Ali Volkan Erdemir: "Türkiye'de Japon edebiyatına ilgi artıyor."

Esin Hamamcı, Prof. Dr. Ali Volkan Erdemir ile Japon edebiyatı, Türkçeden Japoncaya çevrilen eserler, Murakami çevirileri ve Dağın Rüyası romanı üzerine konuştu: "Roman yazma isteğim, her Murakami romanı çevirisinin ardından hissettiğim o büyünün etkisiyle daha da arttı."

28 Temmuz 2022 10:56

 

Volkan Bey, Erciyes Üniversitesi Doğu Dilleri ve Edebiyatı, Japon Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde görevinize devam etmektesiniz. Biraz başa dönecek olursak Japon edebiyatına ilginiz nasıl başladı?

İlkokulda, sanırım 1986 yılıydı, TRT 2’de dünya sineması kuşağı filmlerinden biri Akira Kurosawa’nınYedi Samuray filmiydi. Beni neyin, nasıl etkilediğini o yaşta anlayamamıştım ama bu filmi izlemek Japonya’ya ilgimin başlangıcı oldu. Sonrasında Ankara’da lisedeyken Zafer Çarşısı’ndaki bir sahafta Yukio Mishima’nın Denizi Yitiren Denizci romanını bulup okudum (Seçkin Selvi çevirisiyle Sander Yayınları’ndan yayımlanmıştır). Eski Dost Kitabevi’nden de bir shakuhachi (Japon bambu flütü) albümü bulup almıştım. Üniversitede iki yıl Amerikan kültürü ve edebiyatı okudum ama Japonya, edebiyatı, müziği ve dinginliğiyle beni adeta çağırdı ve tekrar üniversite sınavına girerek bu bölüme geçtim.

Haruki Murakami üzerine de konuşacağız, ancak çevirileriniz sadece Murakami ile sınırlı değil. Japon edebiyatından pek çok yazarın eserini Türkçeye kazandırdınız. Bunların arasında Kenzaburo Oe, Yukio Mishima, Natsuko Imamura, Ryunosuke Akutagawa gibi yazarlar var. Biraz çeviri yolculuğunuzdan bahsetmek ister misiniz? İlk hangi eseri çevirdiniz ve süreç nasıl gelişti?

Kurmaca eser çevirisine 2015 yılında Kenzaburo Oe’den Kurbanı Beslemek’le başladım, ardından 2016’da Haruki Murakami’nin Kadınsız Erkekler romanını çevirdim. Başta yılda en fazla bir çeviri yapma niyetim vardı ama Murakami’nin Sputnik Sevgilim romanını çevirirken hem bu yazarın hem de çevirinin büyüsüne kapılınca devamı geldi.

Aslında yazar, eser ve yayınevi konusunda seçiciyim; çeviri tercihlerim akademik odaklarımdan doğuyor. Oe, Murakami, Mishima, Dazai, Akutagawa özelinde modern ve çağdaş Japon edebiyatı üzerine yayımlanmış çeşitli makale ve bildirilerim var. Mesela Mishima üzerine 2014’te yayımlanan bir makalem, Japonya’da bir Mishima belgeselinde değinilen kaynaklardan biri oldu. 2011’de Murakami’nin “Fuwafuwa” öyküsü üzerine bir bildiri sunmuştum, o öykü yakın zamanda yayımlanan Bir Kediyi Beslemek -Babam Hakkında anlatısındaki kedili kısmı oluşturuyor. Çevirilerimi bu akademik altyapının üzerine inşa ettim ve ediyorum.

Diğer taraftan, çevirdiğim eserler de akademik çalışmalarımı destekliyor. Örneğin 2019 yılında Murakami’nin mesleğindeki 40. yılı dolayısıyla Tokyo’da düzenlenen uluslararası sempozyuma davet edildim ve orada “Tuhaf Kütüphane’nin Türkiye’yle Olan Tuhaf İlişkisi” başlığıyla bir bildiri sundum. Yine 2022 yılı güz dönemi için Kyoto Üniversitesi’ne misafir profesör olarak davet aldım, Murakami uzmanlarıyla ortak çalışmalar yapacak olmanın yanı sıra birkaç konferans, lisans düzeyinde de Haruki Murakami dersi vereceğim.

Japon edebiyatından çevirilerin Türkiye’deki serüveni üzerine görüşleriniz nelerdir? Şu anda bir ilgi mevcut ancak bu değişen bir süreç midir?

Japon edebiyatına ilgi uzun yıllardır var. Giderek artan bu ilginin oluşumunu Seçkin Selvi, Zeyyat Selimoğlu, Nihal Yeğinobalı ve L. Sami Akalın başta olmak üzere Japon edebiyatını 1960’lardan itibaren Türkçeye kazandıran çevirmenlerimize ve tabii ki yayınevlerimize borçluyuz. Son yıllardaysa Japon Dili ve Edebiyatı, Japon Dili Eğitimi bölümleri mezunlarının çevirileriyle sayı ve çeşitlilik arttı.

Peki, tersine bir okuma yaparsak, “Ikuko Suzuki, Omeru Seifettin Tanpensenshū” başlıklı makalenizde Japonya’da Türk edebiyatının ilk çevirileri arasında Nasreddin Hoca fıkralarının yer aldığını söylüyorsunuz. Japonya’da Türk edebiyatı çevirisi nasıl bir yolculukta? Hangi dönem edebiyatı öne çıkıyor, hangi yazarlar çevriliyor, biraz bahsetmek ister misiniz?

Evet, Nasreddin Hoca çevrilmiş ilklerden biri. Türk masallarının yanı sıra Dede Korkut’un destansı hikâyeleri onu takip ediyor. Dahası, Nâzım Hikmet’in şiirleri ve Ferhad ile Şirin’i; Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler’i; Ahmet Hamdi Tanpınar, Aziz Nesin, Latife Tekin’in kimi kitapları. Orhan Pamuk eserlerinin Japonca çevirileri de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmasının ardından arttı; Benim Adım Kırmızı, Kar, Beyaz Kale, Babamın Bavulu, Yeni Hayat, İstanbul Hatıralar ve Şehir, Masumiyet Müzesi, Kafamda Bir Tuhaflık adlı kitapları Japon okurlarla buluşan eserler arasında. Daha yakın zamandaysa Elif Şafak’ın On Dakika Otuz Sekiz Saniye adlı romanı, Selahattin Demirtaş’ın Seher adlı öykü kitabı Japoncada yer aldı. Ikuko Suzuki’nin Ömer Seyfettin öykü seçkisi de en yenilerden biri.

Maruko’nun Yolculuğu adında bir çocuk kitabınız var ve En Sevilen Japon Masalları gibi kurmaca eserlerden seçkiler de hazırladınız. Bunların Türkçeye kazandırılmasındaki önemi nedir? Japon masalları Türkiye’de nasıl bir yankı buldu?

2019’da yayımlanan Maruko’nun Yolculuğu adlı çocuk kitabım, Yaprak adlı bir kız çocuğunun annesine salata yapımında yardım etmek için marul yıkarken, marul yaprağından bir salyangoz çıkmasıyla başlıyor. Çok kitap okuyan ve yüksek hayal gücüne sahip Yaprak aslında daha öncesinde de ejderha, dinozor ve devekuşu beslemek için annesinden izin istiyor ama her seferinde annesi bir neden bulup onu vazgeçiriyor. Bu kez salyangozu annesinden habersiz sahipleniyor. Bu hikâyede Japon masallarından esinlenme noktam, bambudan kız, şeftaliden oğlan çıkması oldu. “-ko” eki Japonya’da kız çocuklarının adında yer alır; Yaprak da sahiplendiği salyangoza, Marul Kız anlamına gelen Maruko adını veriyor ve birlikte büyük bir serüven yaşıyorlar. Bu hikâyede, sorumluluk duygusu, minik de olsa her canlının yaşamına saygı gösterilmesi gibi temalar dışında Küçük Prens’ten Pinokyo’ya, Mozart’tan Şebnem Ferah’a, sözcük oyunlarından müzik aleti çalmaya kadar çeşitli edebi ve kültürel motifler kullandım.

Japon Masalları’nın çıkış noktası temelde hem masallara ilgime hem de uzun yıllardır verdiğim Japon Masalları dersine dayanıyor. Bunun yanı sıra Türkçedeki Japon masalları kitaplarında kimi sıkıntılar tespit ettim. İngilizce ve Fransızcadan yapılmış güzel çeviriler var, ancak bazı kültürel öğelerin yakalanamadığı durumlar da yok değil. Öte yandan, hiçbir kaynak gösterilmeden yapılmış birkaç kitabın niteliği ve dili tartışmaya açık, üstelik birinin resimlerinde Çin kıyafeti giymiş karakterlerin kullanılmış. Böylece uzun yıllardır severek okuduğum Japon masalları içinden en beğendiklerimi Nesin Yayınevi’ne önerdim. Editör Esin Pervane ile çalıştık, dünya masalları serisi içinde yer aldı. Resimleri, çalışmalarını büyük beğeniyle takip ettiğim Japon çizer Hiroko Fujiwara’dan istedim, o da kabul etti ve ortaya seçimi, edisyonu ve çizimleri titizlikle yapılmış bir çalışma çıktı. Ebeveynlerden de memnuniyetlerini ve beğenilerini ifade eden mektuplar alıyoruz.

Pek çok yazarın eserini Türkçeye çevirseniz de daha çok Haruki Murakami çevirmeni olarak biliniyorsunuz. Türkiye’deki okurları Murakami dünyasında en çok neyi seviyor? Hangi noktada ortaklıklar kuruyor?

Murakami’nin eserlerindeki karakterlere baktığımızda başkarakterlerin sakin yaradılışlı, kendi halinde insanlar olduğunu görüyoruz. Yan karakterler gizemli, yaşına göre zihinsel gücü yüksek genç kızlar; yaşamının dönüm noktasında karar verme aşamasında bocalayanlar; kendinden kaçanlar; kendini arayanlar, yaşam mücadelesi veren arka sokak insanları… Murakami bu karakterleri o kadar canlı kuruyor ki, onlarda her okur kendinden bir şey bulabilir. Benim bir okur olarak onun başkarakterlerinde beğendiğim özellik, insanları yargılamamaları.

Murakami, Japonya dışında İtalya’da uzun süre yaşamış, ABD’de üniversitede yazarlık üzerine ders vermiş, Norveç, Danimarka, Türkiye, Yunanistan gibi pek çok ülkede de kısa zamanlı konaklamaları olan biri. Farklı kültürlerle barışık ve gözlem gücü keskin bir yazar. Böyle olunca da hem yarattığı karakterler hem de işlediği konularda evrenselliği yakalıyor. Böylece dünyanın hangi ülkesinden olursa olsun, okur, Murakami’nin eserlerinde kendi yansımasını görebiliyor.

Siz Murakami edebiyatını, onun dünyasını nasıl tanımlarsınız?

Murakami edebiyatı, masaldan şiire, öyküden romana kadar edebiyatın her türünü içinde barındırıyor. Onun kurmacasında hem Doğu hem de Batı’nın klasik, modern ve çağdaş dönem eserlerinden esinlenmeleri görüyoruz. Yazarın özel yaşamındaki disiplin ve özverisi de onun yazın dünyasını sahici kılma noktasındaki göze çarpan unsurlardan biri. Müzik bilgisi ve zevki, basit yemek yapma ustalığı ve sade giyim tarzı… Geçen sene özel tişört koleksiyonu üzerine bir kitabı yayımlandı, ayrıca eserlerindeki yemek tariflerini içeren kitaplar da var. Bence Murakami hem yaşamında hem eserlerinde insan olmanın hakkını veren, yaşamı yaşama becerisi gösteren özel bir insan, bu da onun edebiyat dünyasını sahici bir şekilde biçimlendiriyor.

Haruki Murakami’nin eserlerinde müzik önemli bir tema. Çağımızın en büyük orkestra şeflerinden Seiji Ozawa ile yaptığı söyleşi –çevirisi yine size ait olan– “Sadece Müzik” adıyla kitaplaştı. Onun eserlerinde müziğin tanımını nasıl yaparsınız? Nasıl bir etkidir?

Müzik aslında pek çok yazarın kullandığı bir kurgu öğesi. Zaten müzik yapıtıyla edebiyat eserleri, ritim, ton, tartım ve matematiksel yapı gibi pek çok noktada benzeşmez mi? Murakami caz ve klasik müzik konusunda büyük bir donanıma sahip, bunu dünyaca ünlü Maestro Seiji Ozawa da söylüyor. Ayrıca “Fırın Saldırısı” öyküsünde, Kumandanı Öldürmek romanında olduğu gibi operadan da beslenen bir yazar. Operanın hikâyesi yazdığı öyküyle bağdaşıyor, şarkı sözleri romandaki, öyküdeki durumu destekleyen hoş bir atmosfer oluşturuyor. Müziği gerçekten duyumsayan ve eserine aktaran bir yazar Murakami. Bu özenerek edinilecek bir beceri değil, içinden geldiği, hissettiği için zamanla oturmuş bir yeti.

Bir Kediyi Terk Etmek-Babam Hakkında çevirisi en son yayımlanan kitabı. En kişisel anlatısı. Burada Murakami’nin babasına dair anıları vesileyle savaşla bölünen bir aileye ve aslında bir topluma tutulan aynaya bakma fırsatı buluyoruz. Diğer romanlarından biraz ayrıksı bir yanı var, biraz bu ayrıksılıktan bahsetmek ister misiniz? 

Bir Kediyi Terk Etmek-Babam Hakkında kısa ve yalın bir kitap, haiku gibi sadeliği içinde çok şey barındırıyor. Terk edilme, ayrıksı hissetme, baba oğul çatışkısı, aidiyet gibi temaları konu etmekle birlikte Japonya’nın 2. Dünya Savaşı travmasına da ışık tutuyor.

Öncelikle, babalar, onlar gibi olmaya çalışsak da, onlar gibi olmamaya uğraşsak da, varlıkları veya yokluklarıyla bizi biçimlendiren insanların başında geliyor; bu konuda Murakami de istisna değil. Bu anı kitabıyla da babasıyla arasındaki sessiz çatışmanın kefaretini ödüyor bence. Yaptığı itiraflarla, babasıyla ve belki de kendisiyle barışıyor.

Savaş kısmına gelirsek, bu anı kitabında Murakami babasının askerlik macerasına da değiniyor. Japon halkını samuray ve intihar pilotlarıyla anıyoruz ama savaşa karşı çıkan, başkasının toprağına ve canına kastetmek istemeyen barışçı Japonlar da var kuşkusuz; bütün Almanların Nazi olmadığı gibi. Bu noktada, babasının savaşta ölen Japon askerlerin yanı sıra Çinli askerler için de dua etmesi, idam edilen bir Çinli askerin son ânındaki onurlu duruşunu anarak ona saygısını sunması, tam da bir edebiyatçıdan beklediğimiz barışçı ve olaylara nesnel bakabilme yetisini ortaya koyuyor. Zaten Murakami’nin babası da özünde edebiyatçı; bir haiku şairi.

Bu kitapta Murakami’nin kendisiyle ilgili en çok sevdiğim saptaması da yağmur damlası metaforunda ortaya çıkıyor. Her insanın özünde biricik olduğunu ama aynı zamanda da bir bütünün parçası olduğunu, onun içindeki sıradanlığını çok güzel bir şekilde verirken, bir yazar olarak geldiği noktada mütevazı bir insan olarak biz okurlarına kendini anlatıyor aslında.

Son olarak, Murakami, bu kitabın çizimlerini 1996 doğumlu Taiwan’lı çizer Gao Yan’dan istemiş. Onun eserlerinde nostalji hissettiğini söylerken bir yandan da kitabın savaş teması göz önüne alındığında, çizer seçimi de ayrı bir önem kazanıyor.

Sizin aynı zamanda bir romanınız var: Dağın Rüyası. Japon edebiyatı bölümünde öğretim üyesisiniz, aynı zamanda Japon edebiyatından çeviriler yapmaktasınız. JİKAD (Japonya İzmir Kültürler Arası Dostluk Derneği; JAL (Japan Airlines) Vakfı’nın Dünya Haiku Yarışması’nda jüri üyesisiniz. Japon edebiyatıyla bu kadar iç içeyken bunu kurguya dökme isteği nasıl oluştu ve romanınızda bunun esintilerine rastlamakta mıyız?

Kendimi bildim bileli okuyor ve öykü, şiir yazımıyla uğraşıyorum. Haiku bir diğer ilgi alanım. Roman yazma isteğimse, her Murakami romanı çevirisinin ardından hissettiğim o büyünün etkisiyle daha da arttı. En çok destekleyen kişiyse, on üç Murakami çevirimi yayına hazırlayan editör arkadaşım Handan Akdemir oldu; bu romanın editörlüğünü de o üstlendi.

Bir romandan beklentiniz ne olur? Ben, bazı karakteriyle duygudaşlık kurarak kendimi tanımayı, aynı zamanda buna zıt bir şekilde o romanı okurken katı, sıkıcı dünyadan ve kendimden uzaklaşmayı severim. Bunu da özellikle kısa romanlarda yaşamak hoşuma gidiyor. İşte ben de öyle bir roman yazmak istedim.

Sadece Japon edebiyatı değil, modern dönem Türk, Amerikan ve Fransız edebiyatıyla da ilgiliyim. Mesela, Dağın Rüyası’ndaki Barış karakterinin temel özellikleri Pierre Loti okurlarına tanıdık gelecektir. Romanda ayrıca Samuel Beckett’ın absürdlüğüyle Albert Camus felsefesi bezemelerine de rastlanabilir. Bunun dışında uzun yıllar Japonya’da yaşamış olmanın getirdiği kültürel etkiyle Zen ve Japon düşün dünyası elbette romanımı etkileyen unsurlar. Haiku ve şairleri kaçınılmaz şekilde yer alırken, en sevdiğim üç şairimiz Metin Altıok, Cevat Çapan ve Murathan Mungan şiirlerinden aldığım birkaç dizeyle de onlara saygımı sunmak istedim. Yine, az önce konuştuğumuz müzik konusu da var; Murakami’den aldığım cesaretle, Dağın Rüyası adlı romanımda duruma uygun, hepsi de kişisel müzik zevkimden oluşan rock şarkı sözlerinden de alıntılar yaptım.

JİKAD’taki haiku etkinliğine gelince… JİKAD bir dönem Japonya’da teknik eğitim almış fen bilimleri uzmanları tarafından, 2010 yılında İzmir’de kuruldu, başkanı Arzu Yücel. Gönüllülük esasına dayalı olarak çalışan dernek bu tarihten beri İzmir’de Japon kültürünü tanıtan etkinlikler düzenliyor. Bunlardan biri de JAL Vakfı’nın 9-15 yaş grubuna özel Dünya Çocukları Haiku Yarışması; bu yarışmanın Türkiye ayağını 2014 yılından beri JİKAD yürütüyor. İki yılda bir düzenlenen yarışmaya her seferinde bine yakın haiku başvurusu oluyor ve dereceye girenler, JAL Vakfı tarafından yayınlanan Dünya Çocukları Haiku Antolojisi’nde Türkçe orijinalleri, Japonca ve İngilizce çevirileriyle yer alıyor.