Arap kızı camdan bakıyor, gözümüzün içine

Gazeteci-yazar Ümit Bayazoğlu’nun yeni kitabı Arap Kızı Camdan Bakıyor –Türkiye’nin 'siyah'ları, Osmanlı’daki köle ticaretine, köleliğin Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde toplumsal hayattaki yerine Türkiye’ye yerleşmiş Afrika kökenli insanların hikâyeleri eşliğinde eğiliyor, masal gibi tekrarlayageldiğimiz tarihî ezberleri bozuyor."

03 Ağustos 2022 19:00

Ümit Bayazoğlu’nun sonsözünü önsöz olarak alalım:

“Bu kitapta, Osmanlı İmparatorluğu devrinde şeriata, geleneğe, göreneğe uydurulup devlet eliyle vergisi toplanan köle ticareti nedeniyle yaşadıkları yerlerden koparılıp aramıza katılan Afrika kökenli insanlardan bazılarının hikâyesini anlatmaya çalışırken onlar hakkında yerleşmiş ırkçı ve ayrımcı fikirlere dair örneklere de yer verdim.

Asırlardır görmezden gelinen köle düzeni, ancak 19. yüzyıldan itibaren Türk aydınlarının gündemine girebilmişti. Türk entelijansiyası hürriyet, eşitlik, adalet gibi kavramlarla henüz tanışmıştı. Köle ticaretini “insan haysiyetine” yakıştıramıyor, bunu eleştiriyorlardı ama sadece Kafkasya’dan satın alınan beyaz köleler üzerinde duruyorlardı. Çünkü çoğunun ya annesi ya da büyükannesi para karşılığı satın alınmış bir Çerkes’ti. (…)

Cumhuriyet dönemi Türk aydınları da hiçbir zaman köleliğe muhalefet etmedi. (…) Bazıları alenen ırkçıydı, sevip saydığımız kimileri zencilerden tiksintiyle bahsettiler. Bu kitabın amacı işte bu aymazlığı dikkat çekmek ve yeni kuşaklara düşünce dünyamıza yön verenlerin bu zaafını göstermekti.” (s. 172-173)

Çıplak ayaklı kontes Ayşe Nana, Dario Moreno gibi dönemlerinde üne kavuşmuş figürlerin hikâyelerini anlattığı Uzun İnce Yollar-42 Portre ve Hayat Tatlı Zehir-Aydın Boysan Kitabı dahil yedi kitaba sahip Ümit Bayazoğlu gölgede kalanları gün yüzüne çıkarmakla meşgul sürekli. Gergedan, Nokta, Tempo benzeri dergilerde, Güneş ve Politika gazetelerinde, Yapı Kredi Yayınları ile NTV’de çalışmış, yazıları, şiirleri çeşitli mecralarda yayınlanmış yazar, yeni kitabında da kafa bile yormadığımız ağır bir toplumsal olguyu konu edinmiş. Köle ticareti, harem ağaları, ev köleleri, cariyeler, “zenci”liğin, köleliğin edebiyattaki ve folklordaki yansıması edebi metinler, portreler, birinci ağızdan hikâyeler ve fotoğraflarla aktarılıyor.

Bari diyelim, geç ve yavaş da olsa farkındalık geliştiriyoruz; bu yazıyı yazarken sadece ten rengine gönderme yapan zenci, beyaz, siyah gibi kelimeleri kaynaklardaki şekliyle kullandım. Yine de rahatsızım; ben de 12 yaşındaki kızım gibi birini tarif ederken ten rengini gerçekten görmeyip “gözlüklü, siyah kıvırcık saçlı, burnunda ben var” benzeri tanımlamaları düşünmeden yapmak istiyorum. En azından onların kuşağı için umudum var. Bense ülkeyi dümdüz etmiş birkaç darbeden sonra genel olarak sorgulamadan büyütülmeye çalışılan X kuşağına mensubum; küçükken defalarca söylediğim “Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor” tekerlemesindeki Arap kızı kim ve biz sokakta oynarken o neden camdan bakıyor diye düşünmemiş bir nesildenim. Onca Ermeninin nasıl birdenbire ortadan kaybolduğunu, dilleri, kimlikleri yok sayılan Kürt nüfusunun ülkenin beşte birine yakın tuttuğunu, neden Yahudi yerine Musevi dediğimizi, Gökçeada’da neden bir açık cezaevi açıldığını ve benzeri bilgileri sonradan öğrendi çoğumuz.

Kaldı ki tekerlemedeki kızcağız Arap da değilmiş; çoğu Arap tacirler eliyle ve çoğunlukla Arabistan üzerinden geldiği için Arap denirmiş bu esirlere; aslında ait oldukları topraklar daha ziyade Nijerya, Çad, Sudan, Etiyopya, Somali gibi Doğu Afrika ülkeleri. Antik Mısır ve Yunan medeniyetlerinden bu yana kullanılagelmiş kölelik “kurumuna” Osmanlı Devleti’nin erken döneminde rastlanmıyor ama İstanbul’un fethinden sonra yaygınlaşmış. İstanbul’da ilk köle pazarı “Emanet-i Esirhane adıyla 17. yüzyılda kurulmuş. Bundan önce “teşhir ve satışlar” Kapalıçarşı bedestenleri civarında yapılıyormuş.

“Osmanlı topraklarına köleler üç koldan geliyordu. Karadeniz limanlarından İstanbul’daki esir pazarına Kafkasyalı, özellikle Çerkes köle getiriliyordu. Afrika’dan çalınarak ya da satın alınarak toplanan köleler Girit, Rodos, İzmir üzerinden İstanbul’a sevk ediliyordu. Sudan ve Habeşistan’dan alınan kölelerse genellikle İskenderiye limanından İstanbul’a gönderiliyordu.” (s. 24)

Osmanlı’da köle ticareti 1857’de İngiltere’nin baskısıyla yasaklanmış ama ticaret yıllarca el altından devam etmiş.

Arap kızının dramını nasıl sorgulamadıysak, devşirmelerin de aslında evlerinden küçücükken alınıp toplumsal ve kültürel köklerinden koparılmış çocuklar, Hürrem Sultan dahil en ünlü sultanların cariye deyip geçtiğimiz köleler olduğunu da geç algıladık; tarih kitaplarımız akça pakçaydı, Osmanlı’nın çatısı altındaki toplulukların dinine, kültürüne gösterdiği hoşgörü ve Kurtuluş Savaşı’nda Yunanlıları denize dökmekle gurur duymakla meşguldük.

Halbuki mesela Abdülhamid’in yardımcılarından Nadir Ağa’nın hikâyesi gaddarlığın özeti gibi:

“... Kenya sınırında bulunan Limmu köyünden 7-8 yaşındayken kaçırılıp hadım edildikten sonra Mekke’de köle pazarında satılığa çıkarılan Nadir Ağa, çelimsiz olduğu için kimsenin itibar etmediği bir çocuktu. Ama sonunda Mekke Şerifi Emir Abdullah annesinin hizmetine vermek üzere onu satın aldı. Bu evde Nadir Ağa’ya Türk usulü kıyafetler verildi, Arapça ve ibadet öğretildi. Mekke ve Taif’te üç yıl kaldıktan sonra İstanbul’a getirilip saraya verildi. Zekâsıyla dikkat çekti ve kısa zamanda padişahın güvenini kazandı. (…) Ancak Nadir Ağa’nın aklı hep ailesinde, onların ne halde olduğundaydı. (…) Nadir Ağa, Abdülhamid’in sonunu getiren 31 Mart Vakası’ndan sonra hapsedilmiş, sorguya çekilmiş (…) epey işkence görmüştü. (…) Nadir Ağa saraydan çıkarıldıktan sonra Kozyatağı’ndaki arazisinde çiftçilik yapmaya başladı. Ancak I. Dünya Savaşı sırasında işleri ters gidince iflas etti.” (s. 44-45, 47)

Nadir Ağa Osmanlı’ya köle olarak getirilmeden önce ilaçsız ve ilkel aletlerle yapılan, korkunç acılara ve pek çok çocuğun ölümüne sebep olan, erkeklik organları ve/veya hayaların kesilmesi suretiyle gerçekleştirilen hadım etme işlemini atlatır, işkencelerden sağ çıkar ve nüfuzlu dostlarının sayesinde darağacından kurtulur. Saraydan ayrıldıktan sonra bir şekilde yolunu bulup parasızlık çekmez ama ailesinden bir daha haber bile alamadan, 79 yaşında yapayalnız ölür 1961’de. Kimi haremin idaresinin yanı sıra günün her saati padişahın huzuruna çıkabilecek kadar siyasi nüfuza sahip olmuş nice haremağasının sonu Cumhuriyet’in ilanından sonra Nadir Ağa gibi yalnız ve bazen yokluk içinde vefat etmek olmuş ne yazık ki…

Bir de “Bacı Kalfa” var hatıralarımızda. Radyo Tiyatrosu’nda skeç olarak yayımlandıktan sonra televizyon dizisi olan Uğurlugiller Ailesi’nde “zenci ve hizmetçi” olmasına rağmen aileden biri gibi davranılan Nurcihan Bacı Kalfa’nın şivesini sevimli bulurduk ama temizlikten mutfağa, şanslıysa oradan kalfalığa “terfi edene” kadar köle kızların başına tacizden tecavüze gelmeyen kalmıyordu; bilinse de üstünde durulmuyordu.

Uğurlugiller Ailesi'nde Arap Bacı karakterini oynayan Tevfik Gelenbe.

Bu yazıyı yazarken neredeyse yirmi yıl önce okuduğum Köle/Gerçekten Özgür müyüm kitabı düştü aklıma. Mende Nazer’ın hikâyesi, insan kaçakçılığının farklı şekillerde acımasızca sürdüğünü bilse de “geleneksel” anlamıyla köleliğin bugün bile mevcut olabileceğini görmek adına şaşırtmıştı okurunu.

Sudan’ın Nuba kabilesinden Mende Nazer, 1993’te 12 yaşındayken iç savaşın karmaşasında köyünden 30’a yakın çocukla birlikte kaçırılır. Bir sürü “el değiştirdikten” sonra Suudi Arabistan, Hartum’da zengin bir Arap evine ev kölesi olarak satılır. Oradaki korkunç yedi yılından sonra ev sahiplerinin Londra’daki akrabalarına yine köle olarak gönderilir ve esareti Londra’nın göbeğinde devam eder. 11 Eylül 2000’de İngiliz gazeteci Damien Lewis’in yardımıyla kaçar ve 2002’de yine onunla bahsettiğimiz kitabı yazar. Nazer’in kendi adına kurduğu vakıf bugün Nuba Dağları’na su, eğitim ve sağlık hizmetleri götürmek üzere faaliyet gösteriyor. Müthiş bir direnç hikâyesi.

Hollanda’da da sıcak bir başlık kölelik. Geçen yılın mayısında Hollanda Kralı Willem-Alexander, ulusal sanat ve tarih müzesi Rijksmuseum’daki Slavery/Kölelik sergisinin açılışını yapmıştı. Amsterdam’daki müzedeki sergi, kölelik tarihiyle özgürlüğe adanmış ilk kapsamlı sergiydi. Batı Afrika’dan Hindistan’a farklı topraklardan on esirin hikâyesi, kölelerin okuma yazma öğrenmesi yasak olduğundan yazılı tarih olarak değilse de şarkı, obje gibi farklı araçlarla anlatılmıştı ki, aralarında Surinam’daki bir şeker plantasyonunda zorla çalıştırılırken kaçıp yakalanan Wally’nin diri diri yakıldığı kazanın benzeri bir “kappa” da vardı. Serginin bir diğer önemi, bu meşum tarihi üç koldan birden anlatmasıydı; köleler, başkaldıranlar ve sistemden faydalananlar. Bu doğrultuda Rembrandt tarafından yapılmış devasa bir portresi müzenin duvarını süsleyen Marten Soolmans’ın maddi zenginliğini Brezilya’da kölelerin çalıştırıldığı plantasyonlar aracılığıyla edinmiş olduğu bilgisiyle kaçacak yerleri olmadan karşılaşmıştı Hollandalılar.

1600’lerden köleliğin yasaklandığı 1863’e dek uzun ve acımasız bir sömürü geçmişine sahip Hollanda Krallığı vatandaşları için kölelik o zamanlar da bugünkü gibi uzaklarda, kolonilerde olup biten bir şey gibi algılanıyormuş ama zenginler, kolonilerden “kara derili” hizmetçi getirmekten de geri kalmıyormuş, çünkü bu nüfuzlu bir grubun üyesi olmanın simgesiymiş. Bize Osmanlı elitlerinin durumunu hatırlatıyor:

“Bir konak, kölesi olmadan, özellikle de zenci bir kölesi olmadan konaklığa terfi edemez, konaklarındaki kadınların başında bekleyecek bir haremağası olmayanlarsa küçümsenir, alay konusu olurdu.” (s. 76)

Rijksmuseum’un tarih bölümü başkanı Valika Smeulders BBC’ye 3 Haziran 2021’de verdiği röportajda, “ırklar arası evlenme yasağı olmadığından siyah erkeklerle beyaz kadınların evliliği sık gerçekleşen bir şeydi. Bugünkü Hollanda nüfusuna DNA testi yapılsa neler çıkar, merak ediyorum doğrusu” diyor. Osmanlı İmparatorluğu için de geçerli bu; hele söz konusu “beyaz köleler” olduğunda.

Sinterklaas ve yardımcısı Zwarte Piet (Kara Piet)

Hollanda son yıllarda tarihi tek, taraflı bir anlatıya dayanarak değil, çok yönlü bir şekilde yeniden yazmak için uğraşıyor. 2011’de iki genç aktivist/sanatçı Saint Nicholas Günü törenlerinde endam eden Sinterklaas’ın yardımcısı Zwarte Piet’i (Kara Piet) ırkçılık sembolü olduğu için protesto edince epey bir gürültü koptu. Bu rüzgâr Hollanda’nın ticaretten sanata pek çok dalda, başka milletlerin acıları pahasına yükseldiği Altın Çağ’ı başka isimle anmak (en gözde alternatif “17. Yüzyıl”), kolonyalizme hizmet etmiş, kiminin “kahramanı” kiminin celladı komutanlardan yöneticilere pek çok tartışmalı ismi taşıyan müze, okul, sokak isimlerini değiştirmek, kamu heykellerinden uygun şekilde kurtulmak benzeri çabalara da yol açtı. Düşünüyorum, mucize olsa ve bu işe Türkiye’de soyunsak, nereden başlar, içinden nasıl çıkarız; Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan mı, sayısız Talat Paşa caddesinden mi? Gerçi hoşgörülü, açık fikirli ve demokratik olmakla böbürlenen Hollandalılar için de gerçekle yüzleşmek kolay olmuyor ve “dekolonizasyon”un kestirme bir yolu yok ama Hollandalı entelektüeller bu işten vazgeçecek gibi görünmüyor en azından.

Tekrar Türkiye’ye dönüp bir alıntı yapalım. Bakalım bu metnin yazarı kim?

“Atillâ [İlhan] beni burada bir zenci romancı ile –Baldwin bilmem neyin Baldwin’i– tanıştırdı. Bir romanını almış, henüz okuyamamıştım. Benim tuhaf huylarımı bilirsiniz: öyle zenci, Çinli filandan pek hoşlanmam. Bana hilkatın acaiplikleri gibi gelir. Ben âri ırkdanım. Buna rağmen oğlan müdhiş sevimli, ecinni gibi bir şey. Gayet tatlı el işaretleri var. Bu işaretler ve güzel gözleriyle yamyam dişlerini unutturuyor.” (s. 17)

Cevap; Ahmet Hamdi Tanpınar. Ocak 1960’ta Paris’ten Adalet Cimcoz’a yazdığı mektupta, Amerikalı yazar James Baldwin’le nasıl tanıştığını anlatıyor. Kendisi tek örnek değil.

“Zencileri Afrika’da beraber büyüdüklerini söylediği çevik maymunlara benzettiği olmuş (…) olmasınarağmen Hüseyin Rahmi’nin eserlerinde karşımıza kalfa olarak çıkan siyahlar olumlu karakterler olarak işlenmiştir. (…) ‘Aferin Hayrullah’ öyküsünde efendisinin tecavüzüne uğrayan Karanfil’le ilgili söylenenler Hüseyin Rahmi’nin kendi düşünceleri olabileceği gibi dönemin ırkçılığına dair bir eleştiri olarak da okunabilir. Bu öykünün hemen arkasından gelen ‘Menekşe Kalfa’nın Müdafaası’ öyküsünde zenci bir kadının ağzından yazdığı savunma, günümüz yaklaşımıyla ırkçı sayılacak ifadeleri içerse de, açıkça bir kölelik eleştirisidir.” (s. 164)

Lafı o halde Menekşe Hanım’la bitirelim:

“İmar işlerinizi inceleyiniz. Padişahlarınızın hayır olsun diye yaptırdıkları yanında bu {zenci} ağaların da köprü, çeşme, sebil yaptırdıklarını görürsünüz. Bugün patlıcan kızartmakla medeniyet borcunu yapamadığını söylediğiniz siyah ellerin bir zamanlar başlarınızda değirmen çevirmiş olduğunu unutmayınız.” (s. 169)

 

Okuma notu:


Halihazırda Elbruz Aksoy’un İletişim Yayınları’ndan yeni çıkmış Beyaz Köleler kitabına başladım. Doğu Avrupa ve Kafkasya’dan, Osmanlı İmparatorluğu’na ve Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan son Beyaz Kölelerin az bilinen tarihini tanıklıklarla gün yüzüne çıkaran bu değerli metni ek okuma olarak tavsiye ederim.

 

 

 

 

 

 

 

GİRİŞ RESMİ:

Duvarlara asılan, bir dönem çok popüler olan dekoratif Arap figürleri.