket ortamdakilere işaret oluyordu...

Aydın Uğur’un hikâyesini bilmiyoruz. Hiçbir ayrıntıya hâkim değiliz.

Yaşadı, etkilendi, etkiledi ve gitti.

Artık bütün anlar birer anıya dönüştüler.

•