Alzheimer'a ve Bir Alzheimer’ın Anıları'na dair

Mustafa Kırantepe: "Herkes bir saatlik oyunun içinden farklı öyküler aldı kendi adına. Ötekileştirilmeyle ilgili etkilenen bir tayfa oldu. Tacizle ilgili deneyim yaşamış ya da başına böyle bir şeyin geldiğini söyleyen arkadaşlarımızın yüzleşmesi oldu. Herkes farklı bir tarafından etkilendi oyunun ya da herkese farklı bir yerden dokundu oyun."

03 Kasım 2022 16:59

 

Tuğçe Isıyel: Oyun, “bana bir akıl lazım”la başlayıp, “bana bir akıl lazım”la bitti. Nedir bu akılla alıp veremediğimiz?

Mustafa Kırantepe: Çember tamamlandı orada. Esasında oyunun finaliyle başlıyor oyun. Hani o fotoğrafla karşılaştığı an. Süreci sorguladığı an. Sonra kafasını kaldırıp hoop geçmişe dönüp, o âna dönüp anlatmaya başlıyor. Akılla alıp veremediğimiz şey ne? Bilmiyorum. Deneyimliyoruz yani. Hâlâ aklımızla ilgili bir zorumuz olduğunu düşünüyorum galiba. Delirmemeye çalışıyoruz. Bunu söyleyebilirim.

Oyun senin kişisel hikâyen... Yani Alzheimer’lı olan baban. Bana da epey değiyor, çünkü ben de geçen sene Alzheimer’dan babaannemi kaybettim. Tabii aramızda şöyle bir fark var. Ben o süreçle baş edemedim. Yani babaannemin gözünden ışığın gitmesiyle, beni artık hatırlayamamasıyla, gitgide kayıp bir nesne haline gelmesiyle pek baş edemedim ve babaannemi zihnimde hep daha canlı, daha iyi olan halleriyle hatırlamak istedim. Son hallerinde babaannemin yanında yoktum aslında. Dolayısıyla demin seninle konuşurken, “Sen çemberi tamamlamamışsın” dedin bana. Çok haklısın. Sense başka türlü deneyimliyorsun. Baban hâlâ hayatta ve onu bir kayıp gibi yaşamıyorsun da bir oyun gibi, babanı dönüşen bir şey gibi deneyimliyorsun. Biraz bahsetmek ister misin?

Yani şöyle… Alzheimer’lı biriyle yaşamak, onu sürekli yaşadığın gerçek dünyaya çekmekle ilgili arada kalmış bir şey. Ben onu kendi dünyama çekmeye çalışmıyorum. Yani o çabayı sarf etmiyorum, onun yaşadığı dünyanın içine girmeye, dahil olmaya çalışıyorum. Bu da eğlenceli bir hal alıyor. Yani eğlenceli kısmını görmeye çalışıyorum. Tabii sahnede anlattığım hikâyede de mesela neden Alzheimer’la ilgili bir şey anlattığımı söyleyeyim. Babamın derdinden ziyade, onun yaptığı şeyler karşısında çok gülerken içeriden de böyle acı bir şey yaşarsınız ya, buydu mesela beni dertlendiren şey. O yüzden “Alzheimer’ın Anıları” diye bir şey yaptım. Babamla olan hikâyede de mesela eşimle beraber böyle evde sohbet ederken hoop geçmişe döndürdük hikâyeyi. “Yirmi sene öncesinde benim böyle bir durumum vardı, biliyor musun?” falan diye anlatırken, “Neydi o be baba?” falan diye dönüyoruz. Onu da sohbetin içerisine katmaya çalışıyoruz yani genelde. Tutup, “Baba hatırla! Bak gel şunu yaptın ya, hatırlamıyor musun?” demektense, onun alanına dahil olup onun hatırladığı şeyler üzerinden anılar yaratmak gibi gayemiz var genelde. Oyun oynuyoruz.

Oyunu izlerken epey kafam karıştı, rahatsız oldum bazı şeylerden. Bu biraz babaannemle olan kendi sürecimle de ilgiliydi. Mesela klinik deneyimlerimizde bize bir Alzheimer’lı gelmez ama bir Alzheimer’lının yakını gelir destek almaya, çünkü o kayıpla baş etmek, o yas sürecini anlamlandırmak için… Alzheimer’lı kişi zaten bunu bilmiyor, farkında değil. Belki o da bir oyunun içinde. Sen de aslında onunla birlikte oyunun bir parçası oluyorsun. O çifte delilik hali çok enteresan bir şey. Yani bence tiyatroda oyunu izleyenler olarak da bunu yaşadık. O sıkışmışlığı hissettik. Sen orada birçok başka meseleye de değindin. Toplumsal cinsiyet meselesi, ötekileştirme, nefret söylemi... Alzheimer birçok parçayla birleşti. O zaman çifte delilik dediğimiz şeyi, oyunun bir parçası gibi gördüğünü söyleyebilir miyiz?

Evet. Neresinden girsem acaba şimdi? Çok dağınık oldu bu. Şuradan bağlayayım madem mevzuyu. Genel prova ya da daha öncesinden dışarıdan aldığımız, seyrettirdiğimiz arkadaşlarımızla yaşadığım şey şuydu. Herkes oyunun içinden, bir saatlik oyunun içinden farklı öyküler aldı kendi adına. Ötekileştirilmeyle ilgili etkilenen bir tayfa oldu. Tacizle ilgili deneyim yaşamış ya da başına böyle bir şeyin geldiğini söyleyen arkadaşlarımızın yüzleşmesi oldu. Herkes farklı bir tarafından etkilendi oyunun ya da herkese farklı bir yerden dokundu oyun. Herkes bir karmaşa yaşadı diye düşünüyorum ben.

Evet, amacı da buydu diye düşünüyorum.

Bu arada metnin içinde birebir bariz bir Alzheimer hikâyesi yok zaten. Alzheimer’la ilgili şöyle bir durum söz konusu. Susmak mesela. Susmak bence Alzheimer’ın travmalarından biri diye düşünüyorum ben. Ya da halının altına süpürmeye çalışırız ya. Unutmaya çalışırız bazı şeyleri, hiç açmayız, konuşmayız, o konunun açılmasına izin vermeyiz.

İnkâr ederiz.

İnkâr ederiz. Başımızdan geçmiştir halbuki ama bu konu kapatılsın isteriz. Bizim toplumumuzun yaşadığı Alzheimer’la ilgili bir şeyler anlatmaya çalıştık. Yoksa ne anlatıcı Alzheimer’dır, ne anne Alzheimer’dır, ne karşılaştıkları… Hikâyenin çatışmaya başladığı yer Alzheimer’dır. Kimse yok ama herkes Alzheimer baktığımızda.

Çünkü toplum Alzheimer.

Evet.

Psikanaliz bizim hayatımızın bir yenilgiler tarihi olduğunu söyler. Bebeklikten itibaren, azala azala, yenile yenile aslında bir çarkı tamamlıyoruz ve bütünleşiyoruz. Oyunda bir toplum eleştirisi de vardı ve azalmalar, kayıplar oluyordu. Örneğin o gâvur meselesi, yani o tümgüçlü hal ve ben yaşayayım ama benden farklı olan herkes ölsün. Çok ilkel bir durum bu. Hem o toplumsal yenilgiler, o narsisistik kırılmalar, Alzheimer’ın kendi doğasından kaynaklanan yenilgiler; tüm bu yaslarla, o kayıplarla ilgili neler düşünüyorsun? Babanla olan ilişkide bunu nasıl deneyimliyorsun? Merak ediyorum.

2005’te esasında babaannemi kaybettim, anneannemi kaybettim, dedemi kaybettim falan filan ama benim için en sarsıcı olan şey, abim 39 yaşında kanserden vefat etti benim. Abimin o sürecini bilirken iki ay öncesinden çok sağlıklı duran, abi dediğimiz amcamın vefatı oldu; hani abimin kaybını beklerken amcam birden sürpriz yaptı. İki ay sonra abimi kaybettik. O acıyla zaten anne Parkinson oldu, baba Alzheimer oldu ilerleyen süreçte. Bunun bir ceza olduğunu da düşünebilirsin, bu çıldırmaya götürür insanı. Bunun bir süreç olduğunu düşünüp, sıranın sana geleceğini kurarsan… Bunu eğlenceli bir hal gibi görebileceğin veya böyle kabul edeceğin bir hayatla da yaşayabilirsin. O yüzden ben ne ceza olarak, ne de eksiklik olarak düşünüp, çıldırmadan bu dünyadan uzayıp gitmek istiyorum. Ben hiç öyle kayıp gibi düşünmüyorum. Babamınki de mesela. Evet. Eğlenceli tarafını da görebilirsin ama o tarafın bir zor tarafını da yaşamak isteyebilirsin. Ee biz de yavaş yavaş bazı şeylerimizi kaybediyoruz. Yani ben on seneki önceki enerjiye sahip değilim. Şu anda 43 yaşındayım. Daha zor yokuş çıkıyorum, daha zor merdiven tırmanıyorum.

Şimdi bu oyun pandemiden önce yazıldı ve provalar başladı, sonra pandemiyle karşı karşıya kaldık. Aslında herkesin birbiri için tehdit oluşturduğu, ölüm tehdidiyle daha yakından temas ettiğimiz bir sürece girdik ve sen o sırada röportajında “Oyun oynayacakken kendimi ekmek yapar buldum” demişsin. Oyunun üzerinden pandeminin geçmesi sence bu oyunu nasıl dönüştürdü? Bence değişmiştir. Aynı değildir. Dün oynadığın oyunla ilk prova yaptığın oyun aynı olamaz.

Değişti tabii. Daha çok bana ait cümleler olmaya başladı, daha demlenmiş bir hale geldi oyun. Daha böyle dert anlatan, daha kendi başından geçmiş bir hikâyeyi anlatırmış gibi, evimin salonunda bir insanla sohbet edermiş gibi, anlatmanın farkındalığını gördüm kendimde. Üçüncü senenin sonundaki son üç haftaya kadar da bu son seyrettiğiniz halde değildi oyun. Son üç haftada değişiklik oldu oyunla ilgili. Anlatamadığımı düşündüğüm, dert edindiğim, içinden çıkamadığım hikâyeler de oldu tabii. Hâlâ bence tamamlanmış değil yani. Yüzde altmışlarda şu an bence anlatıcılık. O böyle yüzde seksenlere doksanlara çıkacaktır diye düşünüyorum. Yüzde yüz asla olmayacak zaten de… Yani o yolculuk bitmeyecek.

•