Şişli’de yağmur: Mıgırdiç Margosyan’a veda

"...kitaplarınızı ilk açtığımdan beri elimi tutup beni Diyarbakır’da Gâvur mahallesinde, çocukluk yıllarınızda, anılarınızda gezdirdiğinizi hissettim. Ne kadar renkli, sesli, harikulâde gezilerdi onlar!"

Sevgili Hocam,

Şişli’deki cenaze töreninizden yeni ayrıldım ve metroya yürürken, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur yazdığınız hikâyelerden birisini hatırlattı, içimdeki duyguları dinleyerek, yarım yamalak Türkçemle size üç beş satır yazma arzusu hissettim. Bu herhalde size ilk ve son kez yazışımdır ama ayini dinlerken fotoğraftaki gülen yüzünüze bakmak, toprağa çiçek atmak, ilk ve son selamımız, bana pek yetmedi. Aslında size yazmak yerine daha çok sizinle tanışıp sohbet etmekten, merak ettiğim şeyleri sormaktan sevinç duyardım.

Ancak, tanışamamamıza rağmen, kitaplarınızı ilk açtığımdan beri elimi tutup beni Diyarbakır’da Gâvur mahallesinde, çocukluk yıllarınızda, anılarınızda gezdirdiğinizi hissettim. Ne kadar renkli, sesli, harikulâde gezilerdi onlar!

Ve o sorularınız, korkularınız, acılarınız, gözyaşlarınız… 

«Margos, nerelisen? »
«Anne, zengin çocukları da ölür mü?»
«Yahudi çocuklara niye kar toplarının içinde taş atıyorduk?»
«Gözlerimiz, neşeli mutlu kış akşamlarında neden annelerimiz ve babalarımız birbirlerini ziyaret eder ve o çocukluk günlerini hatırlarken ağlarlardı?»
«İstanbul’a niye gönderildik birdenbire?»
«Nasıl İstanbul’a gelince Kürt olmuşuz?» 

Satırlarınıza dalarken ben de merak ettim, soru sordum, ben de sevincinizi ve üzüntünüzü paylaştım. Sayfalarınızı okur ve çevirirken…

Zaten sizi ilk keşfettiğim zaman, birkaç yıl önce hâlâ Venedik Üniversitesi’nde öğrenciyken, hocam "Ruj meselesi" adlı yazınızı bana vererek «Fabrizia, bu metin tam senin ve kırmızı dudakların için bir yazıdır, onu çevir, yarın sınıfta anlatacaksın» demişti. Vapura binince hemen sabırsızlıkla okumaya başlamış, eve gelince de anlattıklarınızı İtalyanca kelimelerle açıklamıştım. İroniniz, hassasiyetiniz, derin ve eğlenceli gözleminiz, her meseleyi basit bir dille ele alma yeteneğiniz... Hem de kadınlara, özellikle hayatınızın kadınlarına karşı duyarlılığınız ve minnettarlığınız. Size, kardeşlerinize, Mestan kedinize ve hatta evinin kırılgan direklerine nazikçe bakan anneniz; ondan önce, Kure Mama, o enfiyesiz kokan kuşağınızı doğurtan kadın. Namo, o zavallı Süryani kız, Kürt bir çocuğa âşık olup onunla kaçmaktan suçlu. Ve Zulal, sizin ‘Dilaçar’ınız’, sizi korkularınızdan, tecritinizden kurtaran kişi.

***

«Git, oku, adam ol!»

Bu emre uymak için sevgili Diyarbakır'dan ayrılmışsınız. Kimlik, ötekilik, dil, din, şehir, hafıza. Bu konuları hem yaşamışsınız, öğrenmişsiniz, hem de bize, herkese açık bir şekilde anlatabildiniz. Öğrettiniz. 'Adam olurken', içinizdeki çocuğu korudunuz. Babanızın dediği gibi, hayattaki en güzel şey yaşamaktır. Ancak yaşarken, o içimizdeki çocuğumuzu yaşatmak daha güzeldir.

Şişli’de mezarlığın üstünde, size yazdığım bu sayfa gibi bembeyaz gökyüzünde martılar uçuyordu, size veda eden Ermenice dualar minareden gelen ezanla karışıyordu; ilk kitabınızın ilk hikâyesinin içinde hissettim kendimi. Gâvur Mahallesi’nde.

Kıpkırmızı karanfil çiçekleri altında yattığınız toprağa çiçekler atıyorduk. Bizden birkaç adım ilerde bir badem ağacı açık pembe çiçeklerini açıyordu. Bahara az kalmıştı hocam. Bana ise, İtalya’dan buralara gelirken «Git, öğren, güzel çevir!» dediler. Güneşin okşadığı çocuklar hem İstanbul’un kocaman caddelerinde hem “sizin oralarda” uzak daracık sokaklarda koşar oynarken, ağaçlar çiçek açarken, ben de baharın yaptığı gibi bir söz vereyim, hocam: sizi, sevginizi, hikâyelerinizi, hep o sevinçle çevirmeye, anlatmaya devam edeceğim, hafızanızı koruyacağım.

İyi ki vardınız, hocam, iyi ki yaşadınız.