Mehmet Erte: “İleride halka inanan bir şair çıkarsa onu tımarhaneye tıkabiliriz, şimdilik hoş görüyoruz.”

"Bilinç ve bilinçdışı, ben ve öteki, geçmiş ve şimdi arasındaki sınırda bir çatlak var. İki kutbun bağını 'köprü' gibi sevimli, uzlaşma sağlayan bir kelimeyle ifade etmek istemem; sınırın taraflarca yıpratıldığı bir ilişki bu çünkü."

03 Haziran 2021 12:33

Mehmet Erte’den 11 yıl aradan sonra yeni bir şiir kitabı geldi: Çatlak (Edebi Şeyler, Nisan 2021). Erte’yi Suyu Bulandıran Şey (Varlık, 2003) ve Alçalma (YKY, 2010) adlı şiir kitaplarının yanı sıra Bakışın Kirlettiği Ayna (öykü, YKY, 2008), Sahte (roman, YKY, 2012), Arzuda Bir Sapma (öykü, YKY, 2015) adlı kurmaca yapıtlarıyla da tanıyoruz. Farklı türlerde yazsa da –adlarından hemen anlaşıldığı üzere– tüm kitapları arasında organik bağlar bulunuyor. Onun herhangi bir metnini okuduğumuzda sanatın diğer türleriyle, felsefeyle de ilişki kurmuş oluyoruz.

Erte’yle Çatlak odağında adlandırma sorununu, ben ve öteki, geçmiş ve şimdi arasındaki sınırı konuştuk.


Çatlak, Gezi için kaleme aldığın “Var mısın”la açılıyor. Yazıldığı tarihle olan bağları bir yana, bu şiir eylem-eylemsizlik, hakiki-sahte gibi senin temel meselelerini içermesiyle dikkat çekiyor. İlk sözcüğün, “Başlıyoruz”. Devamında da harekete çağrı var; öyle ki, “İsrâfil sûrunu üflese bile sen durmayacaksın” diyorsun, “Durmayacaksın, çünkü dünya durmadan önce uzun süre sallanacak”. Ama diğer yandan gezegenin sonundan söz ettiğini düşündüren bir hava var.

Son bölümdeyiz ama her şeyin bitmesi uzun sürecek. Eylemin –Julian Barnes’ın romanının adıyla söylersem– “bir son duygusu”yla gerçekleştiğine, hakiki olana ancak bu duyguyla yönelebileceğimize inanıyorum, bahsettiğin vurgular şiirde bu yüzden var sanırım.

Bu şiirin sonundaki “Anlaşılmayacak diye üzülme nasıl aşkla yaşadığımız/ Meydanlarda aşkla savaşmazsak yaşamış sayılmayacağız” dizelerini bir varoluş meselesi, onurlu bir iz bırakma arzusu olarak okuyabilir miyiz?

İleride halka inanan bir şair çıkarsa onu tımarhaneye tıkabiliriz, şimdilik hoş görüyoruz, bakalım zaman ne gösterecek. “Var mısın” bir eylem çağrısı, dolayısıyla şiiri yazan kişinin “sen” diye seslendiği özneye –veya özneler topluluğuna– inandığı söylenebilir; ancak her kime sesleniyorsa, ondan bir yanıt aldığına ilişkin kanıt yok. Bu önemli değil zaten. Dediğin gibi, bir varoluş meselesi var ortada. Hayatımızı hakiki kılacak eyleme geçmeden hiçbir şeyin anlamından bahsedemeyiz. İz bırakmakla ilgilenmiyorum. “Onur” gibi kelimelere de hep tereddütle yaklaşırım, insanların ağzında sözlüktekinden başka her anlama gelebilir çünkü; ama en nihayetinde korumak istediğimiz başka ne var?

Hakikatle ilgili derdin “Kırmızı diyorlar, sor bakalım onlara, kan gibi mi kırmızı”, “Kara diyorlar, sor bakalım onlara, zindan gibi kara mı” dizelerinde çok açık, ayrıca bir reddediş var. Bize sunulanın gerçek olmadığına bir gönderme olarak okumak mümkün bunları. Ya da kendisi olma özelliğini kaybetmiş şeylerin gerçekliği denebilir. Bu bağlamda gösterilenin gerçekliğini konuşsak…

Kırmızının kendisi kadar veya sıfat olarak yüklendiği şey kadar, kimin ağzından döküldüğü de önemli. Bize teklif edileni kelimeler düzeyinde okuduğumuzda sorun görmeyebiliriz, ancak iktidar kelimeleri içindeki bulundukları örgüden koparıp farklı şeyleri işaret eden oklara çevirir. Böyle bir durumda her şeyin koyusunu, ağırını, derinini arzulamadıkça yalanlarla oyalanırız.

Anlamla ilgili meselene bir vurgu olarak da okuyabiliriz gerçekliği. Burada dil devreye giriyor.Çatlak senin dille olan meseleni yoğun olarak ortaya koyuyor. Mesela “Hain, Fahişe, Çişini Tutamayan Köpek ve diğerleri” adlı şiirindeki “… bir ağaç ‘ağaç’ kelimesinden öteye geçmeye çalışıyor” dizesinde adlandırılmış olanın, verili olanın derdini taşıyorsun. Dille beraber kimlik ve bilinç mefhumunu da ele alıyorsun. Mesela ağacın ağaç olmaktan öteye geçme çabası, adlandırılmış ve anlamlandırılmış olanın dışına çıkma isteği taşıyor. Buradan insana da bakabilir miyiz? İnsan kendinin bilincinde olsa bile toplum tarafından tanımlanır. Sanırım böyle bir göndermesi de var bu dizenin.

Ağacın şiire “Bir ağaç gözlerimde kendi şeklini arıyor” dizesiyle girmesi önemli. Ağaç daha sonra ‘ağaç’ kelimesinden öteye geçmeye çalışıyor. İnsanın dünyayla temasına dair bir çatışma var burada. Malum, ağaç böyle bir işe kalkışamaz. Öznenin baktığı şeyle hemhal olma çabası daha başlangıçta sakatlanıyor, şeyler adlarıyla lekeli çünkü; ancak sakat da olsa, kesintiye uğrasa da bir bağ var arada.

Bu şiirdeki “Bir şey ancak başka bir şeyin yerine geçebiliyorsa kendisi olabilir” dizesi de ötekiyle kurulan bağa bir gönderme olarak okunabilir mi?

Dil çünkü içinde doğduğumuz, başkalarıyla paylaştığımız bir örgü. Söz konusu şiirde çok sayıda kişi konuşuyor, bunu unutmayalım. Üstelik anlatıcı “ben” sesinden “o”ya kolaylıkla geçiyor; ardından “onlar” çıkıyor karşımıza; bir eylemi, durumu, şiirin kendileri dışında kalan karakterlerini topluca anlatmaya koyuluyorlar. Her öznenin ötekini içerdiği, başka türlü kendisi olamadığı, “ben” derken karşısındakini de işaret ettiği söylenebilir. Dolayısıyla çatışan, kesişen, uzlaşan bakış açıları var karşımızda. Herhangi bir fikirden değil, bizde o fikri doğuran imgenin nasıl bir örgü içinde bulunduğundan bahsetmeliyiz.

Aynı şiirin üçüncü bölümünde tarih meselesi sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bunu ironiyle ele alıyorsun. Şiirde konuşan karakterler tarafından köpek ve tarih “uçurtma” olarak adlandırılabiliyor, bunlar kolaylıkla yer değiştirebiliyor; sincap dalın eğrisine eklenerek ağacın bir parçası oluyor, bir adam köpek oluyor… Ve yine gösterilenin gerçekliğini katıyorsun içine. Her şeyin değişebileceğini söylerken “uçurtma” onun simgesi oluyor. O halde resmî tarihten, gayri resmî tarihten söz etmeliyiz. Elbette bireyin tarihi ve talihi de dahil buna. 

Adlandırılan değişirken adın değişmemesi veya diğer adlarla çatışmadan şeylerin yer değiştirebilmesi anlamla ilgili bir sorgulama doğuruyor, haklısın. Bu sorgulama şeylerin kökenlerinden, yani tarihten bağımsız düşünülemez, gene haklısın. Ama ben tarihin de bir adlandırma olduğundan, işaret ettiği şeyden koparılarak kolaylıkla bir başka kelimenin yerine geçebileceğinden bahsediyorum: “Tarih yazmak yerine bir uçurtma da yapabiliriz.” Böyle bir dünyada insanın dönebileceği bir ev yoktur. Hatta insan diye bir şeyi işaret etmemiz bile şüpheyle karşılanmalı, ki söz konusu şiirde de bu var.

Zaman kavramını değişimle beraber ele alıyorsun; düşüncenin değişimini de hareket ve zaman kavramıyla. Ancak şiirdeki karakterlerden biri “Geçmiş şimdinin yerine geçebilir” diyor. Bergson “içsel olan geçmişin şimdiki zamanla iç içe olduğundan” söz eder.

Tarih bir kurmacadır, bir yapboz. Zaman dediğimiz de genellikle kurmaca bir sürecin adı. Geçmişin bize ait olduğunu düşünebiliriz, ancak dikkatli bir gözlem içsel dediğimiz ne varsa onun başkalarının müdahalesinden bağımsız oluşmadığını gösterir. Geçmişi sabit bir şey olarak içimizde taşımıyoruz. Geçmiş şimdiyle birlikte durmaksızın genişlemekle birlikte, baştan sona değişiyor da.

Bir şeyin yerini almak, bir şeyin yerine geçmekten söz ediyorsun şiirlerinde çokça. Bu, parçalanmayı mı ifade ediyor, bütünleşmeyi mi? Yoksa çatlağı mı gösteriyor?

Bilinç ve bilinçdışı, ben ve öteki, geçmiş ve şimdi arasındaki sınırda bir çatlak var. İki kutbun bağını “köprü” gibi sevimli, uzlaşma sağlayan bir kelimeyle ifade etmek istemem; sınırın taraflarca yıpratıldığı bir ilişki bu çünkü. Birbirlerinden ayrı oldukları için bir çatlak var, ama diğer yandan, aradaki çatlak olmazsa iki tarafın da varlığından bahsedemeyiz.

Öyleyse kitabının ikinci bölümü “Çatlaktan Sızanlar”da öne çıkan ruh, doluluk, madde, çekirdek, yol, iz, biçim gibi imgeleri de bu minvalde düşüneceğiz. Söz konusu imgeler madde ve suretin birliği kadar, bağımsız iki tarafın çatışmasını da ortaya koyuyorlar.

Şüphesiz… Bu bölümdekiler benim gençlik şiirlerim, biliyorsun. 1996’da kaleme aldığım “Canavar”da biçimin vaat ettiği şeyi içermemesi karşısında duyduğum hüsran vardır. Bu hüsran bana her zaman çocukça gelmiştir; belki küçümsenecek denli çocukça. Ama gene de hüsrana uğramama neden olan tazeliği kaybetmek istemem.