Doğan Yarıcı’nın öyküleri üzerine parçalı bir yazı

"Doğan Yarıcı metni ve dili hallaç pamuğu gibi atarken toplumsal ve bireysel meselelerin de pekâlâ konu edilebileceğini, hatta edebiyatın, edebi ifade biçimlerinin bu konulara bakmanın ve bunlara dair akıl yürütmenin özel bir yolu olduğunu gösteren yazarlardan."

25 Ağustos 2022 22:00

Doğan Yarıcı’nın özellikle çok kısa öykülerinde, ama kimi zaman da daha uzun olanlarında, kelimelerin eşsesliliğine dikkat çektiği, vurgu yaptığı, yararlandığı okurlarının dikkatinden kaçmıyor olmalı. Bu vurguyu bazen ifadeyi güçlendirmek, bazen seslerin eş ya da yakın olmasından yola çıkarak yeni bir anlam ya da mevcut anlama derinlik kazandıracak yeni bir yola varmanın mümkün olup olmadığını araştırmak için yaptığını zannediyorum.

Bir öykünün anlatılanlardan başka şeyleri de düşündürmesini isteriz çok zaman, anlatılan hikâye anlatılmayanı imlesin, ima etsin, onun yerine geçsin, ona örnek olsun, mesel olsun, mesela olsun, bizi ona da taşısın, götürsün. Bir sesin/kelimenin iki anlamı olması da bunun gibi bir şey sayılmaz mı? Kelime oyunlarına düşkünlüğümüzün ardında böyle bir beklenti yok mu? Ben şunu dedim, ama sen şunu da anla, bu ile şu arasındaki mesafenin uzaklığına göre mevzunun saçmalığın uç noktalarına nasıl taşındığına şaşır, bocala, gülümse, kahkaha at ya da donakal!

Yarıcı’nın son kitabı Miyop’tan[1] kısacık bir öykü. Başlığıyla beraber alıyorum, çoğunlukla öykülerin başlıkları da bize bir şeyler söylüyor onun metinlerinde. (Başlık yerine seçtiği harfin öykünün ilk harfi olmasına ya da iki öyküyü birbirine ulamasına daha ilk kitabı Evlâ’da[2] tanık olmuştuk Yarıcı’nın.)

Artık geçti

Yüzündeki şu yara izi. Benim yüzümden. Sana geçti.” (M, s. 45)

“Yüz” kelimesi ve “geçmek” fiili farklı anlamlarıyla yer alıyorlar bu öyküde. İki insan, muhtemelen âşık (çünkü bir yara izi en çok aşkta taşınır bir yüzden öbürüne) ya da bir zamanlar âşık (çünkü “artık geçmiş”!) belirmiyor mu kelimelerin bu biçimde bir araya gelişiyle, öykünün anlatıcısının sesindeki pişmanlığı, eseflenmeyi duyumsamıyor muyuz? Daha ne bekliyoruz ki bu kadar kısa bir öyküden!

Bu gibi öykülerde ses ya da kelime benzerlikleri bir çağrışım zinciri başlatmaya muktedirdir – “Artık geçti”deki geçiş ânından söz edilmiyor, ama bunun nasıl vuku bulduğu hayal meyal geçiyor gözlerimizin önünden. Bazen de anlatılan hikâyedeki bir kelime, eşsesli olmadığı halde ya da yakın seslisiyle etkileşime girmeksizin kendi başına farklı anlamlara gelip metafor işlevi görür. İs Odası’ndaki[3] “Karbon Kâğıdı” öyküsünde böyle bir yan var. Bu öyküde anlatıcı gençliğinde evlerine gittiği, sadece piyano çalarken gördüğü genç kızı hatırlayıp aktarır.

“Boynunun eğimi, topuzundan kurtulmuş bir tutam saçın ensene doğru düşüşü, sen sallandıkça boşlukta o bir tutam saçın yerçekimsiz salınışı, uçlarının aralarda beyaz tenine değmesi, ışığın gezinmesi aramızda, gölgelerin suda yansır gibi dalgalanması hafifçe, evi de sallaması usul usul, beni de, içimdeki koyu kaygan ağır gölgelerin aralanır gibi olması. Gördüklerimin kat kat içime kopyalanması.” (İO, s. 32)

Öykü azıcık ilerlediğinde şunu da öğreniriz: Şehirdeki iki radyodan sadece birinin kullanım kılavuzu vardır ve anlatıcı yatılı okulda yabancı dil öğrendiği için öbür evdeki kılavuzu tercüme etmeyi üstlenmiştir. Tek nüsha olmayacaktır, karbon kâğıdı sayesinde tercüme ederken kopyasını da çıkarmaktadır. Bu alıntıdaki iki kelimenin öyküdeki bağlamlarının ötesine taşınabileceğini zannediyorum. “Gölge” ve “kopyalamak”. Aşırı yorum mudur, bilmiyorum, ama edebiyatı imleyen bir şeylerin var olduğunu düşünüyorum bu iki kelimede.

İçerideki gölgelerin aralanır gibi olması – ama tastamam aralanmaması! Gördüklerinin anlatıcının içine kopyalanması – ama kopyalanması, demek aslına ulaşmanın imkânsız oluşu ve kopyasıyla yetinme zorunluluğu. Kopyalamanın “kat kat” olmasına da mim koymak gerekmez mi? Öykünün adını ve öyküdeki kopyalama işleminin karbon kâğıdı vasıtasıyla yapıldığını düşünürsek, kullanım kılavuzu gibi iki kopyadan ibaret olmayacağını, çok sayıda kopyanın söz konusu olabileceğini, ama sayılar arttıkça alttaki kopyaların silikleşeceğini de hesaba katmak gerekir sanki.

***

Yarıcı’nın özellikle ilk kitaplarındaki öyküler çoğunlukla kendisini hemen ele veren metinler değildir, birçok şey kestirsek de anlatılanın bütününe tam anlamıyla vâkıf olmak çok mümkün değil gibidir. Nitekim ilk kitabı Evlâ’daki “Gizem” öyküsü şöyle biter:

“‘Ah gizem!’ diyor dudaklarını kımıldatmadan, ‘Bir şeyi bilememek ne güzel!’” (E, s. 69)

Gizem, bilmemek güzel, ama bu anlatmaya, yazmaya engel olmuyor, belki de zar atılıyor (güzelliği burada belki de!) Anlatmakla anlatmamanın gerilimi her dem bâki; anlatmaya (yazmaya) kalkışmanın dertleri var, önünde engeller, ama aynı zamanda coşkusu, ilhamı… Eldeki alet edevatın, kelimelerin sesleri, anlamları, anlamsızlıkları… Bütün bunları işin içine katıp metni çatallandırarak ilerlemek; gizemi, bilinmeyeni kavramaya yaklaşmanın bir başka yolu belki de. Zar atmak dendiğinde iş biraz da şansa mı kalıyor peki? Belki ama başka bir kelime yeğlenmeli bence: Rastlantı. Evlâ’daki bir iç-öyküde şöyle bir cümle var: “Rastlantısal, yazarlığın şanındandır… her kapıyı aralar.” (s. 116) Edebiyatta, özellikle Yarıcı’nın yazdığı tarzdaki öykülerde rastlantıdan söz ediyorsak, bana öyle geliyor ki, büyük ölçüde okuyanları işi içine katmak gerekir. Her şeyi ânında ele vermeyen kurgu, eksiltilenler, anlatıcının değişivermesi, metnin ölçülü tartılı (ama bize çok zaman kapalı) dağınıklığı… Bunlar o öykü okunduğunda, o okurun da katkısıyla, onun geçmiş okumaları, hayalleri, yaşantıları, kısaca müktesebatıyla bir dünya, bir evren olarak beliriyor, gene de sınırları çok net, izleri belirgin bir evren değil bu.

Kendi evrenimizin sınırları çok net, izleri belirgin sanki! Yaşadıklarımız, başımıza gelenler, hatırladıklarımız, anlatmaya çalıştıklarımız? Kendi gizlerimiz ve izlerimizle koşutlukları var o evrendekilerin, o yüzden ve o sayede bizim katkımıza muhtaç. Bize katkısı ne peki? Yarıcı’nın öykü anlatıcılarından biri bu katkıyı bir “yük” olarak anıyor son öykü kitabı Miyop’ta.

“Gençliğini anlatıyor. Balık tutmaya gidişlerini. Artık hiçbiri yaşamayan mahalle arkadaşlarını. […] Yürüdük, diyor, kıyıya geldik, oltalarımızı çıkardık, balık tuttuk, pişirdik, yedik, diyor. Tekrar anlatılmayacak, başkalarına aktarılmayacak şeyler işte. Ölüp gidecek yakında, bunlar hiçbir işimize yaramayacak, kimseye kalmayacak. Kalsa da, yük.” (M, s. 36)

Öykü adları mühim demiştim, bu öykünün adı “Yük” değil, “Yüklük”. Bununla bizi mi imliyor, başkalarının yüklerini sırtlanıp durmamızı mı, yoksa hayatın kendisini mi? Bunun yanıtını bilmemek de güzel! Yüke değil, yüklüğe odaklanın diyor da olabilir. Bildiğimiz, bilebildiğimiz ise şu: Bu “yük”ler, kendi evrenimizdeki yükler için de anlamlı, onları taşımanın bir yolu, birer kaldıracı değilseler bile, bunları anlatmayı, aktarmayı (başkasına yüklemeyi?) denemenin, yeni ifade biçimleri aramanın birer örneği, daha da öncesinde yüke, yüklüğe başka bir yerden bakma önerisi.

Yarıcı’nın öykülerinde bu başka bir yer, dil. Anlatmak istediklerini nasıl anlatıldıklarını hesaba katmadan kavramaya çalışmak eksik kalacaktır. Hoş, eksiklik, boşluk onun öykülerinin olmazsa olmazı bir yandan da. Gece Kelebekleri’nden[4] bu yana çok kısa öyküler (son kitabında “küçürek öykü” tabirini kullanıyor) yazmayı sürdürüyor. Bu kitabın tamamı küçürek öykülerden oluşuyordu, sonraki kitabı İs Odası’nın da “Âli’yle Konuşmalar” bölümü. (İlk kitap Evlâ’daki “Oyun” da habercisiydi öykülerin ufalacağının ve Yarıcı’nın sesleri, harfleri, kelimeleri hamur gibi yoğurup yeni, olası bir araya getirmelere oraya buraya savurup duracağının.) Bu sene yayımlanan beşinci öykü kitabı Miyop’un da beş bölümünden dördünde küçürek öyküler var. “Parçası Benim” başlıklı son bölümde de kısa, küçürek parçalar var, ama aynı kişiler ve olay çevresinde kaleme alınmış metinler bunlar. Çağlayan Çevik’le söyleşisinde, önceleri tamamı küçürek öykülerden oluşan bir novella yazmayı düşündüğünü, sonradan bundan vazgeçip “Parçası Benim”i Miyop’a bir bölüm olarak tasarladığını söylüyor Yarıcı.[5]

Küçürek öykü bir yanıyla eksiltmeli anlatımın uç noktası, ama sadece bundan ibaret değil, özellikle Yarıcı’nın yazdıklarında kelimelerin özgül ağırlığı fazla – böyle olması normal, sonuçta birkaç kelimeden oluşan metinler de var aralarında. Bazen seslerin benzerliği, bazen bir yanlış kullanımın evrilip çevrilmesi, bir başka yanlışla çarpıştırılması yahut dile yerleşmiş ifadelerin ilk anlamlarının çevresinden dolaşmak, bazen de onlarla dalaşmak…

***

Otuz yılda yayımlanmış beş öykü kitabındaki öykülerin tamamını kuşatacak sözler söylemek zor, üstelik arayışçılığı, deneyselciliği, oyunculluğu uç noktalara taşımaktan, dilin ve metin kurmanın imkânlarını zorlamaktan çekinmeyen, farklı yöntemlerle, kurgularla, stratejilerle metinler inşa eden bir yazar Yarıcı. Bu zorluğu aşmanın bir yolu öykülerin bazısında kimi ipuçlarının bulunduğuna vehmedip bunları birbirine ulamaya çalışmak, parçalardan bir bütüne varılıp varılamayacağını araştırmak. Bunu yapmaya çalışırken seçilecek başka öykülerin bir başka bütüne varma imkânı olacağını da hesaba katmak, akıldan çıkarmamak lazım. Bir yanıyla bir hikâye kurma girişimi bu: “Doğan Yarıcı’nın Öyküleri” başlıklı bir hikâye. “Rastlantısal”ın “her kapıyı arala[dığını]” umarak, Yarıcı’nın öykü kişisinin bu sözüne güvenerek.[6]

Rastlantısal ile zorunlu olan arasındaki sınırın bulanıklığı ya da aralarındaki gerilimli, tuhaf ilişkiyi, İs Odası’ndaki “Düşüyorum”da konu edinmişti Yarıcı. Şöyle başlar öykü: “Bunu okumanız, beni bulmanız rastlantı, anlatmamsa zorunluluk.” Peşinden de rastlantının zorunluluğa dönüştüğünden (ama bizim onun ayrımında olmadığımızdan) ve yine de rastlantısal bir tanışmanın bir zorunluluktan kaynaklandığının sezilebileceğinden söz edilir öyküde. Bu son durum için ileriki bir vade de imlenir, sezdiğimiz bağı, bağlantıyı ancak ileriki zamanda anlayabileceğimiz vurgulanır. Sezebilmek, anlayabilmek… gene de mutlak bir ifade söz konusu değil, anlarız denmiyor! Nedenini şöyle açıklar öykünün anlatıcısı:

“Sonuçta her bireysel tasarı, ne türden olursa olsun, ancak daha genel bir tasarının bir bölümü olarak anlam taşıyor. Gerisi ve ötesi, belirsiz olaylar örgüsü henüz ortada bile yokken, bütünlüğü kavrayamamış olmak doğal.” (İO, s. 44) [Vurgular eklenmiştir.]

Edebi tasarıyı, tasarımı da dahil edebiliriz bu saptamanın kapsama alanına. Hem bir metnin ilerleyişi bağlamında hem de bir yazarın önceki yapıtlarına “ileriki zaman”dan bakarken bir şeyler söylemek bağlamında. Bu bir imkân –“gerisi ve ötesi” az çok belirmiş gibi çünkü– ama aynı zamanda yetersizliğin kabulü, çünkü ortada olmayanlar büsbütün tükenmiş değil. Şöyle sorayım: Otuz yılın öykülerini “bütünlük” ya da “genel tasarı” olarak görebilir miyiz? Doğan Yarıcı’nın Miyop’tan sonra yazdığı ve yazacağı öyküleri bilmediğimiz için halen tam anlamıyla bir bütünlükten söz edilemez – olay örgüsünün ortada olduğunu varsaysak bile, olaylar devam etmekte. Beri yandan, yıllar önce yazılmış öykülere, ileriki yıllarda yazılmış öykülerin sunduğu perspektiflerden de baktığımızda, bunları –geçici, devinen, dönüşmekte olan– bir genel tasarının bir bölümü olarak anlamlandırma imkânımızın belirdiği düşünülebilir. Görüntü biraz daha net demekle yetinmek koşuluyla! Alabildiğine apaçık değil asla. Bunun nedeni bütünü ellerimizde tutmamamız değil üstelik, bütünün mümkün olmamasından. Varsayalım (ve varsayarken "Ağzımızdan yel alsın" diyelim), Yarıcı artık öykü yazmayacağını duyurmuş olsun. O âna dek yazdığı öyküler bir “bütün” olarak alınabilir mi? Buna olumlu yanıt verme yanlısı değilim, bu fikrim başka yazarlar için de geçerli, ama Yarıcı’nın tarzı düşünüldüğünde çok daha netim bütünden söz edemeyeceğimiz konusunda. Öykülerin “küçürek” ya da “büyücek” olmasıyla da ilgili değilim; Yarıcı’nın öyküleri çoğunlukla okundukları her sefer yeniden tamamlanıyor (tamamlanıyorlarsa eğer, eksik, boşluklu kalmaya yazgılı olanlar da yok değil aralarında), dolayısıyla bizim okumalarımızın vardığı sonuç bir zorunluluk değil. Bu yüzden edebiyat eleştirilerinde, tanıtım yazılarında tumturaklı ifadeler, başka biçimde algılamanın, okumanın önüne geçecek mutlak saptamalar ürkütür beni. Bu meselenin –neyin ne olduğunun (rastlantı mı, zorunluluk mu olduğunun) olaylar devam ederken anlaşılıp anlaşılamayacağı meselesinin– farklı bir görünümü sayabileceğimiz bir parça da Miyop’ta “Devamlılık Hatası” başlığı altında çıkıyor karşımıza.

“Ve sen hep ölünce anlıyorsun o senin neyin.

Sen onun nesiydin?” (s. 107)

Bu parça Yarıcı’nın kendisine atfı, bir başka öyküsüne, İs Odası’ndaki “El”e.

“Bütün bunlar her sabah aynı şekilde olurken, yalnız bugün herkes her şeyi biliyor gibiydi. Herkes ama herkes anlamına ermişti sanki şu aşkın, bu geciken metrobüsün, solmanın ve son bir kez parlamanın. Ve insan ölünce buluyor, o senin neyin? Sonra aklına takılıyor, artık soramazsın, sen onun neyiydin?” (İO, s. 22)

Küçürek öyküde Yarıcı’nın sıkı makas kullandığının bir göstergesi belki de bu![7] Ama daha önemlisi Yarıcı’nın imkânsızlıklara düşkünlüğünün. Bu yineleme, bu –makaslanmış– yineleme, aynı zamanda devamlılığın mümkün olmadığının ifadesi. Bütün gibi, devamlılık da mümkün değil; ileriki zamanların nihai olanında bir şeylerin belirginleşme imkân ve ihtimali varsa bile, orada artık devam eden bir şey kalmamış olacak. Dolayısıyla “devamlılık hataları” kaçınılmaz. Böyleyse devamlılık varmışçasına başı sonu belli, olayların birbirini sabit, öngörülebilir neden-sonuç ilişkileriyle takip ettiği metinlerin pek bir anlamı yok, hayatın karşısında basitleştirilmiş versiyonlar olabilir bunlar ancak, özetlenmiş, çekidüzen verilmiş, kırıkları alınmış, toparlanmış. Yarıcı’nın öykülerinin dağınık, takibi zorlaştıran kurgusu sözünü ettiğim imkânsızlığa karşı bir strateji belki de. Keza minik parçalara odaklanması, hatta bu parçaların bile çok zaman nasıl anlatılıp ifade edildiklerinin sorunsallaştırılarak aktarılması da, hem aktarmanın imkânsızlığını kabul edip bunu teşrih ve teşhis etme çabası hem de bütünü göremediğimizde parçaya sımsıkı odaklanmanın niyet ve inadı.

İs Odası’nda yer alan “İki Kişi Ağız Ağıza Vermiş” başlıklı öyküdeki şu bölümde de rastlantısallıkla edebiyat arasındaki bağlantının altı çizilir.

“Bu rastlantı, vapurun iskeleye iskelenin kıyıya vuruşu, üç ayağını yere basmış masanın sallanışı, havada bir ayağı, cezalı gibi, o anda bilmeden sağ yanıma dönüşüm, hiçbir şey duyumsamadan gözümün o masaya, masanın üzerindeki kahve fincanına kayışı, eğreti bırakılan kahve fincanının tabakta kaymasın diye yapılmış oyuğa tık diye oturuşu, her şey akın akın giderken benim bir anda duruşum, kalakalışım, masa, üzerindekiler ve yanı başında ben dururken, durmuşken her şey, kaçırdığımda vapuru, insanları, bekleyenleri, her şeyi, kendimi, karşımda duruyordu beni yakalayan hikâyenin kaygısız varlığı ve yokluğu.” (İO, s. 42) [İtalikler metinde var.]

Rastlantıyla farkına varılan bir hikâye –tabii, Yarıcı’nın ifadesi daha güzel, yazar hikâyenin farkına varmıyor, hikâye onu yakalıyor– söz konusu, ama bir o kadar çarpıcı olansa hikâyenin kaygısız varlığı ve yokluğu. Rastlantısal ve kaygısız hikâye, ama yakalayana, yakalanana kadar böyle; sonrasında kâğıda dökülüp bir kurgu, biçim kazandığında, bir anlamda zorunluluk halini aldığında artık “kaygılı” bir öykü olarak yer alıyor kitabın içinde, bizi kaygısının ne olduğunu düşünmeye, düşlemeye iten.

Hikâyenin öyküleşmesi, öykü olması bahsi, ilk öykü kitabı Evlâ’daki “Bariz Öykü”de öykü kişisi Tomris Uyar’ın ağzından ifade edilir. “‘Hikâye öykü olamıyor bir türlü…’” Yaklaşık otuz yıl sonra yayımlanan Miyop’ta da bu bahis yeniden karşımıza çıkıyor. Öykünün adı “Hikâye vs Öykü”, iki cümleden ibaret:

“Anlatacağım ne çok şey var. Hiç isteğim yok.” (M, s. 94)

Bir hikâyeye yakalanmak yetmiyor demek ki, bunu bir de öykü haline getirmek gerek, bunun için de öykücünün katılması lazım – isteği böyle yorumlayabiliriz gibi geliyor bana. Hayatın ne zaman, nasıl edebiyata dönüştüğü, dönüşebileceği, edebiyat olabileceği bahsi belli ki baştan beri Yarıcı’yı meşgul ediyor. Başka öykülerde de bu gergin ilişkinin tezahürlerine değinir. Şu alıntı da Kemik’teki[8] “Şahit” öyküsünün girişinden:

“Yaşanmış hangi hikâye anlatıldığında gerçekliğini yitirmez ve yaşanmamış hangi hikâye anlatıldığında gerçek gibi değişmez? Bu hassas ayrım göz önüne alındığında, anlatılan hikâye çok talihsiz bir yerde.” (K, s. 39)

Kelimelerle oynamasından, çekiştirmesinden, kurcalamasından söz ederek başlamıştım. Kesmesinden, kısaltmasından, dağıtmasından… Bunların hepsi hikâyenin nasıl olup da öykü olabildiğine, olabileceğine dair arayışlar, buluşlar, ifşalar, tersyüz etmeler – bu uğurda yeni imkânların peşinden gitme arzusunun, isteğinin verimleri. Ne iyi ki bu isteği duymuş Yarıcı, “hiç isteğim yok” dememiş, bunu söylemenin de hikâyenin öykü olmasının bir yolu olmasını akletmiş, kaleme almış.

***

Miyop’un son bölümünü oluşturan “Parçası Benim”e ayrıca değinmek istiyorum. Yine bir eski öyküden belli belirsiz bir hat çekeceğim önce. Evlâ’daki bir öykü “Halâ”. Oradan birkaç cümle aktaracağım, dikkat çekeceğim ilk nokta, bu alıntının başında da gene bir vapura yetişme bahsi var (rastlantı mı, zorunluluk mu bu?)

“Hadi, homurdanıp, çok geç olmadan yetişmek mi şu, sanki bir bok varmış gibi ortasından boklu deniz geçen şehrin vapuruna? Yoksa, devam mı? Gün kalktı gidiyor, sen kalk ya da kalkma!

‘Buraya kadar fena değil, fikir verme açısından yani, devam et görelim,’ mi desin için? Yoksa, ‘Cüzdanınız beyefendi. Düşürdünüz. Anlamadınız galiba? Cüzdanınız düştü. Alır mısınız?” sorusuna, önce “Düştü mü, kırılmadı mı? Düştü de kalkmadı mı?” sorusuyla yanıt verip, “Hayır, kırılmamış” karşı yanıtını beklemeden “Parçası benim, parçası benim!” abuk diyaloğunu mu geçmek vapuru kovalayan motorda.” (E, s. 58) [Vurguyu ekledim. – BÇ]

Sahiden de “abuk” demek mümkün, anlatıcının “iç”iyle arasında geçen bu diyaloğa. Anlatıcı yataktan kalkıp kalkmama, işe gidip gitmeme kararsızlığı içindedir, içinden bunlar geçerken. Bir şeyler yazdığını anlarız bir cümlesinden, öyküde kendi kendine kelimelerle, eklerle uğraşır. Tipik bir eşseslilik çıkar mesela karşımıza. “Dostların sandıkların, sandıklarının içinde gün yüzüne çıkmamış giz çeyizlerin, kalemlerin, silgilerin, müdürlerin, şeflerin, potansiyel Tommiks’lerin, harıl mışıl oturuyorlar.” “Parçası benim”de de ikili bir anlam var: Her ne ise kırılan, parçalanan, onun parçasının kendisine ait olduğunu ve aynı zamanda parçasının kendisi olduğunu söylüyor. Bu fark esas önemini otuz yıl sonra yazılacak öyküde buluyor.

“Parçası Benim” parçası bir aile hikâyesi olarak tanımlanabilir, daha çok ana-oğul ilişkisine odaklanmakla beraber babanın, abinin ve ablanın da işin içine karıştığı. Okuma tadını korumak için olay örgüsüne girmeyeceğim, sadece bu aile hikâyesini kesen bir toplumsal meselenin de var olduğunu belirteyim. Bu öykü politik bir meselenin, bir facianın öyküleştiği en çarpıcı örneklerden biri. (Yazıda değindiğim “Karbon Kâğıdı” öyküsü için de söylenebilir aynısı.) Anlattığı olayı derinlere saklarken derinlerdeki başka toplumsal ve bireysel meselelerin de gün ışığına çıkmasını sağlayan bir metin. Öykülerinde okuru sürprizlerle karşılamayı seven Yarıcı, bu kez acılı sürprizler çıkarıyor karşımıza. Bir hikâye anlatırken yeğlenen kelimelerdeki nüanslara duyduğu düşkünlüğün de bir örneği var bu öyküde. “Acı” ve “acılı” arasındaki ayrım – yemeklerden yola çıkıp başka yerlere vararak bu ayrımı deşiyor. Arayış, deneysellik, bir şeyler anlatırken kullanılan dili, tabirleri, sesleri, heceleri, harfleri metnin problematiğine dahil etmek, bunları salt oyun olarak görmek (ve biraz da hor görmek) yaygın; Doğan Yarıcı ise metni ve dili hallaç pamuğu gibi atarken toplumsal ve bireysel meselelerin de pekâlâ konu edilebileceğini, hatta edebiyatın, edebi ifade biçimlerinin bu konulara bakmanın ve bunlara dair akıl yürütmenin özel bir yolu olduğunu gösteren yazarlardan.

 

NOTLAR: 


[1] Doğan Yarıcı, Miyop, YKY, 2022, 152 s.

[2] Doğan Yarıcı, Evlâ, Oğlak Yayınları, 1993, 121 s. Yarıcı’nın ilk üç öykü kitabı, Evlâ, Kemik ve Gece Kelebekleri, sonradan, 2014’te Kav başlığı altında birlikte yayımlandı. Yaptığım alıntılar kitapların ilk baskılarından.

[3] Doğan Yarıcı, İs Odası, YKY, 2014, 104 s.

[4] Doğan Yarıcı, Gece Kelebekleri, YKY, 100 s.

[5] Çağlayan Çevik, “Doğan Yarıcı: Kalemde Durduğu Gibi Durmuyor”, Gazete Duvar Kitap, s: 210, s. 11

[6] Doğan Yarıcı, henüz ilk kitabı yeni yayımlanmışken Necati Tosuner’le yaptıkları ve sonradan Tosuner’in denemeleriyle söyleşilerinin bir araya getirildiği Elde Kitap’ta da (İş Kültür, 2013) yer alan söyleşide şunları söylüyor: “Ne anlatacağım önemli değildi başlarda, önemli olan nasıl anlatacağımdı. Bendeki anlatı farklılıklarını koruyarak ne anlatacağımı da gözetiyorum. Gerçi pek çok şey kendiliğinden beliriyor; yazının, anlatının sınırlarını zorlamak önlenemez bir dürtü bende. Rastlantısal, yazarlığın şanındandır diye düşünüyorum.”

[7] Miyop’un ithafına da dikkat çekmek isterim. Yarıcı kitabı, “Bana eksiltmeyi öğreten” diyerek Necati Tosuner’e ithaf etmiş. Eksiltmeli anlatımın Türkçedeki ustalarından Tosuner, yıllar önce Virgül’deki bir yazısında Barış Bıçakçı’nın öyküleri için, “Kalemden çok makasla yazılmış gibi” demişti. (Virgül, sayı: 86, Temmuz-Ağustos 2005, s: 86. “Ayrılık Çeşmesi” başlıklı bu yazı, Elde Kitap’ta da yayımlandı.) Tosuner’in Bıçakçı için yaptığı saptama Yarıcı’nın öyküleri için de geçerli, hatta Yarıcı’nın makası daha çok işlemiş, bir berber hızıyla – Yarıcı’nın öykülerinde berberlerin, berber çıraklarının hiç az olmadığını da geçerken belirtmek lazım.

[8] Doğan Yarıcı, Kemik, Oğlak Yayınları, 56 s.