Ahlat Ağacı’na çakılan tabela: “Alıntı yapmak tehlikeli ve yasaktır!”

“Hiçbir yönetmenin hiçbir yazardan 'alıntı' yapmak için izin almasına gerek yoktur. Aksini düşünelim; yazarların yazılarında filmlerden sahneleri anlattığı, alıntılar yaptığı örnekleri saymaya başlayalım mı? 'Benim filmimden bahsedişinden hoşlanmadım' diye yönetmenler yazarlara, 'Bu oyunda tablomla dalga geçiliyor' diye ressamlar tiyatroculara... dava açmaya başlasa?”

26 Ocak 2023 22:00

Mesnetsiz bir konu olabilir mi? Olabilirmiş! Üstelik beş yıl kadar uzayabilir, davalara konu olabilir, üzerine kitap çıkabilir, olmadık sonuçlara neden olabilirmiş. Eh malum, “olaylar Türkiye’de geçiyor”...

Nuri Bilge Ceylan’ın 2018 yılında vizyona giren Ahlat Ağacı filminde, bir sahnedeki birkaç cümlenin vardığı nokta hakkında üzerime vazife olduğu için yazmam, açıklamam gereken şeyler var. O nedenle uzun bir yazı olacak, zira konu gereğinden fazla uzadı. Uzadıkça da dalları budakları öyle bir hal aldı ki, olayı dışarıdan izleyen, takip eden sizler için de açıklayıcı ve netleştirici olabilirim umarım.

Üslubuma alışık olan okurlarımın, bu yazıdaki kelime ve ifade seçimlerime gösterdiğim özeni, lütfen hukuka saygıma yormalarını rica ederim. Verilmiş hukuki bir karar var ve o karara ışık tutabileceğini düşündüğüm bazı hususları bu yazıda açıklamaya özen göstereceğim. Konu o kadar olmadık bir yerden olmadık bir yere varıp, üstelik de hukuki boyutta karara bağlanmış durumda ki, yazı boyunca bastığım her adımı, özellikle de konuyu samimiyetle takip eden ve anlamaya çalışan okurlar için, açıklayıcı olmaya her zamankinden daha fazla odaklandım.

Fakat sadece filmin sonunu merak edenler varsa, şunu en başından söyleyeyim: NBC’nin, Ahlat Ağacı filminde mektubu izinsiz kullandığı iddiası kesinlikle doğru değildir. Çünkü, Polat Onat’tan mektubunu yayımlama iznini alan ve kendisini arayarak filmde yer alması konusunu açıklayan kişi bizzat benim.

Peki nasıl oldu da konu buraya varabildi? Şimdi gelelim bu bitmek bilmeyen taşra hikâyesinin ayrıntılarına.

Bir sempozyumun getirdiği “ses”

Vaktiyle kurucuları arasında yer aldığım Toplumsal Haklar ve Araştırmalar Derneği’nin (TOHAD) bir etkinliği olarak 18-19 Mayıs 2013’te Kadir Has Üniversitesi’nin ev sahipliğinde Taşra ve Edebiyat Sempozyumu’nu düzenledim. Türkiye’nin kelimenin tam anlamıyla dört bir yanından yazarların katıldığı ve sempozyum sonunda da birlikte kaleme aldıkları bir manifestonun ortaya çıktığı bu buluşmanın bildiriler kitabı da 2015 yılında İletişim Yayınları’ndan Edebiyatın Taşradan Manifestosu başlığıyla yayımlandı.

Sempozyuma davet edeceğim yazarlar listesine hazırlanırken Polat Onat’ın 2012 yılında yayımlanan kitabı (intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü) dikkatimi çekti. Ve kendisinin Batman’da yaşadığını öğrenince sempozyumun yapısına çok uygun olduğunu düşünerek e-postayla davetimi ilettim.

20 Mart 2013’te Polat Onat da nazik bir şekilde sempozyuma katılamayacağını kapsamlı bir mektupla bana bildirdi. Daha önce de böyle organizasyonlar yapmıştım ama hiç böyle tafsilatlı bir yanıt almamıştım. Üstelik de duyurmak istediği sözleri olan bir mektuptu. Bu ses sempozyumda yer almayacaktı ama kitapta bir vesileyle yer almasının doğru olacağını düşündüm. Kitabın önsözünde mektubuna yer vermek istediğimi, bunun için kendisinden izin istediğimi yazdım ve memnuniyetle kabul ettiğini söyledi. 

Böylece, Edebiyatın Taşradan Manifestosu’ndaki “Önsöz”ümde mektupta geçen kendi ifadesinden alıntıyla “Su katılmamış taşralı” arabaşlığı altında Polat Onat’ın mektubuna yer verdim. Buraya kadar her şey olağan akışında oldu, bitti, geçti... 

Bir alıntı, bin ah!

2016’da, kitabın yayımlanmasından bir yıl sonra, Nuri Bilge Ceylan’la bir vesileyle bir araya geldiğimizde, yeni filmi üzerinde çalıştığını ve iznim olursa kitaptan alıntılar kullanmak istediğini söyledi. Bundan ancak şeref duyacağımı, ama yine de, senaryoda alıntıların geçeceği sahneleri okumak istediğimi söyledim, senaryo tamamlandığında buluşmak üzere sözleşip ayrıldık. Sonra senaryo tamamlanınca NBC beni aradı, ofisine gittim, okudum, hiçbir sorun yoktu. Kıvanç duyduğum bu sevinçli haberi, kitapta bildirileri yer alan yazarlara verebilmek için gün saymaya başladım.

Sahnede, olgun bir yazar ile genç bir yazar adayı, sempozyum üzerinden sohbet ediyorlardı, farklı fikirlere sahiplerdi ve aralarında tartışıyorlardı. Yapılan alıntılar da büyük oranda Manifesto’dan ve bir iki cümleyle Polat Onat’ın mektubundandı. Söz konusu beş dakikalık bölümde geçen konuşmalar, esas olarak, iki karakter arasındaki çatışmayı güçlendirmek amacıyla, karakterlerin birbirlerini alt etmek, iğnelemek için zaman zaman Manifesto ve mektup hakkında senaristlerin yazdığı özgün yorumlardan oluşuyordu. Yani senaryoda, bir iki cümle dışında Manifesto ve mektuptan cümleler kullanılmıyor, kullanıldığı bir iki yerde de, bu cümlelerin Manifesto veya mektuptan olduğu belirtiliyordu.

Senaryoyu okuduğum sırada henüz film çekimleri başlamamıştı, sinemaya en azından ilgisi olan herkesin bileceği gibi, yazılan senaryodaki sahnenin kurgu aşamasında filme girip girmeyeceği veya “çalışıp çalışmayacağı” henüz belli değildi. Sonradan bir hayal kırıklığı oluşmaması için (Ah! Ne büyük saflık!) kurgu aşaması tamamlandıktan sonra bu mutlu haberi yazarlarla paylaşmaya karar verdik. Tokalaşıp ayrıldık.

Alıntı kullanımı konusunda herhangi bir sözleşme yapmadık; zira bir yönetmenin/senaristin alıntı kullanmak için izin alması gerekmezdi. Filmin künyesinde yer vermesi gerekliydi ve yeterliydi. NBC sadece kişisel hukukumuz gereği konudan bana bahsedip senaryoyu okutmuştu.

Aylar ve hayat akıp geçti ve bir gün NBC’nin Ahlat Ağacı filminin Cannes Film Festivali başvurusuna “son anda” yetişeceği haberlerini gördüm. Kutlamak ve alıntı konusunu netleştirmek için bugün mü arasam, yarın mı diye düşünmeye kalmadan Polat Onat’ın NBC’nin yeni filminde kendisinden alıntı olduğunu havalara uçarak, sevinçle paylaştığı tweet’ini gördüm. O gün NBC ile konuşamadık, uygun olduğunda beni arar nasılsa diye üstünde durmadım. Üniversiteden ayrılma çalkantılarını yaşadığım günlerdi, zaten sonradan öğrendim ki, o sırada yurtdışındaymış.

NBC ile konuşmamıza vakit bulamadan, hemen 20 Nisan 2018, Cuma akşamı Polat Onat’tan NBC’nin sitesinden herkesin ulaşabileceği şirket e-posta adresine yine sevincini paylaşan ve konunun ayrıntısını öğrenmek isteyen kısa bir e-posta gelmiş. Olur, heyecan duyar insan, merakından içi içini yer, yönetmene yazıp sorar; ne olacak ki? Öyle değil mi?

22 Nisan 2018, Pazar günü Polat Onat’ın konuyla ilgili açıklama istediğini, filmin konusunu okuduğunda filmin kendi şiir kitabından uyarlanmış olabileceğinden şüphelendiğini, böyle saygın bir filme yapılacak “imaen” bir suçlamanın bile yönetmenin prestijine vereceği zarardan dem vurarak bu sevinçli haberin üzerine bir gölge düşmesini kimselerin istemeyeceğini, bu nedenle de daha film vizyona girmeden “anlaşmak” üzere, intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü’nü Komşu Yayınları’nın yayımlaması için ödediği (kitap yayınevinden bu yolla yayımlanmış) 3.000 TL’yi telif ücreti olarak talep ettiği, aksi takdirde filmi izlediğinde şüphelendiği durumla karşılaşırsa işin dava boyutuna taşınacağı, böyle haberlerin çıkmasının NBC için açıkça hiç hoş olmayacağı tehditleriyle sürdürdüğü ve konuyla ilgili bizzat NBC’nin aramasını vurgulayarak telefon numarasını verdiği mektubu önce NBC’nin, oradan da benim posta kutularımıza düştü.

Hikâye başlıyor...

İşte, meğer asıl hikâye şimdi başlıyormuş!

Daha bu güzel haberi yazar arkadaşlarımla (hatırlatayım; filmde sadece Polat Onat’ın cümlesi değil, kendisi katılmadığı için aralarında yer almadığı 18 yazar ve sempozyum kapsamında düzenlenen atölyelerin katılımcısı birçok okurun katkılarıyla, birlikte kaleme aldıkları Edebiyatın Taşradan Manifestosu’ndan da cümleler alıntılanıyor [bunca insanın cümlelerini manifesto halinde birbirlerine dikme şerefi de bendenize düşmüştü]) paylaşamadan kucağımızda nur topu gibi bir şey buluvermiştik.

NBC beni aradı, Onat’ın e-postasının kendisini şaşırttığını ama sonra filmin web sitesi çalışmaları sırasında sayfaların nasıl göründüğünü anlamak için çok kısa bir süre denemek maksadıyla sunucuya yüklendiği bir sırada Onat’ın çevresinden birinin ekran görüntüsü almış olabileceğini söyledi. Benden lütfen bir an önce Onat’ı arayıp durumu açıklamamı ve sonucu netleştirmemi rica etti. Ayrıca filmin çok uzun olduğunu, biraz daha kısaltabilmek için yurtdışındaki stüdyoda kurgu üzerinde hâlâ yoğun bir şekilde çalıştığını belirttikten sonra, alıntılar konusunda bir sorun çıkacaksa bunun bir an önce belli olmasını ve gerekirse de sahnede hâlâ birtakım kısaltmalara gidebileceğini söyledi.

Ben de 24 Nisan 2018, Salı günü Polat Onat’ı aradım. Ahlat Ağacı’ndaki alıntının kendi kitabından değil, bana gönderdiği ve benim önsöz metnimde yer verdiğim mektubundan yapıldığını açıkladım, senaryo ve film sürecini anlattım. Birlikte, ortada telife bahis olacak herhangi bir durum olmadığı konusunda hemfikir olduk.

Polat Onat, demek ki ortada bir yanlış anlaşılma olduğunu söyledi, ikinci mektubundaki bazı sözlerin olayı bilmemekten kaynaklandığını ifade ederek kusura bakmamamı istedi. Estağfurullah diyerek, yine de, bu buluşmanın güzel bir anısı olsun diye, o dönem henüz ilk sayısını yayımladığım ONS’un yeni sayısında kendisinin kitaplarını tanıtan, ücretsiz bir ilana yer vermek istediğimi söyledim. Böylece buluşmayı kutlamış olacaktık. Sevinçle karşıladı, teşekkür etti, sıcak bir sohbet havasında telefonu kapattık.

Onat’la bu sıcak konuşmamızın ardından NBC’yi aradım ve konunun kapandığını söyledim. NBC sevindi, teşekkür etti ve hatta sevincinin bir işareti olarak ONS’a bir yazı yazmaya bile razı oldu. Filmin jeneriğinde de, Onat’ın adını “Alıntılar” dışında ayrıca “Teşekkür” bölümünde de tekrar zikretmeye karar verdi.

Polat Onat, söz verdiğim ilanını hazırlayıp gönderdi, ONS’un ikinci sayısında, NBC’nin “Ahlat Ağacı Hakkında...” yazısının olduğu sayıda yani, ilanı “ücretsiz olarak” yayımlandı.

Ve sonra herkes hayatına mutlu mesut devam etti...

Diyalog kapısı nasıl kapandı?

Aylar geçti, Ahlat Ağacı vizyona girdi, Polat Onat’ın filmi izlemeye giderken mutlu bir fotoğrafını, filmin çıkışında da mutsuz bir fotoğrafını tweet olarak paylaştığını gördüm, henüz filmi izleyecek bir aralık bulamamıştım, merakım bir kat daha artmıştı.

Demeye kalmadan... Evet, doğru bildiniz, nur topu gibi bir mektubumuz daha oldu.

Bu kez NBC’nin yanına yapımcının ve benim e-posta adreslerimizin de eklendiği zehir zemberek bir mektup. 7 Haziran 2018, Perşembe günü gelen bu mektupta, filmdeki sahneden hoşnut kalmadığını ve filmdeki tartışmalarda kendisine hakaret edildiğini iddia ederek, talep ettiği ücretin sonuna bir sıfır daha eklediğini, banka hesap bilgilerini aşağıda paylaştığını, talebi karşılanmadığı takdirde konunun davalık olacağını ve o zaman bir sıfır daha ekleneceğini söylüyor ve pazarlık kapısının da kapalı olduğunu belirtiyordu.


Polat Onat

Hiç üzerime vazife olmadığı halde mektubuna yazımda yer verdiğim, böylece bilmeden bir gün Ahlat Ağacı’nda yer verilmesine vesile olduğum, desteğimi yeniden göstermek için ücretsiz ilanını yayımladığım için bir kuru teşekküre dahi sevinen ben de mektupta aradan çıkarılması gereken üçüncü şahıs olarak geçiyordum! Çünkü asıl hedef NBC ve ondan talep edilen rakamı elde edebilmekti. Böylece artık diyalog kapıları da kapanmış oldu.

Ardı arkası kesilmeyen tweet’ler, haber yaptırmalar...

Bu süreçte, elbette söz konusu alıntının yapıldığı kitabın yayıncısı olarak İletişim Yayınları’nı da haberdar ettim. Avukatlarıyla değerlendirip haber verileceği söylendi. Kerem Ünüvar’la yaptığımız telefon konuşmasında, hukuken geçerli olan bu olduğu için, yayınevinin gerekirse destek verebileceği ama kitabın yasal sorumlusu ben olduğum için muhatabın ben olduğum konusunda hemfikir olarak görüşmemizi sonlandırdık. 

“Pişman olma noktasına gelmeyi hiç istemezdim”

Konu bu noktaya gelince, artık dayanamayıp, 11 Haziran 2018, Pazartesi günü Polat Onat’a, aşağıda okuyacağınız mektubu yazdım. Karşılığında da, beni kırmak istemediğini ama aradan çekilmem gerektiğini, yapımcı veya yönetmene mesajını iletmemi isteyen bir cevap!

Nuri Bilge Ceylan ve filmin yapımcısı Zeynep Atakan’la ortak görüşmelerimiz sonucunda konunun en azından kamuoyunda açıklığa kavuşması için bu mektubumu tweet olarak paylaşmama karar verdik. 14 Haziran 2018, Perşembe günü “Polat Onat’ın günlerdir süren iddialarına yönelik kendisine gönderdiğim, süreci ve süreçteki şahsı konumumu kendisine bu kez yazılı olarak hatırlattığım mektubumu iddialarının şahsıma ve süreçteki konumuma yönelik gerçeği yansıtmayan ifadeler içermesi ve bu iddialarının yaygınlaşmasındaki ısrarcılığı nedeniyle sizlerle de paylaşma ihtiyacı duymaktayım” diyerek, aşağıdaki mektubun ekran görüntüsünü gereken yerlerini kapatarak paylaştım.

Yazıyı buraya kadar okumaya sabredenler için biraz tekrara düşülmüş olacak ama yine henüz anmadığım bazı ayrıntıları içerdiği için 11 Haziran 2018 tarihli mektuba burada da yer vermekte fayda var:

Sayın Polat Onat,

Son bir haftadır, e-posta ve sosyal medya paylaşımlarınızdaki ithamlarınıza neden muhatap olmak zorunda kaldığımı anlamaya çalışıyorum. Söz konusu mektubunuzun okurlarla buluşmasına vesile olmamın bir hata olduğunu düşünmek istemem.

2013’te, düzenlediğim Taşra ve Edebiyat Sempozyumu’na sizi konuşmacı olarak davet etmiştim. Siz de katıl(a)mayışınızı açıklayan bir mektupla cevap vermiştiniz. Mektubunuzdaki “ses”i duymazdan gelmeyi doğru bulmadığım için “Sempozyum kitabında, katılmayışınızla sempozyumda aslında nasıl varolduğunuzu göstermek amacıyla bu ‘red’ mektubunuzu da yayımlamak isterim” diye sizden izin istedim; siz de “Benim açımdan hiçbir sorun teşkil etmez. Metnime böyle seçkin bir sempozyumun kitabında yer vermenizden memnuniyet duyarım” diye cevap verdiniz.

2015’te yayımlanan, sempozyumun kitabı olan Edebiyatın Taşradan Manifestosu adlı kitaptaki önsöz metnimde de izninizi aldığımı belirterek mektubunuzu yayımlamıştım (Sempozyum’un ardından, Varlık dergisinin Ağustos 2013 sayısındaki giriş yazımda da yer vermiştim).

Sonra 2016’da, Nuri Bilge Ceylan çekeceği yeni filminde kitaptan alıntılar kullanmak istediğini söyledi. Ben de böyle bir şeyin elbette memnuniyet verici olduğunu söyledim. Birkaç ay sonra, senaryoda kitaptan alıntıların kullanıldığı sahneyi okumam için NBC ile buluştuk. İlgili sayfaları okudum: Sempozyumun adı (“Taşra Edebiyatı Sempozyumu” deniyor; aslında “Taşra ve Edebiyat Sempozyumu”), mektubunuzun sempozyumda okunduğunun söylenmesi (oysa sempozyumda okunmadı) gibi noktalara hiç takılmadım. Bir genç ve bir deneyimli yazar arasında, kendilerini taşra içerisinde gören iki yazar arasında, “taşra edebiyatı” sempozyumu üzerine yaptıkları bir “tartışma” sahnesi olarak okudum senaryonun ilgili sayfalarını.

Söz konusu sahnede sempozyumu düzenleyenin aşağılanmasını üzerime alınmadım mesela. Mektubun sempozyuma katılan diğer konuşmacılara yönelik bir hakir görme olduğuna dair sözleri de kurmacanın özerkliği içerisinde gördüm. Sahne içerisinde, Edebiyatın Taşradan Manifestosu’ndan ve sizin mektubunuzdan birkaç cümleye referansla tartışma sürdürülüyordu. Kitaptan toplamda birkaç cümle yer alıyordu; Manifesto’dan 2-3 cümle ve mektubunuzdan 2-3 cümleye referans veriliyordu iki yazarın tartışması sahnesinde.

Mektubunuzdan cümlelerin filmde yer alması haberini size iletmem için filmin montajının tamamlanmasını beklemeyi uygun gördük. Zira NBC’nin senaryolarını film ve kurgu sırasında ne kadar değiştirdiğini, onun üzerinde oynamaya devam ettiğini, takip eden herkes gibi ben de biliyordum.

Sonra bir gün sizin FB paylaşımınızı gördüm: Haklı bir sevinç içerisinde, Ahlat Ağacı’nda sizin mektubunuzdan alıntılar olduğunu belirtiyor ve mektubunuzun tam metninin okunması için kendi blog’unuzun linkini veriyordunuz. Şaşırdım, çünkü benim haberim yoktu nihai durumdan.

Ertesi gün NBC tarafından bana bir imeyl yönlendirildi. Gelen mektupta, İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü adlı kitabından alıntı yapılmasından duyduğunuz mutluluğu ve bunun için de kitabın matbaa masrafı olan rakamı talep ediyordunuz. Ben de ertesi gün, 24 Nisan 2018’de sizi telefonla aradım. Anladığınız gibi şiir kitabından değil, Manifesto’daki mektubunuza referans verildiğini ve sizi haberdar etmekte neden gecikildiğini anlatmaya çalışmıştım. Siz de yanlış anladığınızı, o mektubu çok heyecanla yazdığınızı belirtip, neticede sözlerinizin bir NBC filminde yer almasından duyduğunuz mutluluğu dile getirmiştiniz.

Sonra Ahlat Ağacı vizyona girdi ve sizden bir mektup daha geldi. Bu kez filmin yapımcısına, NBC’ye ve bana hitaben bir mektup. Filmde, sözlerinize yapılan referanslardan memnun olmadığınızı ve kendinizi hakarete uğramış hissettiğiniz için, talep ettiğiniz telif ücretine bu kez bir sıfır (0) daha eklediğinizi, asla telefonla aranıp pazarlık edilmesini istemediğinizi, yoksa bir sıfır (0) daha ekleyerek hakaret davası açacağınızı söyleyen bir mektup. Muhatabı olmadığım bir yazışmada neden hak etmediğim bir muameleye maruz kaldığımı hâlâ anlayabilmiş değilim. Konuyla ilgili şahsınıza yönelik açıklayıcı bir mektup yazmaktan, kızgınlık ve kırgınlığımı yatıştırmak adına günlerdir kendimi alıkoyuyordum.

Telefon görüşmemizde de belirttiğim gibi, bu süreçte ben veya sempozyum katılımcısı hiç kimsenin beş kuruş kazancı olmadı. Filmde sözleri referans verilen Kant, Dostoyevski, Yunus Emre, İbn-i Arabi gibi isimlerin de olmadığını tahmin ediyorum. Şükrü Erbaş, Hasan Ali Toptaş, Ethem Baran, Asuman Susam, Abdullah Ataşçı, Kerem Işık ve bendenizin kaleme aldığı ve daha birçok yazarın, okurun da katkıda bulunduğu Edebiyatın Taşradan Manifestosu’ndan filmde yapılan “Edebiyatın merkezi dildir” veya “Edebiyatın merkezi, taşrası yoktur. ... kalemin kâğıda değdiği yerdir edebiyatın merkezi” gibi sözlerin, yarattığınız bu toz bulutu içerisinde duyulamıyor olması da son derece üzücü ve kahırla düşündürücü geliyor.

Beş yıl önce, Taşra ve Edebiyat Sempozyumu’nu düzenlerken aldığım bir ret mektubunu, o mektupta duyduğum, söyleyecek sözü olan bir şairin sesini “de” sempozyum kitabına dahil ederek yayımladığıma pişman olma noktasına gelmeyi hiç istemezdim.

Rica ediyorum, amacınız her ne ise ona beni alet etmeden ulaşmaya çalışın.

Yolunuz açık olsun, saygılarımla,

Mesut Varlık

(Bu mektubu, kendi mektubum olduğu için yayımlayabiliyorum. O nedenle de, bahsettiğim diğer mektupları, konunun açıklığa kavuşabilmesi için elzem olduğundan, sadece içeriğinden özetle bahsederek aktardım.)

O günün akşamına kalmadan, benim Twitter ortamında da aradan çekilmemi söyleyip, yapımcı ve yönetmene, gerekiyorsa rakamı siz belirleyin, konu kapansın diyen bir mektup daha...

Nihayet, önceleri tehdit olarak masaya konan, hikâyenin en başından beri sahnede tutulan dava, “amacı her ne ise ona beni alet etmeden” NBC’ye ve Zeyno Film’e yönelik açıldı.

Avukat Betal Özay’la görüştük, zaten yazışmalar, yazılar, yayınlar ikimizin de elindeydi, konuyu fazla uzatmadan durumu değerlendirdik ve olaysız dağıldık. Bir daha da görüşme ihtiyacı duyulmadı.

Zaten davanın açılmasıyla birlikte ortalık dindi, tweet’lerin, haberlerin arkası kesildi, hukuki süreç işlemeye başladı.

Dava açıldıktan üç yıl sonra Polat Onat’ın yeni bir kitabı daha yayımlandı: Taşra Mektubu Olayı ve Yazarın Yayımlanmamış Tüm Yazıları kitabı, “yazarın” bloğunda yayınladığı yazıları, yayımlanmamış diğer yazılarıyla birlikte, Ağustos 2021’de, “yazarın” önsözünde söylediği gibi, Kırmızı Leylek Yayınları’nın editörünün ısrarıyla. 

Davanın “Gerekçeli Kararı”

Neredeyse beş yıllık dava süreci boyunca NBC ile görüşmelerimizde, “Nasıl gidiyor dava-Devam ediyor, bakalım”dan öte bir yer edinmedi.

Çünkü en başından beri bu talebin mesnetsiz olduğunu düşünüyordum. Ortada istinaf kapısı açık olsa da sonuçlanmış bir dava olduğu için kelimeleri seçerek kullanmaya çalışıyorum ama bence konumuz hâlâ mesnetsiz bir talepten öte değil. Aşağıda açıklamasına gireceğim, şimdi konuyu dağıtmadan hikâyemize devam edelim.

İstanbul 1. Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi’nin 2022/210 Karar No’lu, 15/11/2018’de açılan ve 13/12/2022’de karara bağlanan “Esere tecavüz” ve “maddi ve manevi tazminat” davası, istinaf kapısı açık olmak kaydıyla 16/12/2022’de yazılan Gerekçeli Karar ile sonuçlandı.

Ve evet, vaat edilen sıfırlar eklenmiş, 30.000 TL maddi, 10.000 TL manevi tazminat talep edilmiş.

Dava sürecinde, beklendiği gibi, bilirkişi raporları alınmış. Üçer kişiden oluşan üç heyetten alınan üç rapor da benzer sonuçlara varmış. (Her üç raporun da ödenmesini uygun gördüğü rakamların, talep edilen toplamın çok daha düşük bir seviyesinde olduğunu not düşeyim, telif konusunun Türkiye’deki düzeyini siz anlayın ama bu, konumuzun çok dışında olsa da.) Bilirkişi raporlarının hepsinde benzer sonuçlar gelince, mahkeme de hepimizin bildiği karara hükmetmiş.

Gerekçeli karar metninden birkaç cümleyi işaret etmekle yetinmek isterim. Örneğin; “Bu mektubun senaryoda zikredilmesi esnasında davacı isminin zikredilmemesi sebebiyle eser sahibinin manevi haklarından ‘adın belirtilmesi yetkisi’nin ihlal edilmiş olduğu sonuç ve kanaatine varıldığı”... Oysa “adın belirtilmesi”nin, filmin “alıntılar” ve/ya “teşekkürler” kısmında adın belirtilmesiyle karşılandığı değerlendirilebilir. Yoksa her “olmak ya da olmamak” dendiğinde “Shakespeare” de denmesi gerekecektir “X’in dediği gibi” demeden hiçbir yazarın, düşünürün, sanatçının sözü alıntılanamayacaktır.

Davanın sonuçlanmasının ardından sosyal medyada yapılan yorumlarda da karşımıza çıktığı gibi, ortada bir sözleşme bulunmuyor – çünkü bunu gerektirecek bir durum söz konusu değil. Yine de karar metninde “Davalı yan mali hakları izinle kullandığına dair belge sunamamıştır” diye ifade edilmiş.

Bu olay bazında baktığımızda, daha en başından sözleşme yapılmış olsaydı sonucu ne kadar değiştirirdi, emin değilim. Zira bu eksiklik de gerekçeli kararda maddi karşılığın tespitinde yaşanan zorluk bağlamında dile getiriliyor, buna gerek olup olmadığı açısından değil.

Tespit için sorulan meslek birliklerinden de dişe dokunur bir yanıt alınamamış: “Davacı ile davalı taraf arasında imzalanmış bir sözleşme dosya kapsamında bulunmadığı gibi, emsal telif bedelinin sorulduğu meslek birliklerinden de olumlu bir yanıt verilmemiştir.” “[E]serlerin film içinde kullanımında nasıl fiyatlandırılacağı konusunda herhangi bir somut ölçü ve maktu bir bedel biçme yöntemi bulunmamaktadır. Bu durumda her eserin popülarite, kullanım alanı, konusunda uzman bilirkişi heyetince incelenip rayiç belirlenmiştir.

Yayıncılığın kamusallığı

Üçüncü bilirkişi raporunda, diğerlerinde yer almayan bir ayrıntı var: “Davacının dava dışı Mesut Varlık’a hitaben yazdığı mektubun...”

Yayıncılığın en karmaşık, bitmeyen tartışmalı konularından biridir; mektup. Hukuki çerçevede, “eser niteliğindeki mektup” diye anılan ama eser niteliğinde olmanın veya olmamanın sınırının çizilemediği bir durum. Konunun dehlizlerinde kaybolmadan, odağımız olan olay bağlamında konuşayım: Ben eğer Polat Onat’ın sadece bana gönderdiği mektubu “ona haber etmeden” birine verseydim ve o kişi de o mektuptan sözleri bir mecrada “kendi malı gibi” kullansaydı, Polat Onat yerden göğe kadar haklı olurdu. Önceki cümlede tırnak içine aldığım iki şeyden biri dahi olsaydı: Özel alanda gönderilen bir mesaj, izinsiz yollarla, kamusal alana taşınmış olurdu ve bu bir suçtur.

Oysa yayımlanması için yazılı izin alınmış bir metinden hiçbir şekilde izin gerektirmeyecek bir boyutta alıntı yapılmıştır. Yapılma şeklini, üslubunu beğenirsin beğenmezsin, hoşuna gider gitmez ama telefonla, e-postayla, yazıyla, kitapla... dilediğin iletişim alanı neyse onunla tepkini gösterirsin.

Şahsen bunun da yapılmaması gerektiği, eserin kamusal alana ulaşmasıyla birlikte kamusal etkileşime açıldığının anlaşılması gerektiği kanaatindeyim ama verilmek istenen bir tepki varsa, buna da kimse engel olamaz. Ancak dava açmak, konuyu hukuk alanına taşımak, benim metnimi kimin nasıl değerlendireceğine de ben karar veririm, deme iddiasını taşır, ki...

Sektör var, sektör var...

Yine bağlantılı olarak, bir tartışmalı kısım da şurası aslında: Dava, yönetmene ve yapımcıya açılıyor. Anlaşılır. Ortada bir film var ve o filmin de hukuken tüm sorumluluğunu üstlenen iki isim var. Oysa bir adım daha içeri girelim; söz konusu alıntıların yapıldığı yer senaryo metni ve onu kaleme alan üç kişi var: Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan ve Akın Aksu. Yapılan alıntı haricinde filmde söylenen sözlerin mahiyeti de davaya konu olduğuna göre, NBC ve yapımcı haricindeki isimlerin de davaya dahil edilmesi gerekmez mi? Hayır, gerekmez. Kendi aralarında konuşacaklardır, esprisini mi yaparlar kavga mı ederler bilinmez ama senaryonun hakları, yönetmen ve yapımcı tarafından alınmış, üstlenilmiştir. (Oysa söz konusu davanın gerekçeli kararında, hükmedilecek telif için hesaplama yapılırken filmin bütçesi içerisinde senaryoya ayrıldığı öngörülen kısım üzerinden hesaplama yapılıyor. Garip değil mi?)

Disiplin farklarından kaynaklanan, sinema ile yayıncılık açısından bazı nüanslar var elbette ama o ayrıntılara burada girmeyeceğim. Çünkü konumuz temelde şu: Bu iki disiplinin hak alanları, hak alan tanımları çarpıştığında neye göre, nasıl karar vereceğiz?

Sinema sektöründe olduğunun aksine, maalesef Türkiye’deki yayıncılık piyasasında üretim zincirinin halkaları arasında sözleşme zinciri “henüz” böyle işlemiyor. Yıllardır, söylediğim için işitmediğim söz kalmayan, “Türkiye’de henüz yayıncılık bir sektör haline gelmedi” cümlesinin kaynaklarından biri de tam burası işte. Hiç kimseyle ve hiçbir kurumla ilgili bir şey ima dahi etmek için değil; lütfen sadece birer saptama olarak dile getirebilmek istiyorum bütün bu sözlerimi.


Ahlat Ağacı'ndan: Serkan Keskin (Süleyman) ile Doğu Demirkol (Sinan)

Sinema kültür alanındaki bir ürünle ilgili sorun varsa kime dava açılacağı bellidir. Zincir içerisinde aksaklık varsa, yapımcı senariste, yönetmen ışıkçıya topu atar, iş uzar gider. Ama genel işleyişte, bellidir. Yayıncılığımızda belli midir? Meselemiz İletişim’in konuya dahil olup olmaması değil bile – her adımda aynı şeyleri vurgulama ihtiyacı duymaktan sıkıldım.

Ama yayıncılığımızın genel işleyişinde, kitabın tüm içeriğinin yasal sorumluluğu “yazar/şairin”, bahse konu olan Edebiyatın Taşradan Manifestosu olduğu için “hazırlayanın” üzerindedir. Bir kitaptaki ifade nedeniyle, yayıncısının da başına dert açıldığı çok olmuştur ama hukuki merciler tarafından öncelikli olarak yazar-hazırlayan muhatap alınıp davaya konu edilmiştir.

Gelin şimdi, yayıncılık alanında da tüm basamaklarda gereken sözleşmeler yapılmış gibi düşünelim. Ki, yayıncılıkta halihazırda elimizdeki yegâne kanıt yolu olan “yazışma”ların hepsi, Edebiyatın Taşradan Manifestosu için yapılmış durumda. (Çünkü kitabın hemen girişinde belirtildiği gibi; “Bu kitapta yer alan tüm yazıların telifleri, yazarların ortak kararlarıyla Nesin Vakfı’na bağışlanmıştır”. Gmail hesabımda tüm yazışmalar duruyor.) Kitapta yazıları yer alan 12 yazardan birinin başına, o yazısı yüzünden, Allah muhafaza, kötü bir şey gelecek olsaydı, resmî makamlar benim de kapımı çalardı elbet. 

Olur mu? Siz söyleyiniz ey kari...

Oysa yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi, bizim vakada bu saçmalıkların hiçbiri söz konusu değil.

Mesut Varlık kişisi, Polat Onat’tan, kendisine gönderdiği mektubu yayımlama hakkını talep etmiş ve Polat Onat kişisi de MV’ye bu izni yazılı olarak vermiştir. Mektup, MV’nin hazırladığı kitapta, kitaba yazdığı önsözün içinde yayımlanmıştır.

Piyasaya çıkmış, insanlar farklı mecralarda üzerine yazmış, yazdıklarında alıntılar yapmıştır. “Alıntı” boyunda kalındığı sürece kimsenin kimseden izin alması gerekmemiştir. Kültürel işleyişin doğası, yapısı gereği bunun sınırları bilinmiştir. Mesela yayıncılığın Türkiye’ye nispetle daha sektörleşmiş konumda olduğunu söyleyebileceğimiz Batı dünyasında 40 kelimeden sonrası bilgilendirilmesi gereken alıntı olarak değerlendirilir. O nedenle 40 kelimeye kadar alıntılar paragraf içerisinde ve çift tırnakla kullanılabilirken (hukuki çerçevede “küçük iktibas olarak iktibas serbestisi içinde” değerlendirilir), 40 kelimeden fazla alıntılar “blok” olarak yapılır.

Yayın dünyası içerisinde, “Ben sana haber etmediysem veya sana ulaşamadıysam, yayınımda senden alıntı yaptığımı ‘belirgin’ şekilde [olağan sayfa düzenindeki paragraf yapısından farklı, içrek, blok şekilde yayınlayarak] gösterdim” diyebilmek içindir. Bu tabii laubalilikten değil, yayıncılık kültür alanının sinema kültür alanından, eh birazcık daha eski zamanlara dayanmasından kaynaklanıyor. Kapitalizm öncesinde ve sonrasında ortaya çıkmış olmalarının işleyiş kodlarına da etkisi oluyor elbette. Yukarıda bahsettiğim, iki disiplin arasındaki nüanslardan biri de bu işte.

Sinemada, 40 kelimeden fazla alıntı gibi bir ayrım, dert var mıdır bilmiyorum ama zaten sözümüze bahis olan konuda bir iki cümleden bahsediyoruz. Referansını verdiği sürece hiçbir sorun olamaz. “Hayatımın anlamı” diyerek de alıntılayabilir, “hayatımda böyle saçmalık görmedim” diyerek de. Yani, “kimse kimsenin alıntısına da çok şey edemez”...

Polat Onat’ın ucunu yakaladığı boşluk, sinema ile yayın/literatür arasında hukuken ve fiilen Türkiye’de boş kalmış değil, boş bırakılmış bir alandır. Hiçbir yönetmenin hiçbir yazardan “alıntı” yapmak için izin almasına gerek yoktur. Aksini düşünelim; yazarların yazılarında filmlerden sahneleri anlattığı, alıntılar yaptığı örnekleri saymaya başlayalım mı? “Benim filmimden bahsedişinden hoşlanmadım” diye yönetmenler yazarlara, “Bu oyunda tablomla dalga geçiliyor” diye ressamlar tiyatroculara... dava açmaya başlasa? Nasıl yani? İnsanlar, iyice abartırsak, eserlerini beğenmeyenleri rahatlıkla tehdit edebilecek mi?

Olur mu? Siz söyleyin ey kari...

Şimdi gelin bunun örneklerini bütün sanat dallarında, bütün fikrî ve sınaî haklar çerçevesinde sıralamaya, bir bir üzerlerine düşünmeye başlayalım.

Ne dersiniz?

“Ama yine de...”

Şimdi izninizle, Ahlat Ağacı’ndan 40 kelimeden uzun süren bir alıntıyla sözlerimi kapatmak istiyorum.

Bütün bu tantanaya neden olan sahnenin kapanışında, Serkan Keskin’in oynadığı Süleyman’ın Doğu Demirkol’un oynadığı Sinan’a söylediği son sözler şöyleydi:

“Ama yine de… Ama yine de… Gördüğün gibi… Ama yine de gördüğün gibi kalkıp gitmedim. Seni başımdan savmadım. İçindekileri ortaya dökmeni bekledim. İğnelerine, dokundurmalarına sabırla cevap verdim. Ama artık bir müsaade et de evime gideyim ya. Ha, olur mu? Evime gideyim de böyle inleyerek ayaklarımı tuzlu suya falan sokayım. Niye biliyor musun? Niye biliyor musun? Çünkü son yarım saattir varlığını üzerime dayatan tek bir gerçeklik var, o da ne biliyor musun? Bacaklarımı lime lime doğrayan müzmin bir sızıyla boynumda başlayıp yukarı tırmanan ve şiddetli bir baş ağrısına dönüşmek için fırsat kollayan sinsi bir tutulmadan başka da hiçbir şey değil ha! Öyle olduğunda ne olur biliyor musun genç dostum? Edebiyatın merkeziymiş, taşrasıymış, kalemin kâğıda değdiği yermiş [burası Manifesto’dan alıntı], şuymuş buymuş hiç ama hiç umurumda olmuyor. İşte sizin toy kafanızın anlayamadığı şey de bu! Hayatta sadece tek bir gerçek yok. Edebiyatmış, başarıymış, al hepsi senin olsun, tepe tepe kullan.” 

Kamuoyunun bilgilerine arz ederim.