Anlatıda fiziksel olanın gelenekselle sentezi: Kalabalık Duası

“Kimliğini arayan bir insanın varoluş süreciyle yine kendi kimliğini herhangi bir zaman diliminde, herhangi bir kültürde ya da herhangi bir dilde tam olarak bulamamış İstanbul şehri bir araya geliyor oyunda. Tolga İskit’in beden kullanımı, seyirciyle olan etkileşimleri, sahnede anbean değişimi, enerjisi ve Güray Dinçol’un sahnede yarattığı atmosfer etkileyici bir seyir keyfi sunuyor.”

22 Aralık 2022 19:11

Anlatma içgüdüsü insanı insan yapan temel şeylerden biri olduğu gibi tiyatronun da zeminini oluşturan bir öğe. İnsanı ve toplumu bir arada tutan, o kalabalığı birleştiren unsurlar sözlerden, eylemlerden, anlam arayışlarından ve insanın hikâye anlatma isteğinden geliyor. Anlatılan hikâyeye önce anlatıcı inanıyor, daha sonra anlatıcı dinleyenleri inandırıyor ve kollektif bir ortaklık kurulmaya başlıyor. Hikâye anlatıcılığından doğan geleneksel tiyatromuzdaki ortaoyunları ve meddahlar bunun en güzel örnekleri. Geleneksel tiyatromuzda ortaoyuncuların, meddahların veya Karagöz Hacivat’ın anlattığı hikâyeler bazen bir kişiyle, bazen bir şehirle, bazen gündelik bir meseleyle, çoğu zaman ise toplumla özdeşleşir. Hikâyenin beslendiği kaynaklar mutlak bir gerçeklikten, bir huzursuzluktan ya da bir arayıştan doğar. Tam da bu sebeple geçmişte ya da günümüzde anlatılan hikâyelerde kendimize ait bir şeyler buluruz veya anlatmanın verdiği hazla birlikte diğerleriyle birtakım ortaklıklar kurmayı deneriz. Bu ortaklıklar bizi bazen sadece eğlendirirken, bazen de düşünsel bir alana doğru iter. İçine girdiğimiz düşünsel alan, ortak bir duygu sağaltımı yaşattığı için haz vermeye başlar. Tiyatro da bir noktada bu işlevi üstlenir ve tiyatro üreticilerine, izleyicilerine haz veren şeyler burada ortaya çıkar. Anlatıya dayalı oyunlar günümüzde geleneksel tiyatromuzdan çok farklı şekillere evrilmiş olsa da, son yıllarda çağdaş yorumlarla tiyatromuzda yeniden yer bulmaya başladı. Peki tiyatromuzda var olan bu anlatma isteği yalnızca bir ortaklık kurma çabasından mı geliyor, yoksa bu toplum içinde var olma sancısı yaşayanların huzursuzluklarını dile getirme çabası mı?

Son yıllarda başarılarıyla adını duyuran Fiziksel Tiyatro Araştırmaları ekibi, Kalabalık Duası oyunuyla tüm bu sorulara yanıt arıyor gibi. Volkan Çıkıntoğlu’nun güçlü kaleminden çıkan her bir cümle, Güray Dinçol’un yaratıcı rejisiyle ve Tolga İskit’in başarılı performansıyla sahnede karşılığını buluyor. Metinde tanımlanan her bir detay, sahnede kullanılan minimal objeler ve etkileyici ışık tasarımıyla seyircinin zihninde farklı bir alan açıyor. Sahnelemede yaratılan oyun alanı, yeni bir anlatım türünün olanaklarına dair pek çok seçenek sunarak teatral öğelerle oyunsu olanı açığa çıkarıyor.

Kimliğini arayan bir insanın varoluş süreciyle yine kendi kimliğini herhangi bir zaman diliminde, herhangi bir kültürde ya da herhangi bir dilde tam olarak bulamamış İstanbul şehri bir araya geliyor oyunda. Şehrin çok-kültürlü yapısı, etnik kökenleri, dinî inançları, toplumsal kodları, yönetim biçimi gibi pek çok mozaik birleşiyor. Önce “bekliyorum” diyerek başlıyor oyuncu Tolga İskit. Neyi beklediğini, nedenini, nasılını tıpkı onu izleyen seyirciler gibi o da bilmiyor ama bekleme halini tüm bu şehirde yaşayan insanlarla özdeşleştirerek ortaya koyuyor. Ve sonra “beklemek” teması üzerinden başlıyor ilk hikâyesini anlatmaya.

Bu tema mekânın ve insanın karşılaşmasını, karşı konulamaz güç savaşını ve o şehrin içindeki bitmek bilmeyen mücadeleyi tam anlamıyla içine alan, oldukça geniş bir kapsama sahip. Çünkü seyirci de oyuna girmeden önce kapının açılmasını ve içeri girmeyi bekledi, oyunu izlerken ise sahnedeki oyuncunun bir “hikâye” anlatmasını ya da bir performans sergilemesini bekledi. Burada oldukça ince bir paralellik kuruluyor: Hayatın birçok alanında var olan bekleme hali oyunun temel metaforu üzerinden canlı ve çok yakın bir gerçeklikle var ediliyor. Sahnede gördüğümüz grotesk ve clownesk karakter bu bekleme halinden sıkılmış ve defalarca intihar edip defalarca dünyaya geri dönmüş biri. Amacı ise bu şehrin sırrını çözebilmek. Adeta bir meddah gibi anlatısına devam ederken, fiziksel performansın da sınırlarını zorluyor. Şehrin sırrını çözmek için şekilden şekle giren Hamuş, anlattığı hikâyeler sayesinde seyirciyle bir ortaklık kurmayı başarıyor. Hamuş’un başına gelenler bize çok tanıdık geliyor, çünkü hepsi İstanbul şehrinin içinde bir şekilde dahil olduğumuz konular. Haliç’te, Levazım yokuşlarında, Gayrettepe’de “canı yanmış gayri Müslim”lerin nasıl dirilip şehirde dolaştıklarına değiniyor. Bu noktada toplumsal bir bellek ortaya çıkıyor. Sırrını çözmek istediği efsunlu şehir İstanbul’un üzeri tozlu sayfalarla örtülmüş gizemlerine değiniyor. Karmaşanın ve keşmekeşin içinde düzeni arayan, kafası karışan Hamuş’un rüyalarına giriyor “birileri”. Elini her zaman toplumun üzerinde tutan, halkı dikte eden ve hatta tüm bireylerin kimlik arayışında onları yanıltan bir otorite figürü oluyor bu kişiler. Toplumun yüceleştirdiği dinî ve siyasi otoritelerin bireyler üzerindeki etkileriyle yüzleşmeye başlıyoruz. Çıkıntoğlu’nun mizahi kalemi bu duruma nasıl dışarıdan bakabileceğimizi gösteriyor. Efsunlu şehrin sırrını ararken karşısına çıkan Abdullah Efendi, ona bambaşka isimler takarak öğütler veriyor. Abdullah Efendi bu sırrı çözmenin yolunu nizamın gelmesinde buluyor. Keşmekeş, kargaşa ve bütün bunları sona erdirecek olan “nizam”! Bu nizamı kim sağlayacak peki? Nizam gelince gerçekten de şehrin tüm silüetleri ya da kuytu köşelerde kalmış derinlikleri ortaya çıkabilecek mi? Nizamı bekleyen yine beklemeye devam ediyor, neyi beklediğini bilmeden…

Nizam mı, düzen mi, keşmekeş mi, kargaşa mı derken Üsküdarlı Cüce Rıfkı’nın yerinde buluyor kendini kahramanımız. Keşmekeşin hikmetini anlatan ve bunu kitaplara döken o yüce kişi, alnındaki sırrı çözmeye çalışan herkesi bir araya getiriyor. Amacı sırları çözerek hepsini bu şehirden göndermek. Orada bulunan tüm prototipler görünenin ardındaki görünmeyen gerçekleri ortaya çıkarıyor. Bu efsunlu şehrin yapmacıklığını, sıkışmışlığını, insanları biçimden biçime sokan dayatmacı halini o dergâhtaki tüm figürler üzerinden izliyoruz. Tolga İskit tüm figürleri kendine has özellikleriyle tanıtıyor bize. Hamuş’un kafası nizam mı keşmekeş mi derken Abdullah Efendi ile Üsküdarlı Cüce Rıfkı arasında gidip gelmeye başlıyor.

Aslında temel bir varoluş sorununu ele alan metin Hamlet’in kimlik arayışıyla paralellik kurmaya başlıyor. Hamlet’te gördüğümüz temel ikilemler Hamuş’ta da kendini gösteriyor. Yazar metinler-arasılığı karakterler üzerinden öyle güzel kuruyor ki, Hamlet’i tanıyanlar için Hamuş daha da manidar bir hale geliyor. Daha sonra o yüceltilen otorite figürlerinin ve dinsel geleneklerin birbiriyle olan kavgasına şahit oluyoruz. Hamuş bir hayalet olup dolaşmaya başlıyor İstanbul’un tüm semtlerinde, ara sokaklarında, gizli kalmış köşelerinde ve her şeye rağmen kafasındaki sorulara bir cevap bulamıyor. Bu sırada yazarın, oyuncunun ve rejinin sunduğu o çok çeşitli kültürel yapı bir yapbozun kilit parçası gibi işleniyor sahneye. İstanbul’un her yerinden, her köşesinden, her bir insan tipinden örneklerle karşılaşıyoruz bu yolculukta. Oyunun sonunda toplum tarafından onaylanan bir kurtarıcının geleceği müjdeleniyor ve bu kişinin şehre “nizam” getireceğine inanıyor Hamuş. Hikâyeye başlarken anlattığı “canı yanmış gayri Müslimler”le birlikte izliyorlar o süreci. Tarihsel ve politik bir düşünsel alan açılıyor zihinlerimizde. Bu efsunlu şehrin zengin etnik kimliği bir anda yok olup gitmeye yüz tutuyor sanki kalabalıklar arasında. Hamuş en sonunda vazgeçiyor ve tekrar beklemeye başlıyor neyi beklediğini bilmeden. Kalabalıkların duasını dile getiriyor bekleyin diyerek. “Ben anlattıkça değil, siz inandıkça dönecek dünya” diyor. Bütün seyirciyi ortaklaştırarak inandırdığı o hikâyeyi bitiriyor ve sonra da kendi yarattığı “nizam-ül keşmekeş”i yanına alarak kayboluyor gözden.

Oyunda Tolga İskit’in beden kullanımı, seyirciyle olan etkileşimleri, sahnede anbean değişimi, enerjisi ve Güray Dinçol’un sahnede yarattığı atmosfer etkileyici bir seyir keyfi sunuyor. Metinde sorgulanan nizam mı, düzen mi, keşmekeş mi gibi sorular sahnenin genel atmosferinde de yer buluyor ve başından sonuna kadar bütünlüklü bir yapı karşımıza çıkıyor. Utku Kara’nın yaptığı ışık ve sahne tasarımı da oyunun bu temasını öne çıkaran unsurlardan biri. Bu ekibin ortaya koyduğu tüm oyunlar, her seferinde metin, sahneleme ve oyunculuk alanında yapılan farklı bir araştırma alanını gözler önüne seriyor. Anlatıda fiziksel olanın, metinler-arasılığın, geleneksel oyunculukla birleşen grotesk ve clownesk oyunculuğun, sahnedeki yaratıcı estetiğin, kısacası yenilikçi ve özgün bir çizgide ilerleyen bütün bu buluşların tiyatromuzda yepyeni vizyonlar açtığını ve açmaya devam edeceğini düşünüyorum. Alkışları ve üretimleri bol olsun!

•