Bıçak sırtında Yazsonu

"Yazsonu’nu 1970’lerin gündelik hayatının arzu ve şiddetlerinin temsil edildiği ya da 12 Eylül’ün öngörüldüğü bir roman olarak sunmak değil amacım. Günlük ve romanı birlikte okumak, Yazsonu’nun ne türden girift ilişkiler ağının içinden neşet ettiğine dair bazı ipuçları veriyor. Tarihsel anları temsil etme, sunma ya da öngörmede saklı olan hiyerarşiden ve ayrışıklıktan azade olarak metin ve tarihin iç içe olduğu, birbirine katlanıp kıvrıldığını söylemek daha doğru."

11 Eylül 2020 23:00

Adalet Ağaoğlu, Damla Damla Günler adlı günlüğüne[1] 12 Eylül 1980’de şunu yazar:

“Darbelerin darbesi!

Memlekete geliyormuş gibi olan demokrasinin boğazlanması. ‘Örfi İdare!’ Bir öç alış, bir kan davası sanki. Silahların ucuyla insan kanı içilmesi; korku filmi!” (s. 200)

12 Eylül’den önce günlüğüne yazdığı son şey ise şudur: “Yazsonu çalışmam bitti. İçimden ‘kabul’ sesi yükselerek kurdelesi kesildi. Yalova seferinden İstanbul’a geçilip Remzi Kitabevi’ne teslim edildi.” (s. 199-200)

Yazsonu[2] romanı Kasım 1980’de Remzi Kitabevi tarafından yayımlanır. Her ne kadar romanın sonuna Haziran 1979 tarihi yazılmışsa da günlüğünden takip ettiğimiz kadarıyla Ağustos 1980’e kadar Adalet Ağaoğlu romanla uğraşmaya devam eder, eklemeler yapar, dinlendirir ve sonunda Ağustos’ta yayınevine teslim eder. Damla Damla Günler’in ilk cildinde romanın adı geçmezken Ekim 1978’den itibaren günlüğün ikinci cildinde görünür. Adalet Ağaoğlu’nun sık sık Alanya’daki evlerine gittiği zamanlarda yazılmaya başlanmıştır roman. Bu Alanya günlerini Damla Damla Günler’in 1969-1977 arasını kapsayan birinci cildinde okuruz. Demek ki 1970’ler boyunca yazılan 1978-1980 arasında son haline karar verilen bir metin var karşımızda.

Yazsonu’nu Damla Damla Günler’in ilk iki cildiyle birlikte okuduğumuzda romanın yazılma sürecinin bir kısmını takip etme ve romanın dış dünyadaki kaynaklarından olan Alanya’nın Marazlı köyünde, Lizbon’da, Paris’te yaşanan bazı olayları romanla ilişkilendirme imkânına da sahip oluyoruz. Dış dünyanın romana nasıl tercüme edildiğine dair güzel bir vaka sunuyor bu kitaplar. Aynı zamanda bu halleri kat eden 1970’lerin suikastlar, kıyımlar ve baskılar tarihinin Adalet Ağaoğlu tarafından nasıl tecrübe edildiğini kısmen de olsa görebiliyoruz.

Yazsonu’nu bu tarihin, 1970’lerin gündelik hayatının arzu ve şiddetlerinin temsil edildiği ya da 12 Eylül’ün öngörüldüğü bir roman olarak sunmak değil amacım. Günlük ve romanı birlikte okumak, Yazsonu’nun ne türden girift ilişkiler ağının içinden neşet ettiğine dair bazı ipuçları veriyor. Tarihsel anları temsil etme, sunma ya da öngörmede saklı olan hiyerarşiden ve ayrışıklıktan azade olarak metin ve tarihin iç içe olduğu, birbirine katlanıp kıvrıldığını söylemek daha doğru.

Adalet Ağaoğlu 17 Aralık 1979’da günlüğüne Yazsonu’na dair şunları yazar:

“Alanya, ‘Marazlı’ köyü deniz evinde başladığım Yazsonu, kendinden öncekini [Bir Düğün Gecesi] mahcup çıkarmasa ‘bari’… Yazılmayı hiç istemeyen bir romanın yazılması bu. Yabancılaşmaya, insanlar arası iletişimsizlik akışına ‘dur’ diyebilmek, bir umut yaratabilmek uğruna kendini yazar sayfalarına atıveren anlatının ‘umut’ bahsinde bozguna uğrayışı. Sayfalar şiir diliyle donatılırsa, dalgaların yükselip yükselip de ‘ağma’ (kırılma) anı, dalgaların köpürüşü, denizin kaosu gökkuşağı renkleriyle ışıldar belki; işte o ‘hayallerin’ yıkımı bu…

Hazırlıksız değişimin canavarı: Bodrum’un Akdeniz’i üstüne hayli bol yazılanlara karşı, benim Türkiye’nin Doğu Akdeniz’i dediğim coğrafyanın geçmişi, şimdiki [hali] veeee geleceğin[in] uyarısı. Anlatının anlatısı.

Yazılışı umutsuzca çok uzun sürmüştü, fakat yayını çabuk olacağa benzer.” (s. 132)

Aynı gecenin günlüğünde 7 Aralık’ta öldürülen Cavit Orhan Tütengil’in öldürüldükten sonraki bir fotoğrafını kapak yapan Milliyet Sanat dergisi, Cemil Meriç’in Bir Düğün Gecesi hakkındaki yazısı ve bu fotoğraf ve yazının hissettirdikleri de vardır. Yazsonu daima bir olaylar ve duygular terkibinin içinde yer alır, onların arasında dolaşır.

Yazsonu’nu kuşatan bu bağlam gibi metnin içi de dolaşıktır. Bir yazar figürü, sonradan Nevin adını alacak bir kadın imgesinin zihniyle dünya arasındaki bir eşikten zuhur edişini tecrübe eder. Sonrasında yakın zamanda oğlu öldürülmüş olan Nevin kendi ağzından anlatısını kurmaya başlar, ancak parantez içlerinde yazar figürünün söylemi devam etmektedir, bir bakıma Nevin ve yazar figürünün anlatısı birbirini kuşatmıştır. Üçüncü bölümde yazar figürü çekilir ve çeşitli yaraları olan altı kişinin Nevin’in yazlığında birbirini sağaltma girişimine Nevin’in ağzından tanıklık ederiz. Son bölümdeyse yazar figürünün, Nevin imgesiyle bağı kopmuş bir şekilde Nevin’in sonunu hayal edişi söz konusudur, Nevin’in sonu bir muammadır.

Hem yazar figürünün hem de Nevin’in anlatılarında gündelik olayları, şahsi halleri kuşatan politik şiddet atmosferine atıflar vardır, tarihsel koşulların kişilerin hayatlarına sirayet edişine örneklere rastlarız. Yazar figürünün TİT (Türk İntikam Tugayı) imzasıyla kumlara yazılmış “Savaş Var” ifadesini gördüğü ânı hatırlaması, tarihsel bağlam için fırsat sunar. 12 Mart’ın karanlığının ardından kıyımların duracağına dair umudun bir nebze belirdiği anda görülen bu “Savaş Var” yazısı, bu umut ânından sonra gelen daha karanlık günleri hatırlatır. Tugaylar yok olacağına çoğalmıştır.

Nevin’in anlatısındaysa politik cinayetlerin gündelik, psikolojik ve cinsel olana nasıl sızdığı ön plandadır:

“Ülkedeki yıllanmış kan ve çürümüş et kokusu gittikçe baskınlaşıyordu. Mutlu olmak bir yana, mutluluklardan söz etmek bile güçleşmişti. Aşk yoktu. Tümden unutulmuştu. Ölümler henüz kanıksanmamıştı, ama eli kulağında. Kapılar iyice örtülü. İnsanların yürekleri daha da kötü kitlenmiş… Kimse, hiçbirimiz, o kan ve çürümüşlük kokusunun yatak odalarımıza dek daldığının, sevişmelerimizin içine dek sızdığının, o sevişmeleri doğrayıp pörsüttüğünün bilincinde değildik ama.” (s. 188)

Oğlu Güney öldürülmeden önce boşandığı Hasan’ın birden bire beliriveren cinsel iktidarsızlığında da ülkedeki kıyımların dolaştığını, bu atmosferin düşünceyle bedenin birbirini ketlediği bir tutulma gerçekleştirdiğini düşünmektedir Nevin. Burada ülkede olan biteni etinde kanında hissetmek, her an onun bilinciyle, sorumluluğuyla hareket etmekten çok kanıksamayla tam anlamıyla bedeninde, bilincinde cisimleştirmek arasındaki bölgede kalmışlığın sonuçları söz konusudur. Nevin ve etrafındakiler bu eşikte güçten düşmektedirler:

“Sevişmelerin içine dolan silah sesleri, kıyımlar, ölüm çığlıkları, yerlere serili seriliveren insan fidanları, benliğimizde her ân, şu senin takma dişin denli somutlukla var olsaydı, elle tutulabilseydi; bunların, her ân bir gözümüz, bir ağzımız, burnumuz, saçımız, boynumuz ya da kanımız gibi bizim bir parçamız olduğunu duyabilseydik, aynı somutlukla demek istiyorum Meriç, aynı ağrılarla, sızılarla, getirdikleri tedirginliklerle; bir böbrek sancısı çekmenin tıpkısı olarak duyabilseydik, yerini ve önemini bir takma dişle değiştiremezdik. (…) Bilinçliyiz. Ama işte, yazık ki fazla bilinçli değiliz. Yarı bilinçliyiz. Bildiklerimizden, bilebildiklerimizden bile uzaklaşacak, onlardan kaçacak kadar. (…) Duyarlıklarımız, incelmişliklerimiz nedeniyle de bir çeşit cezalandırıyoruz kendimizi. Kendi kendimize acı çektirmekten neredeyse tat alıyoruz. Aslını duyamadığımız acının yerine sahtesini koyuyoruz.” (s. 222)

Ölümler ve öldürmelerin açtığı bu beden, bilinç ve vicdan halleri, Nevin’in ve yazar figürünün anlatısında sıklıkla görülebilir. Nevin’in yazlığında toplanan altı kişi çeşitli şekillerde bu hallerden mustariptir. Hatta bu toplantının en önemli veçhesi Nevin ile Hasan’ın oğlu Güney’in öldürülmesinden sonra –aralarından bir kişi şiddetle eksildikten sonra– gerçekleşen ilk bir araya geliş olmasıdır. Ancak Güney’in üniversitede kimler tarafından öldürüldüğü muammadır. Bir kişiyi, tarafı suçlayacak elde bir şey yoktur. Başka bir kimseye havale edilemeyen bu ölüm askıda kalışıyla başta Nevin, Hasan ve Memet olmak üzere altı kişi arasında dolaşmaktadır. Yine de birlikte geçirilen birkaç gün sayesinde çaprazlamasına gerçekleşen refakatlerle altı kişi bir nebze de olsa sağalır, tekil yas deneyimleri yan yana yaşanır, birbirlerinden güçler devşirilir, ortaklık yeni kudretler doğurur.

Ancak Yazsonu’nun tarihle ve zamanla kurduğu ilişki yukarıda anlattıklarımdan çok daha katmanlıdır. Tarihsel koşullar, gündelik hayat, vicdan, bedensel güç ve yas arasında kurulan ilişkileri kuşatan bir zaman algısı söz konusudur. Bu algıyı özellikle romanın ilk bölümünde yazar figürünün söylem ve deneyiminde görürüz. Burada neden sonuç ilişkilerine dayalı çizgisel bir tarihselliktense ânlar belirir. Gerçekleşmiş şeylerin ve olayların gözümüzün önündeki “gerçek” hâllerinin dışında kalan, o şeyler ve olaylarda saklı olan potansiyellerin açığa çıktığı anlara dikkat çeker yazar figürü: “Bir ân. Hep o ölçüye, ölçeğe sığmaz küçük an’lar… O ân’lar içinde ansızın bir ışık çakar. Işığın düştüğü yer, nesne, zaman; bu ışık çakımına dek önceden bildiğiniz, algılayıp duyumsadığınız ne varsa hepsi, rengini, biçimini, derinliğini çarpıtır; dönüştürüp değiştirir. Nerdeyse elle tutulur ölçüde belirgin tasarılarınızı da geriletir, örter, siler. Ân, kendi ışığıyla düştüğü yerde, tam kendisi olarak gerçekleşir.” (s. 9) Bu ânlar bir dalganın kumsala yaptığı gibi el değmemiş yüzeyler çıkarır ortaya, başka bir dalga gelinceye kadar devam edecek imkânlar alanıdır, yenilikler uzamıdır bu yüzey.

Yazar figürüne Nevin’in görünmesi de böyle bir anda gerçekleşir. Hayalle maddenin kesiştiği bir an ve uzamda Nevin belirmeye başlar. Hakkında bazı söylentilerin dolaştığı kadın, yazar figürünün imgeleminde ete kemiğe bürünür. Bu aynı zamanda romanın da bedenlenmesi anlamına gelmektedir:

“Tasarım beynimde aralıksız burgaçlanıyor, bazen köpürüp azıyor, pek az ve çok kısa sürelerle geri çekiliyor, benden çıkıp gidiyor, –örnekse, evin taraçasında insanlar gördüğüm ân– sonra yeniden, burgacın tam merkezine düşmüş iri bir çınar yaprağı olarak iste çıkıyordu. Burgacın içinde bir ân yiten; bitti, çekildi, derken yeniden yüze çıkan, kendini boyna gösteren o yaprakla bir savaşıma tutuştum sanki.” (s.12-13)

Romanın ve Nevin’in tasarımı burgaç misali zihinde hareket etmekte, roman ve Nevin bir yaprağın titreşmesiyle vücuda gelmektedir. Bu anda, dün, şimdi ve yarın birbirine karışmaktadır:

“[Z]amanın ibresi, bir nabzın, bir yüreğin atışlarını ölçen araç iğnesinin ileri geri oynaması, bir sismograf göstergesinin inip çıkması gibi işliyor. Zaman dediğimiz, canlı bir şey. Onu, katı bir cisim örneği dondurmak, ibresini tek kipe indirgemek, düşü de, gerçeği de, geçmişi de, geleceği de birbirinden yalıtmak olur. (…) [Ç]ok kipli bir zamanı yaşıyoruz.” (s. 14)

Yazar figürü, bir tatil beldesinin yavanlığı içerisinde, şimdinin boğucu egemenliğinde zamanın çok kipliliğini deneyimliyordur. Bir anın içerisinde; burada geçmişte yaşanmış ve üstü örtülmüş bazı şeyleri ve henüz açığa çıkmamış, fiile dökülmemiş potansiyelleri, gelecek tohumlarını iç içe yaşıyor gibidir. “Her zaman, her şey için pek çok olasılık” (s.21) olduğunu hissediyordur. Yaşam, geçmiş, şimdi ve geleceğin birbirini takip ettiği bir çizgidense virtüel ve aktüel olanın terkibinden oluşan girift bir imkânlar alanıdır:

“Zaten yaşam dediğimiz nedir ki? İçimizde ara ara çakan ışıklar. O ışıklı ân’lar; işte bu, tek tek minicik noktalar uçuca eklenir, bazen birbirinin içine girer, biri ötekinin üstüne çıkar ya da altına kaçar; durmadan yer-yön değiştirerek yol alan bu noktalar bileşimi, çok güzel bir müzik oluşturur. Hep süren, bazılarımız için kesintisiz, bazılarımız için ancak ara ara işitilebilen bir müzik parçası.” (s. 35)

Yazar figürü için yaşamla, olan bitenle, tarihle, Nevin’le ilişki kurmak onların müziğini hissedebilmekle, o müziğe katılabilmekle mümkün olacaktır. Bu bakımdan virtüel bir alandan bir imge olarak neşet eden Nevin’in, geçmiş, şimdi ve geleceği iç içe geçiren deneyimini hissedip yazabilmek, Nevin’in varlığının müziğini kendinde devam ettirebilmek, o müziğe can kulağıyla yaklaşmak gibi sunulur. Romanın ikinci ve üçüncü bölümleri o müziğin ritimleriyle yazılır. Son bölümdeyse Nevin ve müziği geri çekilmiştir. Anların girift alaşımlarından oluşan bu müzikle belki “geleceğin ezgisi” (s. 35) duyulabilecektir. Bu ezgi her şeyi aşacak bir devrim anının ya da bir karanlığın ezgisi değildir. Sınırsız bir sevişmeyle sonsuz bir düşmanlığın, katılıkla yumuşaklığın, dirimle kıyımın aynı anda, iç içe tanık olunduğu bir bıçak sırtında ikamet etmektedir yazar figürü. Birisinin musikisinin gerçekten tam anlamıyla hissedilebileceğine dair umutla, insanların bir yası birlikte oluşturdukları bir müzikle aşabileceğine inançla, kolektif bir deneyimin imkânıyla kan kokuları, şiddet, kıyımlar iç içe yuvalanmıştır. Darbenin hemen öncesinde şimdide saklı olan umut ve şiddet potansiyellerinin bıçak sırtından tecrübesine dönüşür Yazsonu; birçok potansiyele kulak kesildiği için saf bir umudu devşirmeye muktedir olamayan bir roman olarak kalır, her şey imkân dahilindedir, iç içedir, uç ucadır:

“Dinlenmeye çekildiğim kıyılarda ben de bir bıçak sırtında kaldım. Ân ân belirip yiten bir kadının ve yanındakilerin ardına takılmadan edemedim. Bırakılmış evin ise, durup dururken kepenkleri, pencereleri açılır, sardunyaları dirilir, bahçesinde kocaman bir ateş yanar, taraçasında insanlar dolanır; bazı geceler o yandan bu yana doğru, hıçkırığa benzer kahkahalar işitirim. Sonra, bütün bunlar içiçe geçer, uçuca eklenir, kulaklarımıza yarı hüzünlü, yarı şen bir müziğin ezgileri dolar. Artık o bıçak sırtından inmem olanaksızdır.” (s.37)

 •           


[1] Adalet Ağaoğlu, Damla Damla Günler II (1977-1983), Everest Yayınları, 2015.

[2] Adalet Ağaoğlu, Yazsonu, Everest Yayınları, 2020.