"Osmanlıca" denen şey artık parodinin dilidir, lisan-ı mizahi’dir!

"Derdim öz Türkçe ya da Osmanlıca kapışması değil: Okuma yolculuğumun öğrettiklerinden biri, önemli olanın sözcük seçimi değil, sözdizimi (sentaks) olduğudur. Hangi sözcükleri önceleyerek yazarsanız yazın (ya da çevirirseniz çevirin), dil estetiği demek olan ahengi bilmezseniz, ortaya çıkan metinden hayır gelmeyecektir. Bu da dil bilinci demek olan uyumlu sözcükleri birlikte kullanmakla ilgili bence."

16 Temmuz 2020 18:16

Yalnız bana mı tuhaf geliyor, yalnız ben mi abartıyorum diye çok düşündüm: Son yıllarda yazılan ve çevrilen kitaplarda “Osmanlıca” denen yapıdan kalma eski sözcüklerin yerli yersiz (çoğunlukla yersiz) kullanıldığını düşünmüyor musunuz? Peki, gereksiz yardımcı fiillerin, insanın kanını beynine sıçratan “-yor olmak”ların Covid-19’dan daha hızlı yayılıp edebiyata (?) kadar girmesine ayar olmuyor musunuz? (“Okuyor olmak”tan gına geldi ama bu başka yazının konusu.) Ne öz Türkçeciyim ne de öz Türkçe karşıtı; ben –kendisi de bir ara öz Türkçe yazmaya çalışan Refik Halid gibi– işin estetik yanındayım. Zaten birazdan yazacaklarım için taraf tutmaya değil, azıcık sağduyuya, ne bileyim, belki de insafa ihtiyaç var (bakın, “gereksinim” demedim!).

Günümüzde yazan İtalyan yazarın çevirisinde “yeis” kelimesinin işi ne, örneğin? Böyle sözcükler ne sözdizimine uyuyor, ne yapıya ne de ahenge. Okuma yolculuğumun öğrettiklerinden biri, önemli olanın sözcük seçimi değil, sözdizimi (sentaks) olduğudur. Hangi sözcükleri önceleyerek yazarsanız yazın (ya da çevirirseniz çevirin), dil estetiği demek olan ahengi bilmezseniz, ortaya çıkan metinden hayır gelmeyecektir. Bu da dil bilinci demek olan uyumlu sözcükleri birlikte kullanmakla ilgili bence. Derdim öz Türkçe ya da Osmanlıca kapışması değil. O kadar öz Türkçeci Nurullah Ataç’ı alalım; dil’i iyi bildiğinden, anlamadığımız sözcüklere (tilciklere) karşın, ne kadar zevkle okutur kendini. Yine onun gibi öz Türkçeci, üstelik eski Türkçe kelimeleri bulup kullanmada çok usta Nermi Uygur, o upuzun denemelerini ‘bile’ bir çırpıda okutur. Bunun nedeni, ‘açık arayla’ dil bilincidir; yoksa onlara öykünerek yazanların tümü onlar kadar iyi yazabilirdi. Dediğim gibi, iş sözcük seçiminde değil, dil kulağında.

Örneğin, Batı dillerinden çevirilerde yaygın olmayan eski sözcükleri görmek (“mütekabil” gibi) yadırgatmıyor mu sizi? Dediğim günümüz çevirileri için elbette; ‘50’lere, ‘60’lara varasıya, böylesi sözcükleri yadırgamıyorum.

Virginia Woolf’un yakınlarda çevrilmiş denemesini gördünüz mü? Evlere şenlik deyimi bu çeviri için yaratılmış sanırsınız. Okuduktan sonra yazdığım yazıya “Virginia Woolf mu Fatma Aliye mi?” başlığını koymuştum. Çevirideki (tercüme mi demeli?) sözcüklerden örnekler verirsem başlığımın nedeni anlaşılacaktır sanırım: Hür, haslet, teamül, tabi olmak, lakin, olay mahalli, hatıratlar (iki kere; yani[!] ‘mükerreren’ –ve elbette ‘sehven’[!]– çoğullaştırılmış), takdir edilesi (ne demekse?), muttali olmak (Allah Allah!), inşa etme ve muhkem kılma, deneyimliyor olmak (bunu yine son yılların belası, gereksiz yardımcı fiil hastalığı, o illet -yor olmak” ‘kontenjanından’ aldım), sezginin fevkalade zarafeti (anlayan beri gelsin!), ekseriyetle, veçhe, kafayı yemek (Osman Cemal Kaygılı ya da Ahmet Rasim değil; Virginia Woolf!), haminne, hatıratlar (“mükerrer”), mütenavip boşluk (gerçekten ne demek?), muteber tavsiye, haşmetli mazi (Abdülhak Şinasi Hisar değil!), mütekerrir vuruşlar (Tevfik Fikret’in bile aklına gelmezdi), şiirin kendisinden gayrı (Hisar mı okuyorum, köy romanı mı? Çağrışımlar altında ezileceğim!), cezbe hali, kurmacanın tedrici sanrısı (evet efendim!), kuşakların veraseti, duyu ve şerh, tuğyan, sarsak modülasyon (tövbe estağfirullah!), namütenahi, namevcudiyet (yine hayır; tasavvufi metin değil!), mülhem bir biçim, tahammül (kalmadı artık!), kitapları cem eden nitelikler, aydınlatır ve tahkim ederler (oysa “tenvir ve tahkim ederler” denmeliydi; böylece yüklemle de çelişilmezdi[!]), muzaffer çıktıkları vakit, tahayyül, feraset ve muhakeme gücü gibi nadir nitelikler (“melekeler”[!] olmalıydı!), kendileri bir nihayet olan hazlar… Kısaltarak aktarayım dedim ama bu da uzun oldu. Woolf denemesi mi okudum ilmihal kitabı mı, bilemedim! Attila İlhan’ın Anlatı Yerlemleri (Tahsin Yücel) için dediğini ‘tersinden’ söyleyesim geliyor: “Şimdi bu Türkçe mi? Bir hayır sahibi dilimize çevirse de anlasak!”

Bu çeviriyi günah keçisi diye seçmedim; karşıma çıktı. Son yıllarda yazılan, ama daha çok da çevrilen kitaplara şöyle bir bakarak görülebilir bu salgın. Sözgelimi, bir psikanalistin geçen yıl çevrilen kitabında da vardı “sultani” sözcükler; ama o çevirmen de bu hevese kapılanların çoğu gibi, eski kelimeleri yalan yanlış kullanıyordu (yukarıdaki “hatıratlar” gibi). Ortaya koymak, düzenlemek, saptamak anlamlarındaki “vaz etmek”le, (genellikle dinî) öğüt vermek anlamındaki “vaaz etmek”i karıştırmak (ya da ayrımı hiç bilmemek) gibi… Herhangi bir niteliği taşımak anlamındaki “haiz olmak”ı da pek seviyor eskici çevirmenler; ama bunu da doğru biçimiyle (örneğin “şu nitelikleri haiz [olan]”) değil de, genellikle yanlış olarak (“şu niteliklere haiz [olan]”) yazıyorlar.

Yeni çevirilerde eski sözcüklerin bolluğunu gören sanır ki memlekette Türk Dil Kurumu değil, Türk Lisan Müessesesi var!

Karın ağrıma geleyim: “Osmanlıca” –artık– parodinin dilidir, parodidil’dir, lisan-ı mizahi’dir! En başta kendimden biliyorum: Bir bölümünü Facebook sayfamda da paylaştığım “huysuz ihtiyar”ımda ve “günlükçü deli”mde (o Allahlık kurgularımda) lisan-ı Osmani’ye kulak kabartır, antik(a) sözcükleri bol bol imdada çağırırım. Buna karşın, yeni çevirilerde mebzul miktarda boy gösteren köhne sözcükleri “takaza” ederim. Ee, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? (M)İzah edeyim:

Yukarıda “buna mukabil” dedim ya, ona buna “mukabil” değil işte: Eski, yalnızca sözlüklerde yaşayan sözcükler mizah unsurudur, parodi(nin) dilidir benim için. Bu dili yabancılaştırma etkisi amacıyla kullanırım. Bugün için başkaca işlevi (işlev denecekse) kaldığını da sanmıyorum. Bu konuda günlüklerime çok yazmakla kalmayıp akademisyen, yazar, çevirmen ve yayıncı arkadaşlarımın kafasını da epey ütüledim. Derken, geçen haftaki okumalarımdan birinde düşünceme makes buldum(!); hem de yüz on altı yıl öncesinden!

Sa’yi meşkûr olsun (emeği, herkesin takdirini, teşekkürünü kazansın), Nazım Hikmet Polat hocamızın emeklerinden, Ömer Seyfettin’in bin sayfayı aşkın Bütün Nesirleri (Fıkralar, Makaleler, Mektuplar ve Çeviriler) (TDK Yayınları) kitabında toplanan yazılarını okuyordum. Ömer Seyfettin, Türk Sözü’nün 17 Temmuz 1330 (30 Temmuz 1914) tarihli 15. sayısında yayımlanan “Sağlam Zemin” başlıklı o harika yazısında (pespaye medya diliyle söyleyeyim) bakın ne diyor:

“Eski edebiyat lisanı, terkipli ve sun’i lisan, edebiyat heykelinin çürük zeminidir. Veysi ve Nergisi hakikaten büyük sanatkâr idiler. Onların eserlerindeki ince istiareler kıymeti takdir olunamayacak derecede yüksektir. Fakat bu sanatı canlı bir lisan ile eda etmiyorlardı. ‘İskenderiye edipleri’ gibi hususi ve konuşulmaz bir lisanla yazıyorlardı. Bu uydurma lisanı ancak birkaç kişi anlıyordu. Bugün kimse anlamıyor.

Eski edebiyat lisanıyla yazılan diğer şiirler de bu talihten kendilerini kurtaramadılar. Bugün onları kim okuyor? Hemen denilebilir ki hiç kimse…

Hatta eski edebiyatın terkipli lisanı yavaş yavaş mizah lisanı olmağa başladı. Yarın fen ve hakikat galebe çalarsa:

Sırtında (dalk-ı ma’rifet) destinde (keşkül-i rıza)
Her fi’l ü her endişede (serdade-i hükm-i kaza)
Rindane söylerken gazel (ya nale-i rikkat-eser)
Devran (kasirüs’s-safdır) (bigane-i insaftır)

Ve ilh… gibi şeyleri kimse ciddi zannetmeyecek, herkes şaka ve mizah telakki edecektir. Bugün bile bizde mizahın lisanı eski edebiyat lisanıdır. …” (s. 393-94, altını ben çizdim -OÜ)

Ömer Seyfettin başını kaldırsa da şimdi yazanları, hassaten de çevirenleri görse! Hababam Sınıfı’nın ‘eskici’ edebiyat öğretmeni (“hâcesi” mi demeli?) Zühtü Bey’in kendinden geçerek okuduğu beyitleri “rüvelver”li, “faytonla damda gezme”li, “yorgan üstüne yorgan örtme”li anlayan çocuklara (ne de çocuktular ya!) kızmamalı; aksine, hak vermeli: Kundera’nın “yaşam başka yerde” dediği gibi yine: ‘artık’! edebiyat da başka yerde. O yere (o beldeye), evet, eskiden el alarak (“geçmişe atıflarla” -Necatigil) gidilir; ama eskide kalarak değil.

Bunu anlayamayanlar, o cânım edebiyatın canına okuyup (özellikle çevirilerde) faytonları damda dolaştırdıklarını da göremiyorlar.

 

GİRİŞ FOTOĞRAFI:

Nurullah Ataç, Nermi Uygur, Tahsin Yücel, Ömer Seyfettin, Attila İlhan