Nerdeyse Proust'un kendisi kadar eğlenceli...

“Proust çok zeki, müthiş engin, gayet keyifli bir yazar. Anlatısının pek eğlendirici olmasına karşın, ne hikmetse hakkında yazılanların çoğu fena halde sıkıcı. Prendergast’ın kitabı ise insanın içini açıyor. Şevkle ve zevkle yazılmış. Lezzetli ve merak tahrik edici bir kitap...”

29 Aralık 2022 22:30

2019’dan beri Marcel Proust deryasında yüzmeye çalışmaktayım: Kayıp Zamanın İzinde’nin tekmilini tamamladığımdan beri, hakkında elime ne geçerse okumaya çalışıyorum; ama elime yepyeni geçen ve bir solukta tükettiğim iki kitap 2022’nin giderayak bana sunduğu sürpriz armağanlar oldu. İlki Christopher Prendergast’ın Living and Dying with Marcel Proust adlı çalışması.
 
Proust çok zeki, müthiş engin, gayet keyifli bir yazar. Anlatısının pek eğlendirici olmasına karşın, ne hikmetse hakkında yazılanların çoğu fena halde sıkıcı. Prendergast’ın kitabı ise insanın içini açıyor. Kendisi Cambridge Üniversitesi Modern Fransız Edebiyatı emekli profesörü; Penguin Yayınları’nın 2002’de giriştiği A la recherce du temps perdu’nün İngilizce çevirisi çalışmasını yönetmiş. Proust hakkında 2013 tarihli bir kitabı daha varmış: Mirages and Mad Beliefs, en kısa zamanda onu da okumaya niyetliyim; zira Living and Dying with Marcel Proust’un tadı damağımda kaldı.

Belli ki Prendergast Proust’u yalamış yutmuş; yaşam, ölüm ve zaman hakkındaki o dev eseri hakkında çok düşünmüş taşınmış – ama edinmiş olduğu bilgiyi ve kanıyı gayet efendi bir şekilde sunuyor okuyucusuna: Şevkle ve zevkle yazıyor. Lezzetli ve merak tahrik edici bir kitap Living and Dying with Marcel Proust; beni Kayıp Zamanın İzinde’ye yolladı yeniden – anlaşılan kurtuluş yok Marcel Proust’tan, ama isteyen kim?

Proust demişken, birkaç gün önce elime Céleste Albaret’nin Monsieur Proust’u geçti. Birkaç yıl önce ilk kez Türkçeye kazandırılmış ve Düzyazı Yayınevi’nden çıkmıştı bu eser, bu nüsha güncellenmiş yeni baskısıymış. Opera Kitap tarafından yayımlanmış.

Céleste, Proust’un 1914’ten itibaren ev işlerinde yardımcısı ve son zamanlarında da bir nevi hemşiresi. Aslında yazarın şoförlüğünü yapan taksici Odilon Albaret’nin eşi. Proust’un son anlarına kadar hiç yanından ayrılmıyor, dolayısıyla Kayıp Zamanın İzinde’nin tüm yazım sürecine şahit.

1970’lerin başlarında gazeteci Georges Belmont, Céleste ile toplam 70 saati bulan bir söyleşi yapıyor ve bu hatırat ortaya çıkıyor. Percy Adlon’un 1980 tarihli filmi Céleste’i hatırlar mısınız? Müthiş bir sadakat ve muhabbet hikâyesiydi; o tarihlerde ben ne Proust’u ne de Céleste’in anılarını okumuştum daha, fakat filmin dili çok etkileyici ve sıcacıktı. Belmont’un kaleme aldığı Celeste’in hikâyesi de Proust’u tanımayanları dahi etkileyecek bir anlatı. Çevirinin akıcılığı da hacmine rağmen bu kitabı bir solukta okunabilir kılıyor.

***

Kerem Eksen’i ilk sahnede izlemiştim: Vaiz’deki çok ama çok başarılı performansıyla. Ardından yolum akademik dünyada çakıştı meslektaş olarak; sonra da bambaşka bir dille tanıdım: edebiyatçı kimliğiyle. Buradayız da, Uyku Krallığı da keyifle okuduğum metinler oldu; muhtemelen kendi akademik deneyimim vesilesiyle rahatça ilişki kurabildiğim anlatılardı her ikisi de. Ölümden Uzak Bir Yer ise hikâyesi anlatılan kişilerden tutun, metnin tekniğine kadar ilk ikisinden epey farklı. Fantastik olarak nitelendirilebilecek, ama bunu okuyucuya empoze etmeyen bir roman Ölümden Uzak Bir Yer. Bir taraftan sürekli bir tedirginliğin hüküm sürdüğü, ebeveyn, özellikle de baba olmanın sorgulandığı, varoluşsal bunaltılarla dolu bir metin bu. Öte taraftan da sürprizlerle dolu, okuyucunun muhtemel tahminlerini hiç haklı çıkarmayan, kısacıklığına rağmen çok zengin bir metin. İlk bakışta hiçbir yakınlık kuramayacakmışım gibi geldi bana ve fakat son tahlilde Gılgamış söylencesini de çağrıştıran, şahsen mesele ettiğim her şeyle ilintili bir romanla karşı karşıya kaldım. Merakla bekliyorum Kerem Eksen’in bir sonraki metnini.

***

2022 Hale Koray’ın şiiriyle tanıştığım da bir yıl oldu. Yanlış Aşka Kaside benim için anlatının billurlaştığı, arzu nesnesinin şehvetten çok muhabbetle tanımlandığı, bir tür bilinç akışı içinde duyguların güldür güldür aktığı, anıların zaman zaman şefkatle tozunun alınıp söze dönüştürüldüğü, siyasetin her anlamıyla kol gezdiği bir metin.

Bir gülüş, bir susuş, bir dokunuşla belki

anlatabilmeliyiz lunaparkta kaybolmuş bir çocuğun

ürküntüye dönüşen ıssızlığını

yurtsamasını göçmen işçilerin

yasını, göz bebeğinde kan gülleri açan

oğlunu dün gömmüş bir kadının

eski bir İstanbullunun melalini

Yaşanmışlığı, değişimlerin kaçınılmazlığını, hesaplaşmaları, kayıpları şiire dönüştürüyor Koray; evet, kaçınılmaz olarak hüzünlü ama karanlık olmayan bir şiire:

Az önce buradaydı yaşamak

çimen çiğden silkinirken

uğurluyordu geceyi gül dalında seyrederek

sabahı selamlıyordu tüneğinde bir serçe

şuracıktaydı yaşamak az önce

 

Şimdiyse ağıp gitmiştir bir göktaşı

ve ardından, hemen hiç beklemeden

çırılçıplak yürürlüğe girmiştir hüzün

kınından çekili bir hançer gibi çıplak

kıyılar çekilmektedir bütün denizlerden

Umarım okuyucusuna şiirinden bir parmak bal çalmakla iktifa etmez Hale Koray, arkası da gelir…

 

GİRİŞ RESMİ:

Claude Monet, Saint Lazare garı, 1877