Sebepsiz hatırlamalar: “Yüz yirmi, yüz kırk kelime”, güvenilmez anlatıcı ve lider arayışı

“Bir söylediği diğerini tutmayan, her şeyi sadece kendine isteyen, kendi çıkarını düşünen, bilinçli olarak ısrarla yalan söyleyen bir kişiyi sokakta görseniz bile selam vermekten imtina edecekken, onu bir lider olarak konumlandırmak ve kurtuluş gününün onun sayesinde geleceğini düşünmek, güvenilmez anlatıcının sabit değil, akışkan bir tanım olduğunu da göstermektedir bize.”

19 Ocak 2023 17:30

Edebiyatta, teknik olarak anlatıcı türlerini bir kenara koyarsak, vâkıf olduğu bilgiyi okura aktarma biçimi olarak sıklıkla iki tip anlatıcı karşımıza çıkar: “Her şeyi bilen anlatıcı” ve “Güvenilmez anlatıcı.”

Her şeyi bilen anlatıcı –ki en eski anlatıcı türüdür– bahsettiği olayın veya durumun her şeyine maliktir, karakterlerin-kahramanların duygusal durumlarına ve geçmişlerine hâkimdir. Masallarda olduğu gibi Kafdağı’nın arkasını görür ve okura bunu anlatır, onu yürüdüğü yolda yoldaş kılar ve bildiklerini sırayla, sakınmadan söyler. Bunu polisiye bir öyküde cinayeti çözmeye gayret eden hafiyenin olayları bize anlatmasına, örneğin Edgar Allan Poe’nun “Morgue Sokağı Cinayetleri” hikâyesinde olduğu gibi, Mösyö C. Auguste Dupin’in yanında ona eşlik eden karakterin, onun çözümlemeleriyle birlikte olayların nasıl ilerlediğini izlemesine benzetebiliriz. Sözlü veya yazılı olarak bize ulaşan geçmiş anlatıların hepsi, her şeyi bilen anlatıcının kaleminden veya ağzından çıkmıştır.

Güvenilmez anlatıcı da her şeyi bilir ama bazılarını bize söyler, bazılarını da değiştirerek aktarır. Ona yol sorduğumuz zaman bize yanlış yönü gösterme ihtimali yüksektir, veya yolda onunla birlikte yürürken gördüğümüz bir ağaç, bina veya kişi hakkında bize yanlış bilgi verir. Adım adım bizi içinden çıkılmaz bir hale sokar, ikircikli olarak bırakır.

Güvenilmez anlatıcıyı çoğu defa birinci şahıs seslendirir. Bunun en iyi örneğini Olağan Şüpheliler filminde görebiliriz. Etkileyicidir, çünkü anlatıcı kendini sorguya çeken polisle birlikte bizi de kandırır. Böyle anlatılarda karakterin bizi soktuğu yolla, yolun sonunda vardığımız yer arasındaki tezat ne kadar sarsıcı olursa onun anlattıklarına o kadar kapıldığımız, inandığımız neticesi ortaya çıkar ve –izleyici konumunda kaldığımız sürece– bu ters köşeye yatırılmak hoşumuza gider.

Ama bence güvenilmez anlatıcıyı en etkili kılan durum ise, anlatıcının olayın içinde değil, tali olduğu hallerde gerçekleşir. Çünkü o vakanın merkezinde duran, ondan birinci derecede etkilenen, “hadiseye maruz kalan anlatıcı” değil, görgü şahidi gibi gördüğü kadarını aktarandır. Roman veya öykü karakterleriyle –çok falsolu biri değilse– yakınlık kurma meylimizden dolayı onun anlattıklarına da inanma eğilimi içinde buluruz kendimizi ve üstte bahsettiğim (tali) durum bilinçli veya bilinçsiz yapılan manipülasyon için oldukça iyi bir perdeleme sağlar. Zira onun anlattığı hikâyeyle bir çıkar ilişkisi yoktur, olayın merkezindeki kişi gibi gerçeğin bir kısmını kendine saklayıp işine geleni açığa vurmaz veya gerçeği eğip bükmez. Sadece gördüklerini veya düşüncelerini, duygularını anlatır ve bu çıkarsızlık ona inanmamızın altyapısını güçlendirir.

Bunun en iyi örneğini Robert Fulford, Anlatının Gücü kitabında verir ve vakti zamanında okuduğu “Haircut” isimli on beş sayfalık hikâyenin kendinde bir aydınlatma yarattığından bahseder. Çünkü anlatının muğlaklığıyla tanışmıştır. Ve bahsettiği hikâyede de anlatıcı vuku bulan olayın merkezinde değil, kenarındadır.

“‘Haircut’ işsiz bir pazarlamacı olan Jim Kendall’ın, Michigan’ın küçük bir kasabasında vurularak öldürülmesini ele alır. Öykünün anlatıcısı Whitney, Kendall’ı şefkatle anımsar. ‘Jim hakiki bir karakterdi’ der Whitney. Ayrıca bize, Jim’in karısıyla çocuklarına kötü muamele ettiğini, gayri meşru ilişkilerinden övünerek söz ettiğini, teklifini reddeden bir kadına tecavüz etmeye çalıştığını, çocukluğunda geçirdiği kaza yüzünden beyninde hasar olan genç Paul’a el şakaları yapmaktan hoşlandığını anlatır.

Whitney merhum arkadaşı Jim’den hoşgörüyle söz eder: ‘Özünde çok iyi biriydi, yalnızca içi haylazlıkla doluydu.’”[1]

Burada Fulford’a muğlaklık üzerinden aydınlanma yaşatan hakiki bir güvenilmez anlatıcıyla karşılaşırız. Ki bu anlatıcı alışık olduğumuz güvenilmezler gibi bildiklerinin üzerinden bilinçli bir saptırma yapmaz. Metni şöyle ele aldığımızda bunu daha net görebiliriz.

Bir kişi var ve bu adam ailesine kötü davranıyor, gayri meşru ilişkilerinden gurur duyuyor, bir kadına tecavüze yelteniyor ve bir engelliye, onun engeliyle ilgili fiziki şakalar yapıyor. Üstelik bu bahsedilenleri sürekli olarak yapıyor. Böyle biriyle karşılaştığımız zaman ona sakınmadan kötü tanımını koyabiliriz ve bu kişi bir hikâyede de olsa yine aynı düşünceye yaklaşırız. Lakin anlatıcı burada devreye giriyor ve onun özünde çok iyi biri olduğunu söylüyor. Anlatılanlarla anlatıcının kanaati arasındaki fark okurun kafasını karıştırıyor ve bu da muğlak, güvenilmez bir atmosferi ortaya çıkarıyor: Hikâyesi anlatılan kişinin yaptıklarından referansla kendimizde oluşan fikre mi bel bağlayacağız, yoksa onun hikâyesini aktaran anlatıcının kanaatine mi güveneceğiz?

Peki anlatıcı neden kötü biri hakkında iyi deme ihtiyacı duyuyor? Fulford şöyle izah ediyor bunu:

“Güvenilmez anlatıcı kimi zaman çok önemli bilgileri okuyucudan gizler, bazen de anlatıcı gerçeklerden habersizdir ya da onların anlamını kavramaktan yoksundur. ‘Haircut’ta Whitney bildiklerini asla gizlemez. Yalnızca eski arkadaşı Jim’in alçağın biri olduğunu fark edememiştir. Kendi karakterini de anlamamıştır, dolayısıyla bakış açısının ne kadar sığ ve acımasız olduğunu da kavrayamaz. Ya da meseleye felsefi bir perspektiften bakarsak, gerçek onun bilincine işleyemez, çünkü onun bilinci tam da gerçekliğin kendisinden kaçınmaktır.”[2]

Güvenilmez anlatıcının, eğer organize bir kötülük içinde değilse, yani Olağan Şüpheliler’deki “Roger ‘Verbal’ Kint” gibi değilse, sadece öykülerde, romanlarda, filmlerde değil, günlük hayatımızda da ne kadar çok olduğunu görebiliriz. Güvenilmez anlatıcının “her şeyi bilen anlatıcıya” rakip olarak edebiyata girmesinin sebebi de bir yandan bu çoğalmanın sonucu olsa gerek.

***

Gerçeği saptıran, onu işine geldiği gibi kullanan, yalan söylediği sürekli açığa çıkmasına rağmen bu fiiline ısrarla devam eden güvenilmez bir anlatıcı, muteber ve aranan biri olur mu?

En popüler güvenilmez anlatıcıların en güçlü olduğu durumlara baktığımız zaman onları edebiyatta veya sinemada değil, sokakta ya da iş yaşamında değil, politika sahnesinde görürüz. Üstelik onların sapmaları, saptırmaları herkesin ulaşabileceği kadar medya araçlarıyla kaydedilmişken, yani hepsi ortadayken, yani tamamen güvenilmez bir anlatıcıyken çoğu defa bu kişiler “güçlü lider” olarak tanımlanır. Haircut öyküsünü okurken hissettiğimiz durumla karşılaşırız: Yaptıkları kötü ama iyi (!) biri muallaklığı.

Bir söylediği diğerini tutmayan, her şeyi sadece kendine isteyen, kendi çıkarını düşünen, bilinçli olarak ısrarla yalan söyleyen bir kişiyi sokakta görseniz bile selam vermekten imtina edecekken, onu bir lider olarak konumlandırmak ve kurtuluş gününün onun sayesinde geleceğini düşünmek, güvenilmez anlatıcının sabit değil, akışkan bir tanım olduğunu da göstermektedir bize. Güvenilmez birini lider olarak kabul etmek, onu kabul eden kişiyi de güvenilmez anlatıcı mertebesine getirir, öyküdeki Whitney gibi.


Doğal savunma, Turgut Yüksel, Dünyada konumlanmış olmaya dair 100 ÇİZGİ, Ağaçkakan Yayınları, 2017

Bu, Hitler soykırıma doğru koşar adımlarla giderken, sıradan bir Alman’ın bunu görmezden gelip, “Ama iş olanakları yarattı, otobanlar yaptı” diye o sıradaki durumu izah etmesi, Fulford’un Whitney için söylediği, “... gerçek onun bilincine işleyemez, çünkü onun bilinci tam da gerçekliğin kendisinden kaçınmaktır” cümlesine eş düşer.

Burada yine Fulford’un Whitney için söylediğine bakalım. “Jim’in alçağın biri olduğunu fark edememiştir. Kendi karakterini de anlamamıştır, dolayısıyla bakış açısının ne kadar sığ ve acımasız olduğunu da kavrayamaz.”

Böyle bir durumdaki kişiyi doğrudan suçlayamayız. Sığ ve acımasız olmasının –hoşgörüyle yaklaşırsak– sebepleri onun dışında gelişmiştir. Yoğun bir dezenformasyona, propagandaya, manipülasyona maruz kalmasına veya bilinçli olarak cahil bırakılmasına bağlayabiliriz. Ve bu onda doğru ve yanlışa, iyi ve kötüye karşı bir körlük yaratmış olabilir, vb.

Bu ihtimali bir kenara bırakıp Whitney’i Fulford’dan devralarak bilinçli hale getirelim ve Jim’in alçak olduğunu bildiği halde yine de onun için iyi bir kişi dediğini düşünelim. (Bu durumla da sıklıkla karşılaşırız.)

Bu durumda inancın ahlaka üstün geldiğini görürüz. Arkadaşına, içinde bulunduğu veya bulunmak istediği topluluğa, cemaate, partiye, şirkete, vb. olan inancın, asit gibi ahlaki değerleri erittiğini...

Çoğunlukla inanç ve ahlak tartışması Tanrı’nın varlığı üzerinden yapılır. Hatta bu konuda yetkin olarak atanan kişiler de bunu tartışmaya gerek duymayıp, “inancı olmayan kişiler ahlaksız olur” keskinliğinde bir yargıyla konuyu arkalarında bırakırlar.

Fakat bu kavramı böyle bir şarta bağlayan kişilerin aslında bizim bilinç düzeyini artırdığımız Whitney’den farkı yoktur. Bunu kavramak için Susan Neiman’ın Ahlaki Açıklık kitabının bazı satırlarına göz atmak gerek.

“İnsanlar dinin olmadığı bir ortamda ahlakın da olmayacağını düşünüyorlardı. ... Bir pagan dahi yadsınamayacak denli erdemli bir davranış sergilerse, bu durum topluma anlaşılmaz gelirdi. Onları sürekli cezalandırmaya kalkan bir ilahi güç olmasa, insanların başkalarına bu denli düzgün davranmayacakları düşünülürdü”[3]

“Pespaye papazlardan ahlaksız rahiplere kadar herkes, kilise mensuplarının başkalarına vaaz ettikleri biçimde yaşamadığını biliyordu. Özellikle Fransızlar, ahlak dışı olaylarda kilise görevlilerinin adlarının geçmesinden en ufak bir rahatsızlık duymuyorlardı ama Hume bu kuruma yönelik hicivlerini ölene dek sürdürdü.”[4]

“Geleneksel din, cehennem nosyonunu her daim canlı tutmuştur; cehenneme gitme korkusuyla iyi davranmak, bizler gibi kepaze solucanlardan beklenebilecek en iyi şeydir.”[5]

“Fakat iyi davranış ahlaklı davranış demek değildir. Yalnızca ödüller ve cezaları düşünerek eylerseniz, iyi eğitilmiş bir köpekten farkınız kalır mı? Kant kalmayacağını düşünüyordu.”[6]

Bir kişiye, varlığa, düşünceye, organizasyona biat etme düşüncesi iyi, doğru, güzel, sakin gibi tanımları kovup yerine kayıtsız şartsız itaati getirdi. Bu da davranışın kökenini hürmet ve sevgiden ayırdı. Hürmet duyulmayan bir yerde, yerine ne koyarsanız koyun ahlaklı bir davranış ortaya çıkmaz ne yazık ki… Burada hürmetle saygı arasındaki farkı iyi kavramak lazım.

“Aydınlanma hürmete yer açmak için biatı reddetti. Biat korku ve titreme meselesiyse, hürmet huşu ve hayranlık meselesidir. ... Hürmetin kendisi kelimelerle ifade edilemeyecek bir şeydir. Bu kavram tam da Wittgenstein tarafından ifade edilen bir duyguyu uyandırır: ‘Üzerinde konuşulmayan şeyler hakkında susulmalıdır.’ Hürmet, insan aklının sınırlarını aşan bir olguyla karşılaştığımızda hissettiğiniz şeydir, bazı şeylerin insanın havsalasının ötesinde olduğunu fark ettiğinizde susarsınız.”[7]

“Dünyaya ilişkin neye inanıyor olursanız olun tek bir şey hayati önem taşıyordu: Onu yapan siz değildiniz. Bu tam da hürmet ve saygı arasındaki farka işaret eder. Saygı başkalarına olduğu kadar kendimize karşı da hissettiğimiz bir duygudur; hürmet ise hiçbirimizin başaramayacağı bir şeye yönelik duygudur.”[8]

Temelde hürmet hissi kaybolduğu için yapmayı başaramayacağımız şeyleri yok etmeye çalışıyoruz. En basitinden dünyayı. Veya Tanrı’nın varlığına duyulması gereken hürmetin, huşunun, hayranlığın yerini biat aldığı için, onun adına karar verme yetkisinin bizde veya bazılarında olduğunu düşünüyoruz ve bir diğerini onun cehennemine göndermek ve biz de onun cennetinde yer almak için canı gönülden öldürebiliyoruz ya da bu eylemi onaylıyoruz.

Altı milyon Yahudi’nin toplama kamplarına gönderilmesini organize eden Adolf Eichmann’ın savunmasındaki en iddialı gerekçe, “Ben verilen emirleri yerine getirdim!”di. Yani bana söylenene biat ettim diyordu. Bu biat sonucu milyonlarca kişinin ölüme gitmesi onu ilgilendirmiyordu. Biat ettiği için rahattı ve büyük bir ihtimalle cennete gideceğini de düşünmüş olabilirdi bunu yaptığı için.

Aklın-ahlakın insanı nasıl terk ettiğinin basit bir örneğidir bu ve, “Verili olanı olduğu gibi kabul etmeyi reddetmek” kuralının kolektif olarak ihlalinin neye yol açtığını gösterir.

“Adaletsiz bir dünyayı değiştirme gücümüzün sınırına geldiysek, yapabileceğimiz en iyi şey onun bir parçası olmayı reddetmektir.”[9]

Yine de adaletsiz bir dünyada bulunduğumuzun farkına varmak ve bunun yılgınlığı, adaletli bir dünya idealinden vazgeçmek anlamına gelmez.

“İdealleri canlı tutmak, onları reddetmekten çok daha zor bir iştir, çünkü bu memnuniyetsiz bir hayat süreceğinizin güvencesidir.”[10]

“... insan hakları fikrini bütünüyle başarıya ulaşmadı ve hatta kötüye kullanıldı diye terk edecek değiliz; fikirler böyle işlemez. Fikirlerin geçerliliği gerçekleşip gerçekleşmedikleriyle ölçülemez ve bu durum onları yalnızca birer hayalden ibaret kılmaz. Henüz gerçekleşmemiş olsalar da fikirler canlı tutuldukları sürece gerçekleşme ihtimalleri vardır.”[11]

Popüler liderlerin söylemlerine baktığımızda mutlaka –keskin– bir ayrıştırma görürüz. İlla ki bir diğeri vardır ve bu diğeri şer güçlerin temsilcisidir ve birinci misyonu o diğerini yok etmektir. İlk başta fikirleri “yok etmek” üzerine kurulu bir dilin ince ince çalıştığına düzenli bir şekilde şahit oluruz.


Milli Eğitim, Turgut Yüksel, Dünyada konumlanmış olmaya dair 100 ÇİZGİ, Ağaçkakan Yayınları, 2017

Bu dile biat eden kişilerde inancın sadece Tanrı’yla ilgili olmadığını da görürüz. Bir siyasal görüşe olan inancın, o siyasal görüşü temsil eden kişilerin yaptığı kötü ve alçakça şeyleri görmezden getirebildiğini de çok önceden hayatın içine sokmuştu. Tuhaf bir paradoks olarak “itaat”e olan inanç, istikrarlı ahlaksızlığı getirmiş oldu.

“Doğru, dünyanın nasıl bir yer olduğuyla ilgili bir meseledir. Ahlak ise nasıl bir yer olması gerektiğiyle ilgilidir.”[12]

İtaat ve biat kelimelerinin siyasetteki ağırlığını (bana göre) Carlos Fuentes bir söyleşisinde şöyle izah ediyor: Biri demiş ki, siyaset köpek sürüsü gibidir, sadece baştaki köpek niye havladığını bilir, kalanlar da onu izler.”[13]

Böyle bir durumda Carl Sagan’ın 1985 yılında İskoçya’da verdiği Gifford Dersleri sırasında anlattıklarının derlendiği “Bilimsel Deneyimin Çeşitleri: Tanrı Arayışına Yönelik Bireysel Bir Görüş” kitabının önsözünde Ann Druyan’ın onun için yazdığı “ sadece inanmak istemezdi. O bilmek istiyordu” cümlesini hatırlamak lazım ara ara…

***

Heinrich Böll’ün, “Ve o hiçbir şey demedi” romanı İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonunda Köln’de geçer: İzler hâlâ taze, yıkıntılar hâlâ ortada, kimi insanlar için yoksulluk ise hep ebedi. Savaştan sağ çıkan bir karıkocanın yaşantısını izleriz romanda. Geçmişin yıkıntısı çoğu insan gibi onların da gelecek hayallerini ezip geçmiştir. Fakirlik yüzünden sevgilerini bile birbirlerine gösteremeyen bu çift kaçamak yapar gibi ara ara buluştuklarında, karısı savaş boyunca telefon operatörlüğü yapmış olan kocasına sorar.

“‘Harpten bana fazla bir şey anlatmadın hiç.’

‘Değmez ki hayatım! Tasavvur et, bütün gün telefon başındasın, hemen her zaman yalnız yüksek rütbeli subayların sesini duyuyorsun. Bu yüksek rütbeli subayların telefonda ne kadar salak olduklarını, imkânı yok düşünemezsin. Kelime dağarcıkları boştur hemen hemen; olsa olsa yüz yirmi, yüz kırk kelime! Altı yıl sürmüş bir savaş için ne kadar az! Her gün sekiz telefon başında: Tebliğ - Hazır olunuz - Hazır olunuz - Tebliğ - Hazır olunuz - Kanın son damlası - Emir - Durum - Rapor - Hazır olunuz - Kanın son damlası - Dayanmak - Führer - Gevşemek yok. Sonra biraz kadın-kız dedikodusu.

... Ölüm deprenirdi telefonda; ince sesleriyle çıkışarak telefona ölümü haykırırlardı; yeteri kadar insan ölmesini sağlamakla görevli bir başkasının kulağına ölümü haykırırlardı. Ölen asker sayısı az oldu mu yüksek rütbeli subaylar, çok kere emir iyi uygulanmadı derlerdi. Bir muharebenin büyüklüğü ölenlerin sayısıyla ölçülüyorsa boşuna değil bu. Ölüler insanı sıkmıyorlardı şekerim: mezarlıklar da öyle”[14]

Yaşanmış, yaşanan veya yaşanacak olan dehşeti matematiksel veri haline çevirmek, herkesin iştirak ettiği ve bütün anlamını tabeladaki skor üzerinden bir kuran müsabaka gibidir. Herhangi iki ülke arasında bir gerilim yaşandığı zaman gazetelerde, televizyonlarda abartılı infografikler eşliğinde silahlı kuvvetler kıyaslaması büyük bir şehvetle yapılır. Uçaklar, savaş gemileri, tanklar, piyade sayıları ortaya dökülür...

Böll’ün anlattığı atmosfere neden olan II. Dünya Savaşı’nın çıkma nedenlerinden biri olarak, hatta belki de en önemli etkeni olan bir önceki savaşın o sırada büyümekte olan kuşak üzerindeki bu müsabaka etkisine göz atmak gerekiyor.

Sebastian Haffner, Bir Alman’ın Hikâyesi - Hatırladıklarım (1914-1933) kitabında çocukluk aklıyla I. Dünya Savaşı’nı nasıl oyunlaştırdığını, bu halin propagandayla günlük dile nasıl rahatça yerleştiğini ve sonucunun ne olduğunu şöyle aktarıyor:

“... ordu komutanlarının isimlerini adeta hepsini önceden bilirmişim gibi hızla öğreniyordum, orduların güçlerini, savaş gemilerinin silahlarını ve tonajlarını – ve çarçabucak keşfettim burada, hayatı bundan önce hiçbir şeyin yapmadığı kadar heyecanlı ve sürükleyici hale getirebilen bir oyun oynandığını. Bu oyunun bende yarattığı coşku ve merak, acı son gelene kadar hiç eksilmedi.

... Önemli olan savaş oyununun büyüleyici gücüydü: Bu oyunda tutsak sayıları, kazanılan topraklar, zaptedilmiş müstahkem mevkiler ve batırılmış gemiler, esrarlı birtakım kurallara göre aşağı yukarı futbolda atılan gollerin ya da boksta kazanılan ‘puanların’ oynadığı rolü üstleniyordu.”[15]

“Bütün Alman kuşağı, çocukluk ya da gençlik yıllarında savaşı böyle ya da buna buna benzer şekilde yaşamıştı – ve pek anlamlı olarak, bu kuşak bugün savaşın tekrarını hazırlayan kuşaktır.”[16]

Ve çok önemli bir durumu izah ediyor:

“Bu hadiseleri yaşayanların küçük çocuklar ya da yeniyetmeler olması, onların gücünü ve etkisini hiçbir şekilde azaltmaz. Tam aksine, kitlelerin ruhuyla çocuk ruhu, tepkileri açısından birbirlerine çok benzerdir. Kitleleri beslemenin ve harekete geçirmenin yöntemlerinin ne kadar çocukça olabileceğini tasavvur etmek bile zordur. Gerçek fikirlerin, kitleleri harekete geçirecek tarihsel güçlere dönüşebilmeleri için önce bir çocuğun kavrama kabiliyetinin sınırına kadar basitleştirilmeleri gerekir.

Milletlerin heyecanlı-coşku verici bir oyun olarak, barışın sunabileceği her şeyden daha derin bir eğlence ve daha keyifli duygular bahşeden savaş: On senelik bir dönemde doğmuş Alman okul çocukları, 1914 ile 1918 arasında günbegün bu şekilde yaşadılar savaşı. Ve işte daha sonra, Naziliğin, her şeyi mümkün kılan temel tahayyülü oldu. Nazilik ondan alır bütün propaganda gücünü, basitliğini, hayal gücü ve aksiyon şehvetine yaptığı çağrıları. Keza iç politikadaki rakiplerine karşı hoşgörüsüzlük ve gaddarlığını da, çünkü bu oyuna katılmak istemeyenler ‘rakip’ olarak değil ‘oyunbozan’ olarak algılanır. Ve nihayet komşu ülkelere karşı doğal olarak cengâver bir tavır içinde olmasının nedeni de budur; çünkü hiçbir devlet ‘komşu’ olarak kabul edilmez, hepsi ister istemez rakip olmak durumundadır, aksi takdirde oyunun oynanması mümkün değildir.”[17]

***

Oyundan bu oyunun oynandığı kelimelere dönecek olursak, en çok seslerini duyduğumuz politikacılara çevirelim yine bakışımızı: Biraz dikkatli dinlediğiniz zaman, profesyoneller tarafından hazırlanmış konuşmalarını bir kenara ayırdığımızda ortaya şu çıkıyor: “... olsa olsa yüz yirmi, yüz kırk kelime!”

Necmiye Alpay, dilin bir düşünme aracı olduğunu söylüyor. Wittgenstein’in, Tractatus’ta dediği gibi, “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarını belirler”. Ve yine aynı kitaptaki, “Bir düşünce anlamı olan bir önermedir” cümlesini referans alarak, bir kişinin bir konu hakkında verimli düşünüp düşünmediğini kullandığı dilden anlayabiliriz. Burada iyi ve kötü düşüncelere sahip olup olmadığı ayrı bir konudur.

Varlığını karşısındakinin yokluğu, yok edilmesi gerekliliği üzerine kuran bir düşünceyi kısaca biyofili karşıtı olan nekrofili olarak tanımlayabiliriz. Bu, insan, hayvan, bitki gibi her nevi yaşayan türün yanı sıra, yaşamın toplumsal hayatta farklı bir temsili olan kurumlar üzerinde de olabilir. O dernek kapatılsın, bu parti kapatılsın, şu kurum, sivil toplum örgütü, meslek birliği kapatılsın!

Uzun uzun düşünülmüş bir dille izah edilene en fazla üç kelimeyle cevap vermek. “... ... Kapatılsın!”

İstisnaları kenara çekersek, en küçüğünden en büyük kanaat önderine uzanan yelpazede düşünme kapasitesinin Böll’ün izah ettiği kelime sayısını geçmediğini görürüz. Dili yeni öğrenen bir çocuğun halidir bu. Ama buradaki kişiler çocuk değil, bir şeyleri yöneten yetişkinlerdir ve onları var eden, onların kanaatine kapılanlar da yetişkindir.

Romantik hislerle, saflığı ve masumiyeti korumak için söylenen “İçinizdeki çocuğu öldürmeyin!” cümlesinin tam tersini yapmak gerek galiba bu tuhaf veya hastalıklı durumdan kurtulmak için: Bir yetişkin olduğumuzu kabul etmek ve bunun sorumluluğunu almak... Yoksa Sebastian Haffner’in çok güzel anlattığı gibi bir halde buluruz kendimizi ve 140 kelimelik haznesi olan güvenilmez anlatıcıları “lider” olarak tanımlarız, onları ararız.

 

NOTLAR:


[1] Robert Fulford, Anlatının Gücü, Kitle Kültürü Çağında Hikâyecilik, çev. Ezgi Kardelen, Kolektif Kitap, 2014, s. 87-88.

[2] Robert Fulford, Anlatının Gücü, Kitle Kültürü Çağında Hikâyecilik, çev. Ezgi Kardelen, Kolektif Kitap, 2014, s. 89.

[3] Susan Neiman, Ahlaki Açıklık - Yetişkin İdealistler İçin Bir Kılavuz, çev. Nagehan Tokdoğan, İletişim Yayınları, 2008, s. 248-249.

[4] a.g.e., s. 249.

[5] a.g.e., s. 249.

[6] a.g.e., s. 250.

[7] a.g.e., s. 258.

[8] a.g.e., s. 259.

[9] a.g.e., s. 162.

[10] a.g.e., s. 164.

[11] a.g.e., s. 164.

[12] a.g.e., s. 95.

[13] bkz. "Chapultepec Tepesinin Terasında", birartıbir.org

[14] Heinrich Böll, Ve o hiç bir şey demedi, çev.: Behçet Necatigil, Cem Yayınevi, 1993, s. 141-142.

[15] Sebastian Haffner, Bir Alman’ın Hikâyesi - Hatırladıklarım (1914-1933), çev. Hulki Demirel, İletişim Yayınları, 2018, s. 22.

[16] a.g.e., s. 23.

[17] a.g.e., s. 23.

 

GİRİŞ RESMİ:

Güvenilmez anlatıcıya bir örnek: Olağan Şüpheliler filminde Kevin Spacey.