Louis-Férdinand Céline vakası

“Céline vakasını nereye koyacağız? İnsanı düşünmek, onu bir bütün olarak, karanlık ve aydınlık taraflarıyla mı düşünmektir? İnsanda ve eserde her şey bir arada var olur, iç içe geçer, etkileşime girer mi? Yazarı, politik düşünen insandan ayırmak mümkün müdür? Céline neden hâlâ insanların aklını bu kadar meşgul ediyor ve bölüyor?”

13 Ekim 2022 22:00

 

Ağustos 2021’de, Louis-Férdinand Céline’in, 1944’ten beri kayıp-çalındığı da söylenen ya da Nazi işgal makamlarıyla işbirliği yapmış yahut böyle olduğu düşünülen kişileri hedef alan epürasyon (temizlik) sırasında yazarın evinde bırakıp kaçtığı-el yazmaları “yeniden bulundu”. 5.324 sayfa olduğu söylenen bu el yazmalarının ilki 5 Mayıs 2022’de Fransız Gallimard Yayınları tarafından Guerre (Savaş) adıyla yayımlandı. Yayınevinin 80.000 kopyalık ilk baskısı bu beklenmedik keşfin önemini ilan ediyordu. Zannediyorum şimdilerde 6. baskısına hazırlanıyor ya da geçiyordur. 1934’te, Voyage au bout de la nuit’den (Gecenin Sonuna Yolculuk) iki yıl sonra yazıldığı düşünülen bu eser, Gecenin Sonuna Yolculuk’un ana karakteri onbaşı Ferdinand Bardamu’nün savaş meydanında yaralandıktan bir süre sonra uyanıp kendine geldiği andan Londra’ya gönderilene kadarki nekahet dönemini anlatıyormuş. Dahası, bazı yorumcular şimdiden, Savaş’ın, Gecenin Sonuna Yolculuk ile Taksitle Ölüm arasındaki eksik halkayı tamamlamış olabileceğini iddia ediyor. Ferdinand Bardamu için bu, 1. Dünya Savaşı’nın ardından yaşadığı bir tür “travma sonrası stres bozukluğu” anlatısı da olabilir.

Gelgelelim bugünlerde Savaş’tan ne kadar çok söz edilirse edilsin, referans noktası olarak yine savaşa, milliyetçiliğe, sömürgeciliğe, daha genel olarak zulme karşı acımasız bir itham olan Gecenin Sonuna Yolculuk alınıyor ve yaşamı boyunca nefret dolu şiddetli antisemit yergi yazılarına imza atan Céline, bir kez daha yazar ve eseri arasındaki ilişki sorununu gündeme getiriyor. Bazıları için çöp, bazılar için dâhi işi olan bu kitabın lehinde ya da aleyhinde taraf olunuyor. Peki, sözlerle yetinmeyip son derece saldırgan, ırkçı, yabancı düşmanı, homofobik ve antisemik eserler yayımlayan biri 20. yüzyılın en büyük Fransız yazarı olarak kabul edilebilir mi? Bir yorumcunun söylediği gibi onu boykot mu etmeli? Ya da aşağılık ama kalemiyle “bir edebi en iyiyi” çıkarabilen birinin üretimi olarak mı okumalı? Bu sorular henüz çözülmedi. Celine’in her ölüm yıldönümü Fransa Kültür Bakanlığı da dahil bu rahatsızlığı ortaya koyuyor.

Biz de soruları çoğaltabiliriz: Bir eser, onu yaratan elden tamamen bağımsız mıdır? O zaman mesela “baş kasap, köleliğin hortlatıcısı” gibi sıfatlarına rağmen Napolyon’u tüm zamanların en büyük Fransız devlet başkanı olarak görme hakkımız var mı?


Céline’in Savaş (Guerre) kitabının el yazmalarının ilk sayfası…

Céline’in antisemitizmi yetiştirilmesine bağlı olarak –annesinden kaynaklı olduğu da yorumlar arasındadır– tutarlı-yerleşik bir ırkçılıkla, kısmen Birinci Dünya Savaşı’ndaki travmatik deneyimiyle, yaratıcılığının karşılığıyla, hatta cinsel bir boyutla açıklansa da, hangi eseri söz konusu olursa olsun bu mesele bir ateş topu gibi ortaya düşer. Marguerite Duras ondan “iğrenir”, gecikmiş (1960’ta) yorumlarında Sartre ve Simone de Beauvoir, eserini, “faşist öncesi bir tavır olan sıradan insanlara duyulan nefret dolu küçümseme” olarak değerlendirir, tarihçi Johann Chapoutot: “Mesele antisemit bir Céline değil, Hitler için aktif olarak kampanya yürüten bir Céline meselesidir”[1] der. Yolculuk’a kadar yalnızca “lanetlenmiş yazar” olarak kalan Céline, 1937’de yayımlanan Bagatelles pour un massacre’a yöneltilen eleştirilerde, yabancı düşmanlığını, işgalci Alman’a duyduğu sempatiyi, “kanlı canlı bir ırkçılığı” aşikâr kılmaktan çekinmeyen, deliryumun pençesindeki bir adam olarak anılır. Céline 1930’larda kamuoyunda yaygın bir düşünceye göre basını Yahudilerin yönettiğine ikna olmuştur. Ona göre Nazizm barış umudunu temsil ederken “Yahudi-Bolşevik” kampı yeni bir savaşı başlatabilecektir. Oysa 1936’da zafer Halk Cephesi’nin olur. Chapoutot, Bagatelles’i okuduğumuzda sadece yazar Céline’i değil, Nazi edebiyatının kendisinde bile olmayan bir ifade gücüyle anlattığı bütün bir Nazi fikriyatını buluruz diye ekler. Bu durumda Céline’in, Adorno’nun gözüne bile görünmemesi gerekir:

“… Yahudiler bugün yanlış toplumsal düzenin kendi içinden ürettiği yok-etme istencini hem pratik hem de kuramsal bakımdan üstüne çeken gruptur. Mutlak kötü tarafından mutlak kötü olarak damgalanırlar. Demek ki Yahudiler gerçekten de seçilmiş halktır… İşçilerin gerçek hedef oldukları anlaşılır nedenlerle yüzlerine söylenmez; zenciler ait oldukları yerde tutulmalı ama yeryüzü Yahudilerden arındırılmalıdır ve Yahudileri haşerelermiş gibi yok etmeye yönelik çağrılar tüm müstakbel faşistlerin yüreklerinde yankı bulur.”[2]

1936’da, Celine’in edebi alter-egosu Ferdinand Bardamu’nün çocukluğunun anlatıldığı Mort à crédit’de(Taksitle Ölüm) üslubu özellikle radikal hale gelir. Yazar, insanın sefaleti ve küçüklüğüyle karşı karşıya kalan bir banliyö doktorunun şimdisini anlatırken, yavaş yavaş, bir ateş nöbetinin yarattığı halüsinasyonlarla, geri gelen çocukluk anılarına kayar. Buradaki ölüm, bulantı, deliryum temaları Céline’i kesmeyecek ola ki, 1937’de Bagatelles pour un massacre, 1938’de L’École des cadavres ve 1941’de Les Beaux Draps yayımlanır. Fransızcası pamphlet, Türkçeye masumane “yergi” olarak çevirebileceğimiz bu metinlerde Céline elini iyice yükseltmişe benzer. Ona göre bütün savaşlar, bütün devrimler nihayetinde yalnızca Yahudi icadıdır. Bu fantezinin can alıcı cümlelerinden biri L’École des cadavres’da karşımıza çıkar: “Yahudi asla Aryanlar tarafından zulme uğramadı. O, kendi kendine zulmetti”. Céline’in nefretinin nesnesini belirtmek için kullandığı metaforlar tıpkı Nazilerde olduğu gibi biyolojik, hatta hayvanidir: sıçanların kökünü kazımak, mikropları, virüsleri yok etmek, vs. Les Beaux Draps’ta sadece Yahudileri ve Masonları değil, melez ve aptal olduklarından kuşkulandığı Fransızları da yerin dibine batıran o, metnin bir yerinde başka bir korkunç terim kullanır: “Yahudi mahallesini ‘gaz haline’ geçirmek kararlı bir ulusun bir haftasını alırdı.” Rastgele seçilmiş bir ifade değildir bu, açıkça gaz odalarına göndermede bulunur. İlerledikçe mağlup Fransa’ya hakaretler yağdırır. Yahudilere yönelik baskının gevşekliğinden şikâyet eder. Yahudi mikrobunu görmezden geldikleri için Pétain ve Laval’ı şiddetle eleştirir.

Birinci Dünya Savaşı’na katılan Louis-Férdinand Céline, 1915. Solda aynı yıl, Céline, (sağdan üçüncü) Paris, Val-de-Grâce Asker Hastanesi’nde.

Céline’in yazısı içgüdüsel bir yazıdır, Nazilere yönelik bir yüceltme yazısıdır. Antisemitizmin bütün sözdizimi ve retorik kaynaklarını kullanır. Peki edebiyat sefil bir şey midir ki tiksinti içinde başyapıtlar üretilebilsin? Dil, biçim, üslup bizi bir metnin anlamını göz ardı etmeye sevk etmeli midir? Sadece edebiyat her şeyi mazur gösterebilir mi? Deleuze’ün sözlerini düşünelim: “Yazma faaliyetinin, onun kendisiyle alakası yoktur. Biri yazar, çünkü hayatın bazı şeyleri ona dokunur, ondan geçer. Yazmak, arşiv dışında istediğiniz her şeyi yapmaktır. Biri çocukluğuyla ilgilenmediyse eğer, o Proust’tur mesela”. Oysa Céline Proust’a da saldırır, “O, sosyetiktir, eşcinseldir”, Yahudi köklerini, “Talmud” esinli yazısını küçümser. Céline için “ruhsal analizlerde yitip gitmek söz konusu değildir”.[3] Proust’un babası kültürlü bir patologdur, Céline’inki küçük bir memur. Taksitle Ölüm’de sefil bir gençliktir tasvir ettiği, vasat bir öğrencidir, gelgeç işlere girip çıkar, yirmisine gelince de –Birinci Dünya Savaşı’nda– cepheye gider. Aynı yaşlarda ilk şiir ve öyküleri yayımlanmaya başlayan Proust’a gelince; kırılgan bünyesi onu seferberlikten alıkoymuştur. Her şey onları birbirlerinden ayırır: köken, sosyal çevre, fikirler, üslup. Lakin Céline yine de ondaki “ender görülen küçük bir yaratıcı kıratını” kabul eder. Ölmeden bir yıl önce, 1960’ta ise “Proust kuşağımızın son büyük yazarıdır” diyebilecektir.

Ya Gecenin Sonuna Yolculuk… Argonun, sövgünün, öfkenin hâkim olduğu bir dilde bata çıka ilerleyişimiz. Aslında Sartre ve Simone de Beauvoir’ın ifade ettiği “sıradan insanlara duyulan nefret dolu küçümseme” değildir yalnızca söz konusu olan. Cesur ya da korkak, sömürgeci ya da sömürgeleştirilmiş, Beyaz ya da Siyah, Amerikalı ya da Avrupalı, yoksul ya da zengin, anlatıcının küçümsemesi ve şaşkınlığından nasibini alır. 1914’te Birinci Savaş Savaşı’na katılan Céline’in kendi kişisel deneyiminden yola çıkarak kaleme alınmıştır. Onu temsil ettiğinden kuşku duymadığımız başkahraman Ferdinand Bardamu, Büyük Savaş’ı yaşamış, siperlerdeki üstlerinin beceriksizliğine, yoksul askerleri gözlerini kırpmadan ölüme gönderdiklerine şahit olmuştur. Bu hem onun masumiyetinin sonu hem de dönüşü olmayan cehenneme adım atışıdır. Bununla birlikte Gecenin Sonuna Yolculuk basit bir savaş eleştirisinden çok daha fazlasıdır. Bir iç arayışın öyküsü de demişlerdir Yolculuk için. Bardamu her sayfada varoluşun sırlarını keşfedecektir: yalanlardan, ikiyüzlülükten, şiddetten, gizli nefretlerden, kaba iştahlardan oluşan uzun bir gece… Ölümle sona eren bir gece. Hayatı boyunca nadiren Paris dışına çıkan Proust’un tersine, Bardamu (yani Céline), sömürge Afrikası, paranın ve yeraltı dünyasının simgelediği bir Amerika ve bir Paris banliyösü arasında savrulan, kendi yüzyılında yitmiş bir adamdır. Yolculuk, daha başlar başlamaz Proust’un –ki metinde o da alacağını alır: “Proust, kendisi de yarı hortlak olduğu için…”– zarif dilinden sıyrılır, Céline metnini konuşulan dilin duygusunu aktaracak şekilde keser:

“İşte böyle başladı. Ben, hiç sesimi çıkarmamıştım. Hiç. Arthur Ganate’tı beni konuşturan. Arthur, öğrenciydi, o da tıpçı, arkadaşım. Neyse işte, Clichy meydanında karşılaştık.”[4]

Yolculuğun satırları, Walter Benjamin’in Hölderlin hakkında anımsattığı, edebiyatın her zaman bir “yüksek tehlike” deneyimi olduğu gerçeğine bizi iyice ısıtır. Ferdinand Bardamu’nün gökyüzünü delip geçen sözleri ilerledikçe antisemitizminin sesini duyulmaz hale getirir:

“… Siz demek gerçekten de korkağın tekisiniz, Ferdinand!

– Öyle, büsbütün korkağım, Lola, savaşı ve içinde ve varsa hepsini reddediyorum… Ben savaş var diye üzülmüyorum… Ben kaderime razı olmuyorum… Ben bu konuda sızlanıp durmuyorum… Onu olduğu gibi reddediyorum, içindeki insanlarla birlikte… İsterlerse dokuz yüz doksan beş milyon kişi olsunlar ve ben tek başıma kalayım, yine de haksız olan onlar, Lola, haklı olan da benim, çünkü ne istediğini bilen bir tek ben varım: ben artık ölmek istemiyorum.”[5]

“Emirler böyleymiş… Yukarıdaki birileri, benim ‘gaflet ânım’ diye nitelendirdikleri şeye sünger çekmeye karar vermişler, bunu da, dikkat buyurun, yine ‘ailemin onuru’ olarak adlandırılan şey adına yapmışlar. Ne alicenaplık! Sorarım size dostum, ailem mi iç içe geçmiş Fransız ve Alman kurşunlarına hedef olup onları birbirinden ayırmak için elek görevi görecek?... Peki ya öldüğümde?... Her şey unutulur gider… Keyifli pazar günleri, geri gelen yazın çimlerinde zil takıp oynar o canım ailem benim… O sırada ben, aile babası, yerin üç kat dibinde, içim dışım solucan olmuş, 14 Temmuz Milli Bayramı’nda sıçılan bir kilo boktan bile daha iğrenç, muhteşem biçimde çürüyor olacağım… Ah! Dostum! İnanın bana, bu dünya aslında tamamen insanlarla taşak geçmek için yaratılmış koskocaman bir kandırmacadır!... Sizlere sesleniyorum, insancıklar, yaşamın salakları, dövülen, haraca bağlanan, ezelden beri terleyenler, sizi uyarıyorum, bu dünyanın kodamanları sizi sevmeye başladıklarında, bilin ki sizi savaş salamına çevireceklerdir… Alttakiler ancak, iyi dinleyin, kodamanların aşağılamalarında huzur bulabilirler, çünkü onlar halkı sadece çıkar gereği ya da sadistlikleri tuttuğunda düşünürler.”[6]

Proust yaşamın özünü  bellek ve yazıyla aramaya çalışmıştı, Céline ise şimdiki ânı onun yoğunluğunda diriltir:

“İşin daha kötüsü, bir önceki gün ve zaten fazlasıyla uzun süredir yaptıklarımızın aynısını ertesi gün yapacak gücü nereden bulacağımızı bilememektir, bu ahmakça girişimler için, bu asla bir sonuca ulaşmayan binbir tasarı için, yıkıcı zorunluluktan kurtulma denemeleri için, her seferinde çuvallayan o denemeler için gerekli gücü nereden bulacağımızı… Belki yaş da, o hain de ekleniyordur bunlara ve bizi beterin beteriyle tehdit ediyordur. Yaşamı dans ettirecek kadar müziğimiz kalmamıştır içimizde… Tüm gençlik daha şimdiden dünyanın öbür ucunda gerçeğin sessizliğinde ölüvermiştir… Gerçek, bitmek bilmeyen bir can çekişmedir. Bu dünyanın gerçeği ölümdür. Seçim yapmak gerek, ya ölmek ya da yalan söylemek. Bense asla kendimi öldüremedim.”[7]

Louis-Férdinand Céline, 1932.

Céline vakasını nereye koyacağız? Daha Savaş yayımlanmadan, el yazmaları ortaya çıktığında, “Céline’i Yeniden Okumak” toplantılarında 1932’deki aynı sorular soruluyordu: İnsanı düşünmek, onu bir bütün olarak, karanlık ve aydınlık taraflarıyla mı düşünmektir? İnsanda ve eserde her şey bir arada var olur, iç içe geçer, etkileşime girer mi? Yazarı, politik düşünen insandan ayırmak mümkün müdür? Céline neden hâlâ insanların aklını bu kadar meşgul ediyor ve bölüyor? Belki de –antisemitizm dünya kadar eski olduğuna, herkes antisemit olabildiğine göre– onunki kesinlikle edebi biçimiyle kalmış, hiç kimseye zulmetmemiştir. Ya da belki de, Fransız ressam Gen Paul’un sözleriyle: “O bir Fransız’dı, ben de Ferdinand’ı bir Fransız olarak görüyorum. Hepsi bu…” Bir tarafta bütün eserini gerçek bir artistik devrim olarak selamlayanlar, bir tarafta nadir olanı meşrulaştırma tehlikesine karşı onu unutmayı tercih edenler… Ve ortada: okumasını savsaklamak için sayısız nedeni olan bir kitabın, eline alanı bu kadar güçlü bir şekilde fethetmesi.

 

NOTLAR: 


[1] Relire Voyage au bout de la nuit, PUM, 2022.

[2] Max Horkheimer, Theodor W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği, (sf. 223-224), çev. Nihat Ülner, Elif Öztarhan Karadoğan, Kabalcı Yayınevi.

[3] Le Figaro, hors-série, Les enfants du siecle, Natache Rainer

[4] Louis-Ferdinand Céline, Gecenin Sonuna Yolculuk, çev. Yiğit Bener, YKY, 2019, s. 23.

[5] a.g.e., s. 80.

[6] a.g.e., s. 83.

[7] a.g.e., s. 213.