Babanın kanunu karşısında kız çocuğunun kendine yer açma endişesi

"Emine Semiye ve Fatma Aliye, Mükâfat-ı İlahiye ve Udi romanlarında yazın alanında kendilerine yer açmak ve kadın merkezli bir edebiyat inşa etmek için kendilerinden önceki erkek yazarların kanunlarına karşı çıkarlar."

02 Haziran 2022 11:30

 

Türkçe edebiyatın ilk kadın romancılarından olan Emine Semiye ve Fatma Aliye kadın özne ve aktörlüğünün temelde olduğu, kadın meselelerinin geçiştirilmek yerine daha derinden sorunsallaştırıldığı, ayrıca kadınlar değil de kadınlık gibi daha bütüncül bir perspektiften olaylara yaklaşan romanlar yazmışlardır. Bunun yanında iki kız kardeş olan Emine Semiye ve Fatma Aliye romanlarında kadınlık meselelerine farklı şekillerde eğilmekle birlikte, ikisi de feminizmin Türk edebiyatındaki ilk etkilerini dönemine göre oldukça cesur bir çizgiden işlemişlerdir. Bunu yaparken çoğu zaman romanlarına kadınlık meselesine dair kendi düşüncelerini eklemlemişlerdir.

Her alanda olduğu gibi bu alanda da iki kız kardeşin çizgileri farklıdır. Emine Semiye’nin çizgisi Fatma Aliye’ye göre daha radikal, daha cesurdur. Fatma Aliye bu kadar radikal olamamakla birlikte, daha çok geleneksel toplum düzeninin emareleriyle hareket eder. Fakat o dönem için kadın sorunlarına daha yakından eğilme ve bu meseleyi bütüncül açıdan işleme onları birleştiren temel meseledir. Bunu yaparken aynı zamanda kendilerinden önceki ya da dönemdaşları erkek merkezli edebiyat kültüründen ayrılırlar. Çünkü edebiyatta artık kadının daha merkezde olduğu yeni vadilere ihtiyaç vardır. Dolayısıyla Emine Semiye ve Fatma Aliye, Mükâfat-ı İlahiye[1] ve Udi [2] romanlarında yazın alanında kendilerine yer açmak ve kadın merkezli bir edebiyat inşa etmek için kendilerinden önceki erkek yazarların kanunlarına karşı çıkarlar.

Kadın merkezli edebiyatta kadın sanatçının yalnızlığı, erkek öncüllerine yabancılaşması, kadın okuyucuya duyduğu ihtiyaçla birlikte erkek okuyucuların düşmanlığından korkması, erkek öncüllerin kadın yazınına olan bakışı ve tüm bu aşağılanma fenomenleri kadının kendini yaratma potansiyelini erkek muadillerinden farklılaştırır.[3] Bu noktada erkek egemen normlar düşünüldüğünde, sosyal alanda olduğu kadar yazın alanında da babanın kanunu baskın kültüre işaret eder. Kız çocuk da bu kültürden hareket ederek yazın dünyasında kendi yaratıcılığına yer açmaya çalışır. Lakin bunu yaparken baskın kültürden tamamıyla sıyrılamaz. Elaine Showalter “Feminist Criticism in the Wilderness” isimli makalesinde bu konuyu şu sözlerle destekler:

“Baskın yapının tamamen dışında bir yazı ya da eleştiri olamaz; hiçbir yayın erkek egemen toplumun ekonomik ve politik baskılarından tamamen bağımsız değildir.”[4]

Dolayısıyla bu iki romanda baskın kültürün roman geleneğinin genel çerçevesi farklı kurulumlarla da olsa bulunur.

Mesela, İntibah örneğinde genel Tanzimat romanını düşünelim: babasızlık itkisiyle süfli lezzetlere düşen bir erkek, femme fatale tipini karşılayan bir “kötü/öldürücü kadın” ve bir de ideal olan masum kadın... Bu üçlü çerçeve bazında Jale Parla, Tanzimat yazarlarının romanlarının imparatorluğun son dönemindeki çöküş yıllarının endişelerini içerdiğini, bu romanların erkek kahramanlarının babasızlık anlatılarının padişahın yokluğunda Batıya yani materyalizme ve roman bazında kadın bedenine olan düşkünlüklerine denk düştüğünü belirtir. Ona göre bu çerçeveyi barındıran romanlar imparatorluğun çöküş alegorisinin işaretçileridir.[5] Fakat Mükafat-ı İlahiye ve Udi romanları bu çerçeveyi kıran cinstendir. Şöyle ki, Mükâfat-ı İlahiye, Tanzimat romanının bu üçlü çerçevesini alıp Fransa’da kurmasıyla başlı başına zaten bu olguyu olumsuzlar. Öte yandan bu romanda da süfli lezzetlere düşmüş diye tanımlayabileceğimiz Alber isimli Fransız bir erkek vardır ama bu erkek Parla’nın tezini kurduğu babanın yokluğunda çöküşe sürüklenen erkek profilinden uzaktır – ve zaten Batılıdır. Dolayısıyla Alber’in eylemleri babasızlık yüzünden rehbersiz kalmanın sonucu olarak kurulmamıştır. Alber, Ali Bey’in, Süleyman Bey’in ve bilumum Tanzimat erkek karakterlerinin aksine bu alışkanlıkları sonradan edinmemiş, zaten bu biçimde yetiştirilmiş ve tabiatı böyle olan birisidir. Kitapta da bu açıkça şöyle belirtilir:

“Alis’in talihine Vikont Alber dö Biritan namında asil fakat cüheladan şımarık büyümüş bir delikanlı düşmüştü. […] Alis’in bir ümidi vardı ki o da zevcinin henüz pek genç olmasından tahsis-i ahval ederek tahsile de sa’y ü gayret eyleyebilmesiydi.”[6]

Bu cümleler görüldüğü üzere bize babasızlık hakkında hiçbir göndermede bulunmamakta, aksine Alber’in yetiştirilme biçimine ve karakterine dair bilgi vermektedir.

Öte yandan, Udi’de ise bu tipi Mail karakteri karşılar. Mail için de süfli lezzetlere düşmüş bir erkektir denebilir. Lakin işin içyüzüne baktığımızda yine babasızlık üzerinden kurulmuş bir nedensellik göremeyiz. Hatta Mail’in de tıpkı Alber gibi daha evvelden böyle bir yapıya sahip olduğunu, tam açık etmese de Bedia’nın ağabeyi Şemi bize şu sözlerle hissettirir:

“Beni senin izdivacın meselesine mani oluyor zannediyorlar. Halbuki meydanda muvafık bir talip yok! […] Muvafık bir şey zuhurunda memnunen rıza gösteririm […]”[7]

Bu cümlelerle birlikte Mail’in sonradan yaptığı eylemler daha manalı bir hal alıyor. Mail de zaten Şemi’nin bildiği ve Bedia’ya anlatmaya çalıştığı üzere, uygun bir kişilik yapısına ve ahlakına sahip değildir ve bu durum romanda herhangi bir şekilde babasızlıkla ilintilendirilmemiştir. Dolayısıyla Mail’in de, Alber’in de babasızlık üzerinden değil, zaten var olan karakterlerinin ve yetiştirilme tarzlarının üzerinden eylemlerinin şekillendiğini görüyoruz. Bu örnekler bizi Parla’nın perspektifinin dışına çıkarıp bu romanları çöküş alegorisinden bağımsız olarak okuyabilme düşüncesine itiyor. Bunun yanında bu örneklerden doğan bir algılama farkına da değinmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Erkek yazarların karakterlerinin yanlış yola sapmalarını bir babasızlık problemiyle daha meşru bir yerden kurduklarını düşünüyorum. Kadın yazarların bu kanuna karşı çıkışı da tam da bu örneklerle olmuş oluyor aslında. Yani kadınların kendi içlerindeki kültürü, erkeklerin eylemlerini dönemine göre daha farklı daha özcü bir yerden, daha sistemsel bir perspektiften algılamaktadırlar. Başka bir ifadeyle, kadın yazarların, erkeklerin uygunsuz eylemlerini babasızlığın getirisi olan bir rehberden yoksunluk gibi daha “masum” olanın gölgesinden sıyırıp onların yetiştirilme tarzlarına, karakterlerine ve dolayısıyla erkek egemen normlara eleştirel yaklaştıkları aşikârdır. Bu yüzden kadın yazarlar her ne kadar kendilerine yazın dünyasında ayrı bir yer açma hedefinde de olsalar, eserlerini oluştururken ister istemez “babalarını” ve onların yarattığı erkek karakterleri de eleştirel düşünürler. Ve bunu yaparken de erkek egemen normlara dikkat çekerler.

Bu karşı çıkışın diğer bir uzantısı da femme fatale diye adlandırdığımız kadınları anlama/anlatma ve dönüştürme üzerinden görülmektedir. Tanzimat romanlarının geneline baktığımızda, mesela Mahpeyker ya da Hançerli Hanım karakterleri gibi karakterler genelde iffet dairesi dışında para kazanırlar. Udi’de Mail, Bedia’yı dansöz Helvila ile aldatır. Helvila da iffet dairesi dışında, güzelliğiyle para kazanmaktadır. Hatta onun karşısına iffetli bir kadın olarak konmuş olan Bedia ile sohbetlerinde de neden bu yolda olduğunu, Bedia’nın iffet dairesinde kazanmayı savunması üzerine şu şekilde ifade eder:

“[…] soğuktan donmuş olan avucum sabahtan akşama kadar açık durduğu halde, içine bir onluk yahut beşlik bile düşmediği oldu. […] O türlü kazanmak için her nasıl çalıştıksa doyacak, giyinecek, ısınacak kadar bir şey kazanamadık.”[8]

Fatma Aliye bu konudaki kendi düşüncelerini Bedia ve Helvila’nın sohbeti üzerinden metne yedirir. Şöyle ki, Fatma Aliye kadının ancak mecbur kaldığı durumlarda iffet dairesi çerçevesinde çalışması gerektiğini düşünür. Ve evi geçindirme işinin erkeğin görevi olduğunu vurgular. Bu düşünce onun İslami ve milli referansların dışına çıkmak istemediğinin, daha geleneksel bir yapıda gezindiğinin ipucudur.[9] Metinde de bunu Helvila ile konuşmalarında şu şekilde hissettirir:

“Oh! Bedbaht! Yalnız böyle mi geçinilir? Yalnız böyle mi kazanılır? […] Belki pek az bir müddet sonra muhtaç kalacaktı. Mail kendisini terk edecek olursa ne hale geleceğini düşünüyordu. Şemi hatırına geldi.”[10]

Fakat her ne kadar metninde evi geçindirmenin erkeğe ait olduğunu ve kadınların da iffet dairesi sınırlarına çıkmamalarını desteklese de, iffet dairesi dışındaki kadınları da bir noktada anlamaya/anlatmaya çalışmıştır. Helvila gibi bu kadınların isteyerek bu konumda olmadıklarını, ne gibi mecburiyetler ve yalnız bırakılmalar sonucu bu yola sürüklendiğini tarafsız bir biçimde anlatarak okuyuculara da bu kadınları anlama kapısı açmıştır.

Bu durumun çok benzeri İntibah’ta Mahpeyker üzerinden görülebilir, o da bu yola ne şartlarda sürüklendiğini açıklar. Fakat Namık Kemal’in tarzı Fatma Aliye’den büsbütün farklıdır. Namık Kemal adeta Mahpeyker’i anlamanın krizini yaşar. Ve bunun da etkisiyle Mahpeyker’i eski konumuna geri döndürmeye çalışır. Onun dönüşümüne izin vermez. Bu noktada Fatma Aliye’nin Tanzimat yazarlarının aksine hemcinsi olan her türlü kadını anlamaya çalıştığını, kadınlık meselesinin her türlü perspektifini gerçekçi bir noktadan kurmaya çalıştığını görmekteyiz. Fakat buradaki en çarpıcı fark, Helvila’yı anlamanın yanında, başlangıçta bir femme fatale olan Helvila’nın metnin sonunda Mahpeyker’den farklı olarak iffetli bir kadına dönüşmesidir. Helvila’nın, Mail’in kendisiyle evlenmemesi üzerine yaşadığı değişim, Bedia ile olan konuşmaları ve daha iffetli olmaya olan hayranlığı, onu ahlak çerçevesinde bir evlilik yapmaya ve hayatını daha “namuslu” bir çizgide sürdürmeye yönlendirmiş, böylece yakın akrabalarından biriyle evlenip bu yolda ilerlemeye başlamıştır. Metindeki şu cümlelerden bu anlaşılır:

“Bize iptila gösterenlerin kendi eğlencelerini, keyiflerini, sevdikleri için bize paralar saçtıklarını anlıyordum. […] O zamanda ehl-i iffet kadınlara gıptakeşliğimi tarif edemem!”[11]

Bu noktada Fatma Aliye tekrardan iffetli olma halini desteklerken, aynı zamanda bu dairenin dışında olanlara da adeta yol göstermiştir. Başka bir ifadeyle, Fatma Aliye, Namık Kemal’den farklı olarak femme fatale dediğimiz kadını yolundan ayırmış, kadınların eğer gerçekten isterlerse sonradan bile iffet dairesine dahil olabileceğini vurgulamış ve hemcinslerini anlamanın yanında, onlara rehberlik de etmiştir.

Mükâfat-ı İlahiye’de net bir femme fatale olduğu söylenemez. Fakat erkeğin bu uygunsuz yaşantısı karşısında kadın karakterin eylemselliği ve tercih yapabilme kapasitesi açısından, bu romanın da diğer Tanzimat romanlarından kadın özgürlüğü bağlamında ayrıksılaştığı görülebilir. Bu romanın kadın karakterlerinden biri olan Alis, eşi Alber’in işret zevki yüzünden ciddi ekonomik sıkıntılar çekmektedir. Öyle ki, kimi zaman en temel ihtiyaçları bile edinmekte zorlandığı, çocuğunun ihtiyaçlarını bile karşılayamadığı görülür. Bu da yetmezmiş gibi, Alber de Alis’in babasının zengin olması nedeniyle ısrar ve şiddetle ondan para istemektedir. Ekonomik manada çok müşkül duruma düşen Alis ne olursa olsun iffetli olmaktan sapmaz, hatta babasından bile maddi yönde herhangi bir ricada bulunmaz. Tam aksine, daima aza kanaat eder, daha rahat geçinebileceği evlere taşınır ve mümkün mertebe kemer sıkma politikası uygular. Fakat en sonunda maddi ve manevi problemlerin sebep olduğu psikolojik sıkıntılar Alis’e çok ağır gelir ve Tanzimat romanlarında genelde görülmeyen (Udi hariç) bir şey yapar ve Alber’den kendi isteğiyle boşanır. Şahika Karaca, “Fatma Aliye ve Emine Semiye’nin Kadının Toplumsal Kimliğinin Kazandırılmasında Öncü Fikirleri” isimli makalesinde Emine Semiye’nin kadın karakterlerinin tercih konusunda Fatma Aliye’ninkiler kadar güçlü olmadığını savunur.[12] Fakat Alis, Alber’den boşanmakla bu genellemeyi yanlışlar. Sonuçta Alis’i kimse bu konuda zorlamamış, Alis tamamen kendi özgür iradesiyle hareket etmiştir. Bundan sonraki yaşamında Alis zorlansa da, kendi sorumluluğunu alıp kendi ayakları üzerinde durmaya devam eder. Dolayısıyla burada yazarın vermek istediği mesaj, kadınların kendilerine biçilen bu edilgen rolleri sorunsuz kabul etmeleri halinde sistemin sorunsuz işleyişine devam edeceğidir. Tıpkı önceki Tanzimat romanlarında erkeğe bağımlı, her ne olursa olsun egemen normlara boyun eğen pasif kadın profilinin de örneklediği gibi. Fakat ne zaman ki kadınlar bireysel olarak kendilerini önceliklendirecek, işte o zaman bu sorunsuz işleyiş sekteye uğrayacaktır.[13] Alis’in, Helvila’nın, Bedia’nın bu eylemleri hem genel Tanzimat romanlarının çerçevesi dışına çıkması açısından hem de bu ataerkil düzene bir başkaldırı olması açısından önemlidir.

Bu başkaldırının diğer varyasyonlarından biri de modernleşmeyle birlikte kadınların eğitimi meselesinin Tanzimat kadın yazarlarının romanlarında erkek yazarlara göre daha özel bir yer edinmesi ve birçok bileşenin de çeşitli yollardan kadın eğitimine bağlanmasıdır. Önceki Tanzimat yazarlarının roman karakterlerine baktığımızda, cariyeler gibi konumları gereği ya da Fitnat Hanım gibi hayat şartları nedeniyle eğitimlerinin olmadığı görülür. Bazen de kadın karakterlerin eğitim durumlarına hiç değinilmez. Ya da sadece roman okumaktan, piyano çalmaktan ibaret bir eğitimleri olduğu görülür. Yani yazarlar genellikle o döneme göre ikna edici bahanelerle kadın karakterlerin ve dolayısıyla kadınların eğitimi meselesine pek fazla eğilmemiş ve bu konuyu önceliklendirmemişlerdir. Bu da onların romanlardaki rollerini genellikle “arzu nesnesi” haline getirmiştir. En nihayetinde gerek Hançerli Hanım’da gerekse İntibah’ta ve diğer Tanzimat romanlarında bu arzu nesneleri eğitimsiz, kendi bireyselliğini öne çıkaramamış ve erkeğe boyun eğen ve amacı “efendisini” mutlu etmek olan cariyeler/kadınlar halini almıştır. Dolayısıyla bahsettiğim tüm bu kadınlar tercih etmekten çok tercih edilirler ya da bir noktada erkeğe bağımlıdırlar, kendi eylemleri üzerine düşünemezler ve genellikle malum erkeğin peşinden sürüklenirler. Mesela Fitnat Hanım her ne kadar Talat’ı sevse de Ali Bey tarafından tercih edilir ve korkunç bir sona sürüklenir. Ya da İntibah’ın Dilaşub’u da her ne kadar Ali Bey ile aralarındaki çekim karşılıklı da olsa tercih edilen kadındır. Yine aynı şekilde Mahpeyker de maddi açıdan tamamen bağımsız değil, ekonomik açıdan bir erkeğe bağlıdır. Dolayısıyla kadınların eğitimlerinin yetersizliği ve bunun sosyal bir sorun olarak da önemsenmemesi kadınların metinlere erkeğe bağımlı bir biçimde yansımalarına ve erkek egemen kültürün istediği şekilde biçimlenmelerine neden olmuştur.

Eğitimli ve eğitimsiz kadının yaşamlarını çeşitli şekillerde aktaran ve eğitim meselesine ciddi şekilde dikkat çeken yazarlardan olan Fatma Aliye ve Emine Semiye bu iki romanında bu meseleyi adeta çaprazlamasına işlemişlerdir. Fatma Aliye kadın eğitimini memleketin geleceği için önemli görmüş ama sadece bunun ötesinde, kadınların kendi başlarına bireyselliklerini gerçekleştirmelerini de eşit derecede önemsemiştir. Ayrıca bu eğitimin temelini kadim İslam geleneğinde görmüş ve kadınların öncelikli olarak Udi’de olduğu gibi Batı kültüründen önce Müstatref gibi kadim İslam geleneklerinden beslenmeleri gerektiğini vurgulamıştır.[14]

Dolayısıyla Bedia’yı metinde yoğun bir müzik ve İslam geleneği eğitimi sürecinden geçirip onu bu her iki alanda da yetkin kılar. Öyle ki, Bedia ileride babasını ve sonra ağabeyi Bedi’yi kaybettiğinde başının çaresine bakabilecek, tıpkı Fatma Aliye’nin savunduğu gibi bunu da udu sayesinde iffet dairesinin sınırlarında gerçekleştirme imkânı bulabilecektir. Başka bir ifadeyle, Fatma Aliye yukarıda femme fatale kısmında bahsettiğim iffet meselesine de gönderme yaparak, kadınların erkeklerin yokluğunda nasıl iffet dairesinde geçimlerini sağlayabileceklerine ve bunun için en temel meselenin iyi ve yeterli bir eğitim olduğuna dair romanın içinden kadın okuyuculara göz kırpmış ve Bedia’yı da bu amaç doğrultusunda şekillendirmiştir. Bunun ödülü olarak, metnin sonunda Bedia hem maddi anlamda ferahlamış ve üstüne para da biriktirip hiçbir erkeğe mecbur kalmamıştır. Bu kendi kendine yetebilen, bağımsız ve güçlü kadın profili Tanzimat romanı içinde nadir bir örnektir. Bu örnekle Fatma Aliye kadınların arzu nesnesi olma durumuna karşı çıkmış ve babalarının metinlerinden kadınların bu kimliklerini silerek onları almış ve daha iffetli ve daha ayakları sağlam basan, bağımlı olmayan ve eğitimli bir profile yerleştirmiştir.

Bu noktadan Emine Semiye’nin Mükâfat-ı İlahiye isimli romanına baktığımızda, Fatma Aliye’den farklı bir şekilde kadınların eğitimi meselesine dikkat çektiği görülür. Emine Semiye de tıpkı Fatma Aliye gibi kadının toplumsal olarak ikincilliğinin ve edilgenliğinin nedeni olan ataerkil topluma açılacak savaşta en kayda değer silahın eğitim olduğunu belirtmiştir.[15] Mükâfat-ı İlahiye’de de bunu iki kız kardeşin, daha özelde Alis’in üzerinden örneklemektedir. Alis ve Jülyet’in Fransa’ya dönüş yolunda, vapurda gerçekleştirdikleri şu konuşma bunu destekler nitelikte olmakla birlikte, metnin ve Alis’in ileriki hayatına dair bize ufak ipuçları da vermektedir:

“[…] Eğer Muallimemizin ders gürültüsü olmasa daha memnun olacaktık ya! dedi.

[…] Alis! Bir gün olacak ki şu mahalli arayacak ve ders hakkında olan tekâsülünü acıyacaksın! Şu dem-i sebavet gelir geçer. Tahsili de bırakmaya gelmez. Zira sonra iyi çalışamazsın! dedi.

[Alis]: “Tahsile gelince, daha küçüğüm, vaktim var!” dedi.”[16]

Alis’in metnin talihsiz kadını olduğunu düşündüğümüzde, bu aslında Alis’e baştan verilmiş bir uyarı halini almaktadır. Emine Semiye adeta Jülyet karakteriyle metne dahil olup Alis’e kadın eğitimi hakkında parmak sallamaktadır, Alis ise bu eğitim meselesine öncelik vermez hayatında. Dolayısıyla Alber gibi sorumsuz biriyle olan evlilik hayatından sıyrılmanın yolu onun için eğitimden geçememektedir, bu noktada onu Bedia’dan daha da zor bir süreç bekler. Yani, Alis hayatında eğitimi önceliklendirmediği için belli bir alanda uzmanlaşamamış ve dolayısıyla ekonomik olarak Bedia gibi kendi ayakları üzerinde durabilecek bir konuma erişememiştir. Onun yerine babasının maaşına mecbur ve Alber’in psikolojik şiddetlerine maruz kalmaktadır. Alber’den boşansa bile bir süre kendi ayakları üzerinde durmakta zorlanır. Metinde bu şu biçimde anlatılır:

“[…] nakd-i mevcuduyla iştira etmiş olduğu bir haneye çekilerek şehri [aylık] üç yüz frankla geçinmeye çalışıyordu. […] Biçare [Alis] mevsim-i şitayı pek garibâne geçirmişti. […] Alis, beyin hummasına tutulmuştu. Tabip hayatının tehlikede olduğunu söylemek için efrad-ı ailesinden hiç kimseyi bulamıyordu.”[17]

Onun için rahata kavuşmak ancak teyzezadesi Levayal ile izdivaç etmesiyle olur. Levayal pekâlâ Alber’e göre katbekat iyi bir eştir fakat Alis’in Levayal ile evlenene kadar çektiği maddi ve manevi sıkıntılar ve bunların sağlığına etkileri, Emine Semiye’nin metnin başında Jülyet üzerinden yaptığı uyarının dikkate alınmamasının bir sonucudur. Emine Semiye burada Alis üzerinden tüm kadınlara seslenerek hem eğitimin kadının hayatını idame ettirmesindeki önemine işaret ederken, aynı zamanda kendi sorumluluğunu almaktan kaçınan, konfor alanından çıkmayıp bir erkeğin kurtarıcılığına sığınan ve ataerkil düzene karşı çıkmaktan ziyade onun boyunduruğunda bulunan kadının üstüne üstlük eğitimini önemsememesinin ona ne denli pahalıya mal olacağını gözler önüne serer. Tüm bunlar düşünüldüğünde, Emine Semiye hem Fatma Aliye’den hem de kendinden önceki erkek yazarlardan farklı bir şekilde kadın eğitiminin zaruriyetine dikkat çekmiştir. Onun metni de, okuyucuya kadının bir arzu nesnesi olmanın dışında, eğitimini ihmal ettiği noktada nasıl bir hayatla karşılaşacağını göstermesi açısından, kadınlar için bir romandan ziyade adeta göndergesel işlevi bulunan bir el kitabı mahiyetindedir. Bununla birlikte söz konusu meseleyi kapsamlı bir şekilde uyarıcı tonda ele alması da onu Tanzimat romanı babalarının eğitim konusundaki genel roman perspektifinden ayrı bir yere koyar.

Babaya karşı çıkışın diğer bir izi de romanların sonlarında bulunur. Mesela Hançerli Hanım’ı, Zehra’yı, Akabi Hikâyesi'ni ve İntibah’ı düşündüğümüzde, metnin sonunda tüm karakterler, masum kadın karakterler de dahil olmak üzere belli bir şekilde olumsuz bir durumun içinde bulurlar kendilerini. Cariyeler masum oldukları ve hiç hak etmedikleri halde eziyet görürler, hatta bazen çokeşliliğin kurbanı olurlar. Yanlış eylemler sonucu Fitnat Hanım gibi, yanlış anlaşılmalar sonucu Akabi gibi hayatını kaybeden kadın karakterler de vardır. Sonuç olarak erkeklerin yanlış eylemleri ve yıkımı kadın karakterleri de peşinde sürükler. Fakat bu açıdan Udi ve Mükâfat-ı İlahiye’ye baktığımızda, metnin sonunda sabretmiş, kendilerini bu bedbaht erkeklerden kurtarmış ve daima iyinin ve iffetin peşinde olan kadınlar bu eylemleri sonucunda mükâfatlandırılır. Romanların erkekleri bu kadınları kendi yıkımlarına sürükleyemezler. Mesela Udi’de Bedia’nın her ne kadar Mail’e karşı hisleri tam bitmemiş de olsa, Mail’in Bedia’nın karşısındaki itirafı neticesinde iyice alçalması ve kendi yaptığı kötü eylemleri açıkça dile getirmesi hususunda artık onunla birlikte olamayacağına karar vererek şunları söyler:

“Fakat mademki bunu sen açtın, mademki bana hıyanetini, hakaretini kendin söyledin, benim üzerime başka bir kadın sevdiğini itiraf eyledin. Bundan sonra tabiatıyla iş bu halde kalamaz.”[18]

Bu sözlerle Bedia diğer Tanzimat romanlarının kadın karakterlerinden ayrıksılaşır. Kendisini aldatan erkeğe başkaldırır; Mahpeyker gibi, Zehra gibi bunun altında ezilip intikam peşine düşmez. Karşısında çöküş içerisinde bir erkek görür ve kendisini bu çöküşe dahil etmek istemediği için ondan ayrılır. Hatta bu noktada Mail’in sırf Bedia geri dönsün diye udunu alıkoyması da sembolik açıdan önemlidir. Bedia ve udu arasındaki tutkulu bağı düşündüğümüzde, Bedia’nın udunu geride bırakması hem Mail’e olan zaafını geride bırakması hem de kadın karakterlerin artık diğer Tanzimat romanlarından farklı olarak erkeklere olan zaaflarını geride bırakması anlamını taşımaktadır.

Benzer bir durum Mükâfat-ı İlahiye’de de vardır. Alber, Alis’in babasının ölümü üzerine büyük bir mirasa sahip olma hayalini kurarken Alis’in babası miras bırakmadan vefat etmiştir. İşrete ve paraya fena halde saplantılı olan Alber’in beklentileri karşılanmayınca Alis’i ve oğlunu tamamıyla terk etmiştir. Alis ise her şeye rağmen son bir ümitle bir defa Alber ile konuşmak istemiş, fakat gördüğü kötü muamele karşısında o anda boşanma kararı almıştır. Bunu da şu cümlelerle ifade eder: “Şimdiye kadar her bir hal-i na-sezanıza tahammül etmiştim. Bundan böyle etmeyeceğim! […] Şimdiden sonra ne tehdidinizden korkacağım ne de ricanızı kabul eyleyeceğim.”[19] Bu son derece özgüvenli ve kararlı ton da daha önceki Tanzimat romanlarında kadınlardan beklenmeyecek cinstendir. Emine Semiye de Alis üzerinden ne olursa olsun bir kadının hak etmediği bir muamele karşısında sesini çıkarabileceğini ve kendisini tıpkı Udi’de olduğu gibi tamamıyla çökmüş bir erkekten sıyırabileceğini savunur. Üstelik Alis burada sadece önceki Tanzimat kadın karakterlerinden değil, aslında Bedia’dan da daha cesur bir şey yapar. Çünkü Alis ekonomik anlamda kendini sağlama alabileceği bir beceriden yoksundur. Bedia gibi sığınabileceği bir udu ve entelektüel birikimi de yoktur. Sonuç olarak bu iki metnin sonunda diğer Tanzimat romanlarının aksine ihanet, sorumsuzluk, kötü muamele karşısında özgüvenli bir duruş sergileyip kendini bu çöküşten sıyırabilen kadınların varlığı da babaya karşı çıkışın diğer önemli bir izidir. Böylelikle yanlış yolan sapan erkeklerin yıkımı kendi kendine gerçekleşir ve göçük altında kalan metinlerin söz konusu erkekleri olur. Fatma Aliye ve Emine Semiye de kadınların gerek ev içi gerekse kamusal alandaki görünürlüklerini yazın dünyasında yeniden kurgulayarak onların hak ettikleri konuma gelebilmeleri için çalışmışlardır.[20]

Tüm bu örneklerin ışığında Tanzimat eksenli kadın yazınının kendinden önceki erkek yazarlara ya da babalarına bir karşı çıkış sergiledikleri aşikârdır. Bunu yaparken kendinden önceki baskın kültürden beslenseler bile kendilerine ve kız kardeşlerine bu yazın dünyasında yer açabilmek üzere yaratıcılıklarının ve gerçek problemlere eğilmenin onların metinlerindeki tezahürü, söz konusu kadın yazarları farklı ve kadın yazını açısından değerli kılan en önemli etmenlerdendir. Bu farkları gün yüzüne çıkarmanın hem Türkçe edebiyata hem de feminist teoriye ufuk açıcı bağlamlar getirebileceğini düşünüyorum. Elaine Showalter da bunu makalesinde şu biçimde destekler: 

“Öncelikle kadın yazarların erkek seleflerini taklit ettikleri veya revize ettiği ve bu basit düalizmin kadın metni üzerindeki etkilenmeleri tanımlamak için yeterli olduğu varsayımının ötesine geçmeliyiz.” [21]

Kadın yazınının erkek yazınının bir imitasyonu değil, onu dönüştüren, dönüştürürken de kendi içindeki kadınlık bileşenlerini ve problemlerini eklemleyerek gelişen bir tür olması durumu bu basit varsayımı olumsuzlamanın bir yüzüdür. Sadece Tanzimat eksenli değil, her dönemin ve her edebiyatın kadın yazarlarının romanlarını bu düşünce bağlamında incelemek ve kadın edebiyatını daha görünür kılmak hem sosyal alanda hem de edebiyatta yeni vadilerin keşfi açısından önemlidir.

 

 NOTLAR:


[1] Emine Semiye, Mükâfat-ı İlahiye, (İstanbul: Turkuvaz Yayınları, 2020).

[2] Fatma Aliye, Udi, (İstanbul: Turkuvaz Yayınları, 2019).

[3] Sandra Gilbert ve Susan Gubar, The Madwoman in the Attic: The Woman Writer and Nineteenth-Century Literary Imagination, (New Haven: Yale University Press, 1979), s. 50.

[4] Elaine Showalter, “Feminist Criticism in the Wilderness,” Criticial Inquiry Journal: 8/(1981), s. 201.

[5] Jale Parla, Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2011), s. 75-109.

[6] Mükâfat-ı İlahiye, s. 15.

[7] Udi, s. 61.

[8] A.g.e., s. 76-77.

[9] Duygu Özakın, “Fatma Aliye Hanım’ın Udî Romanında Kadın Özgürleşmesinin Sınırları”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 64/(2019): s. 274.

[10] Udi, s. 75.

[11] A.g.e., s. 114.

[12] Şahika Karaca, “Fatma Aliye ve Emine Semiye’nin Kadının Toplumsal Kimliğinin Kazandırılmasında Öncü Fikirleri”, The Journal of Academic Social Science Studies, 6/(2013): s. 1493.

[13] A.g.e., s. 1485.

[14] İlknur Bahadır, “Fatma Aliye’s Discourse of Woman in the Context of the Islamic Modernization and Tradition”, (Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Şehir Üniversitesi, 2018), s. 50.

[15] Şahika Karaca, “Fatma Aliye ve Emine Semiye’nin Kadının Toplumsal Kimliğinin Kazandırılmasında Öncü Fikirleri”, s. 1488.

[16] Mükâfat-ı İlahiye, s. 14.

[17] A.g.e., s. 58-60.

[18] Udi, s. 86.

[19] Mükâfat-ı İlahiye, s. 58.

[20] Şahika Karaca, “Fatma Aliye Hanım’ın Türk Kadın Haklarının Düşünsel Temellerine Katkıları”, Karadeniz Araştırmaları Dergisi, 31/(2011), s. 109-110.

[21] Elaine Showalter, “Feminist Criticism in the Wilderness”, s. 204.

 

KAYNAKÇA

 

Emine Semiye, Mükâfat-ı İlahiye, İstanbul: Turkuvaz Yayınları, 2020.

Fatma Aliye, Udi, İstanbul: Turkuvaz Yayınları, 2019.

Özakın, Duygu, “Fatma Aliye Hanım’ın Udî Romanında Kadın Özgürleşmesinin Sınırları”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 64/2019, s. 271-281.

Karaca, Şahika, “Fatma Aliye ve Emine Semiye’nin Kadının Toplumsal Kimliğinin Kazandırılmasında Öncü Fikirleri”, The Journal of Academic Social Science Studies, 6/2013, s. 1481-1499

Gilbert, Sandra ve Susan Gubar, The Madwoman in the Attic: The Woman Writer and Nineteenth-Century Literary Imagination, New Haven: Yale University Press, 1979.

Parla, Jale, Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri, İstanbul: İletişim Yayınları, 2011, s. 75-109.

Bahadır, İlknur, “Fatma Aliye’s Discourse of Woman in the Context of the Islamic Modernization and Tradition”, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Şehir Üniversitesi, 2018.

Showalter, Elaine, “Feminist Criticism in the Wilderness”, Criticial Inquiry Journal: 8/1981, s. 179-205.

Karaca, Şahika, “Fatma Aliye Hanım’ın Türk Kadın Haklarının Düşünsel Temellerine Katkıları”, Karadeniz Araştırmaları Dergisi, 31/2011, s. 93-110.

 

GİRİŞ RESMİ:

Fatma Aliye, Emine Semiye, babaları Ahmed Cevdet Paşa