İBB davasında 26. gün | Mahkeme başkanı, Mehmet Pehlivan'ın savunmasını böldü, İmamoğlu tepki gösterdi: Hakikat asla kaybolmaz, biz de hakikate sığınıyoruz!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

İBB davasında 26. gün | Mahkeme başkanı, Mehmet Pehlivan'ın savunmasını böldü, İmamoğlu tepki gösterdi: Hakikat asla kaybolmaz, biz de hakikate sığınıyoruz!

ekrem imamoğlu mehmet pehlivan
Ekrem İmamoğlu (solda) ve Mehmet Pehlivan

T24 Haber Merkezi

CHP'nin cumhurbaşkanı adayı, görevden uzaklaştırılan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da tutuklu isimler arasında bulunduğu 414 sanıklı İBB Davası'nın 26. günü tamamlandı. Bugün, İBB Boğaziçi İmar Müdürü Elçin Karaoğlu'nun avukatı savunmasını tamamlamasının ardından İmamoğlu'nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan savunmasını yaptı. Pehlivan savunmasında, "Avukatlık mesleğinin sanık kürsüsüne, sanık sandalyesine oturtulmasını asla kabul edemiyorum. Benim kapatılmamın da bu salonda bulunan herkesin de kapatılmasının gerçek sebebinin ne olduğunu milyonlar biliyor. Ortada bir delil olmadığı için de kapatılmamıza bahane aranıyor. Bu bahaneler demeti içinden, benim payıma da tak-çıkar bir alet gibi kullanılan Adem’in iftiraları düştü" dedi. Duruşmada Mehmet Pehlivan ile Mahkeme Başkanı arasında tartışma çıktı . Etkin pişmanlıktan yararlanan ı -iş insanı Adem Soytekin'in verdiği ek dilekçe ile Mahkeme Başkanı'nın Adem Soytekin'e söz vermek istedi. Pehlivan ve avukatları "Savunmayı bölemezsiniz" diye itiraz etti. Gerilimle biten duruşma, pazartesi günü Pehlivan'ın savunmasıyla devam edecek. 

İmamoğlu'nun da arasında bulunduğu İBB Davası'nın duruşması 26. gününde, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi'nce, Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumunun karşısındaki 1 No'lu salonda görülmeye devam ediyor.

Duruşmaya, tutuklanmalarının ardından görevlerinden uzaklaştırılan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney, eski CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu, İBB Başkan Danışmanı ve MEDYA A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun, İmamoğlu'nun avukatı Mehmet Pehlivan'ın da aralarında bulunduğu tutuklu sanıklar katıldı.

Tutuklu sanıklar jandarma eşliğinde salona getirilirken, izleyici kısmında bulunan sanık yakınları, tutukluların isimlerini söyleyerek selamlamaya çalıştı. İmamoğlu salona getirildiği sırada, tüm tutuklu sanıklar ayağa kalktı. Avukatların olduğu bölüme el sallayan İmamoğlu, bazı tutuklu sanıklarla tokalaşıp, sarıldı, bu sırada izleyiciler yine alkışlarla, "Cumhurbaşkanı İmamoğlu", “Ekrem başkan onurumuzdur” diye seslendi.

Avukatlar Pehlivan'ı desteklemek için Silivri'ye geldi

Duruşma, saat 10.45’te başladı. Bugün ilk olarak İBB Boğaziçi İmar Müdürü Elçin Karaoğlu'nun avukatı savunmasını tamamlayacak. Ardından İmamoğlu'nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan'ın savunma yapması bekleniyor.

Öte yandan Pehlivan’a destek olmak için çok sayıda avukat Silivri’ye geldi. İstanbul Barosu'nun da Pehlivan'a destek için araç kaldırdığı öğrenildi.

Aykut Erdoğdu'nun avukat eşinden son tutukluluk incelemesinden önce konuşma talebi

Öte yandan duruşmada, eski CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu'nun eşi ve avukatı Tuba Torun Erdoğdu, mahkeme başkanına tutukluluk incelemesi hakkında soru sordu. Söz almak istediklerini belirten Erdoğdu'ya mahkeme başkanı tekrar söz almak için yeterli vakit olmadığını söyleyince Av. Erdoğdu, usule de uygun olanın incelemeden önce 10 dakika da olsa konuşmak olduğunu, incelemeden önce sanıklara 10 dakika konuşma hakkı verilirse bunun toplamda 15 saat süreceğini ifade etti. Erdoğdu ile mahkeme başkanı arasında geçen diyalog şöyle:

Av. Erdoğdu: Bir sorum olacak. Önümüzdeki hafta tutuk incelememiz var. Açıkçası biz söz almak istiyoruz. Yani on dakika da olsa, gerekirse kesersiniz. Yani hepimiz, artık sayımız da bir miktar azaldı. Söylememiz gereken şeyler var son tutukluluk incelemesi üzerine özellikle. Bu konuda nasıl bir şey düşündünüz, onu sormak istedim.
 
Mahkeme Başkanı: Avukat Hanım, orada gerekli bilgilendirmeyi yaptık. İlk sefer söz hakkı verdik. Burada dosya üzerinden ilerleyeceğiz. Yani tekrardan yeterli vaktimiz de yok. Programın zaten gerisindeyiz.
 
Av. Erdoğdu: Ama Sayın Hakim, yani CMK 108’e göre “şüpheli, sanık veya müdafi dinlenmek suretiyle” der. Bizim burada söz almamız gerekir.
 
Mahkeme Başkanı: Söz hakkı verdik Avukat Hanım. Yeterli vaktimizin…
 
Av. Erdoğdu: Buna açıkçası sanıkların da karşı çıkacağını zannetmiyorum. Gerçekten 10 dakika da olsa konuşmamız çok önemli. Yani usule de uygun olan budur.
 
Mahkeme Başkanı: Evet. Uygulamayı böyle yapacağız Avukat Hanım. Başka bir ihtimalimiz yok. Üç gün sürüyor zaten onları da dinle dersek.
 
Av. Erdoğdu: Yani ben hesapladım 15 saat sürüyor Sayın Başkanım.
 
Mahkeme Başkanı: Evet. Değerlendiririz.

Karaoğlu'nun avukatı: Ne amaçla vermiş çekleri, o da belli değil

Karaoğlu'nun avukatı Kaan Karcılıoğlu, yarım kalan savunmasına devam ediyor. Müvekkilinin hakkındaki suçlamaları iddianame çıkınca öğrendiklerini ifade eden Karcılıoğlu, Karaoğlu'nun memur olduğunu ve görevini yaptığını belirtti.

Galataport'ta bir mekana verilen güçlendirme ruhsatına değinen Karcılıoğlu, "Alan kazandırma söz konusu değil. Bakanlığın raporunda da usule aykırı bir durum olmadığı tescil edildi" dedi. Avukat Karcılıoğlu, rüşvet iddiasına ilişkin olarak, "İddianameye göre; Doğuş Grubu'nun CEO’su almış eline hediye çeklerini, müvekkil ile buluşmuş, bu çekleri Boğaziçi İmar Müdürü'ne elden teslim etmiş. Ne zaman etmiş? Nerede etmiş? Ne amaçla vermiş bunları o da belli değil" ifadelerini kullandı.

"Lehte delil olan rapor iddianameye girmedi"

Av. Karcılıoğlu, Adnan Oktar’dan Rus Oligark'a geçen Vaniköy’deki malikanesinin tadilatına da değindi. Lehte delil olan mülkiye müfettişi raporunun iddianamede yer almadığını belirten Karcılıoğlu, "Burada yetkili Çevre şehircilik Bakanlığı tabiatla ilgili komisyonu. Biz hep bekletmekle ilgili sorumlu tutuluyoruz. Bakanlık ve kurul burada 42 gün bekletmiş" dedi.

"Boğaziçi İmar alanını ilgilendiren bir mesele yok"

Karcılıoğlu, "etkin pişmanlık"tan yararlanan Muhittin Palazoğlu'nun ifadesinde Boğaziçi’ndeki yerden değil, Tuzla’daki inşaattan bahsettiğini belirtti. Karcılıoğlu, "Boğaziçi İmar alanını ilgilendiren bir mesele yok. Nasıl oluyorsa konu, eylem değerlendirme aşamasında Yakup Öner’in beyanıyla Palazoğlu soyadlı bir hanımın boğazdaki gayrimenkulüne bağlanıyor" dedi.

"Müvekilim haberi bile olmayan diyalogdan nasıl rüşvete teşebbüs etmiş oluyor?"

Ayrıca Karaoğlu’nun avukatı Karcılıoğlu, "Müvekkilimin Murat Özyeğin'i Yakup Öner’e yönlendirdiği iddia ediliyor. Özyeğin kendisi, 'Ben Yakup Öner’i önceden tanıdığım için doğrudan kendisini aradım' diyor. Müvekilim haberi bile olmayan diyalogdan nasıl rüşvete teşebbüs etmiş oluyor? Şifrelerini teslim ettiği telefonunda hiçbir şey çıkmadı" dedi.

Müvekkilinin telefonunun şifresini verdiğini ve inceleme yapıldığını ifade eden Karcılıoğlu, "2014'ten beri dahil olduğu iddia edilen örgüte ilişkin hiçbir delil, şüphe uyandırabilecek bir saptama dahi yok, bu mümkün olabilir mi?" dedi. Karcılıoğlu, tutuklu olan müvekkiline iddianamenin CD ile gönderildiğini söyleyerek, "Cezaevi koşullarında günlük hayatımızda sahip olduğumuz imkanlar yok. Tebliğ koşulunun yerine geldiğini düşünmüyoruz" diye konuştu.

Müvekkilinin 26 yıllık bürokrat olduğunu belirten Karcılıoğlu, sağlık sorunlarına değindi ve cezaevi koşullarının Elçin Karaoğlu'na uygun olmadığını söyledi. "Hayatı boyunca kamu görevi yürüttü, kaçması mümkün değil." diyen Karcılıoğlu, tahliye talep etti. Mahkeme başkanı Karcılıoğlu'nun savunmasının ardından duruşmaya ara verdi.

İmamoğlu: Cumhuriyet’i bertaraf etmeye çalışan akla karşı mücadelenin yeri şu an burası

Tutuklu sanıklar duruşma salonundan çıkartılırken konuşan İmamoğlu, herkesin 23 Nisan’ını kutladı. Tutuklu sanık Çağlar Türkmen’in 11 yaşındaki oğlu Ediz’in duruşma salonunda olduğuna değinen İmamoğlu, “Cumhuriyet’i bertaraf etmeye çalışan, çocukları okulda aç bırakan akla karşı, o zihniyete karşı mücadelenin yeri, şu an burasıdır” dedi.

Pehlivan kürsüye çıktı

Aranın sona ermesinin ardından İmamoğlu'nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan savunmasını yapmak için sanık kürsüsüne geldi. Mahkeme salonunda bulunan avukatlar ve izleyiciler Pehlivan'a alkışlarla destek oldu. Savunmasının 6 bölümden oluştuğunu, yer yer eleştirileri olacağını söyleyen Pehlivan, "10 aydır yüksek güvenlikli bir hapishanede kapatılmış durumdayım" diyerek sözlerine başladı.

Pehlivan'ın savunmasının tamamı şöyle:

"Savunmam esnasında hem suçlamaya hem de yargılamada olan bazı hususlara dair bazı eleştirilerim olacak. Bu eleştirilerin hiçbirini heyetinizin şahsi olarak üstüne almamasını temenni ediyorum. Savcı Bey… Sizin için de aynı şekilde. Soruşturma makamına yönelik şahsi, şahıslarla ilgili olan eleştirilerim olacak. Bunu bilmenizi istiyorum.

"Tarihin doğru tarafında durduğu için, hukukta ısrar ettiği için başına iş alan ilk avukat olmadığımın bilincindeyim"

Ben, Mehmet Pehlivan. Avukatım. 10 aydır yüksek güvenlikli bir hapishanede kapatılmış durumdayım. Bizim durumumuza tutukluluk denemez. Kapatılma denilebilir. Bu yüzden kapatılma kavramını tercih edeceğim. Hapishanede kapatılmış olmak, bu kapatılmanın ne kadar süreceğinin size bağlı olmaması, kuyruğu dik tuttuğumuz için kolay gibi görünebilir. Kuyruğu dik tutmaktan vazgeçmeye niyetimiz yok. Tarihin doğru tarafında durduğu için, hukukta ısrar ettiği için başına iş alan ilk avukat olmadığımın bilincindeyim. Yine de 'Neden buradayız?' sorusunun cevabını vermek benim için de kolay olmadı. Tutuklanana kadar, hapishaneyi yalnızca avukat olarak ziyaret ettim. Bu avukat görüş odasında müvekkillerimle görüştüm. İş konuştuk. Hayata dair konuştuk. İnanın bu ziyaretlerin hiçbiri, insanı kapatılma duygusuna alıştırmıyor. Alıştırmıyormuş. Bunu yaşayarak tecrübe ettim. Kapatılmaya tedarikli de olamazsınız. Kapatıldığınız yerde; sevdiklerinizden, yaşantınızdan yalıtılmak, 'Tamam hadi yapalım' denilerek göğüslenebilecek bir şey değil. Vicdani ve insani açıdan harikulade insanlar, yargıçlar ve savcılar olsanız dahi, kapatılmayı anlayamazsınız. Anlayabilmeniz mümkün değil. İşte bu yüzden hukuk icracılarının, uygulayıcılarının, bir süreliğine de olsa bunu staj etmeleri pek kötü bir fikir gibi görünmüyor bana.
 

"Bu düzenin müsebbibi olan iktidarı dört kez yenen ve yine yenmeye hazırlanan Sayın İmamoğlu’nun avukatlığını üstlendim"

 
Kapatılmak, her ne kadar çığ gibi gelen bir soruşturma sürecinden sonra beklediğim bir şey olsa da yüksek güvenlikli hapishaneye adım attığım ilk an, 'Neden buradayım?' sorusunu kendime sordum. Sayın Heyet; kapatılma anı, insan zihninde sarsıcı bir eşiktir. O eşikten sonra bulunduğun yerin anlamı değişir. Mesele hücre değil, anlam olur. İşte o noktada, artık şüpheli sanık ya da suçlu sıfatları üzerinden değil, tarihin neresinde durduğunuz üzerinden konuşmaya başlıyorsunuz. Tarihin doğru yerinde durduğu için, başına ilk iş alan kişi olmadım, ilk avukat olmadım. Bunu bilincinde olduğumu söylemiştim. Kimse beni zorlamadı. Bilinçle tercih ettim. Evet, buradayım. Çünkü Sayın İmamoğlu'nun avukatlığını üstlendim. Reddedebilirdim. Vazgeçebilirdim. Ama öyle yapmadım. Yoksulluğun ülkenin her sathını işgal ettiği, adaletsizliğin ve hukuksuzluğun hayatın doğal akışı haline geldiği bu topraklarda, bu düzenin müsebbibi olan iktidarı dört kez yenen ve yine yenmeye hazırlanan Sayın İmamoğlu’nun avukatlığını bu bilinçle üstlendim.

Can Atalay ve Selçuk Kozağaçlı'yı andı

Bu vekaleti üstlendiğimde, yani Sayın İmamoğlu'nun avukatı olduğumda, kendisi zaten hasım bellenmişti. Yargı kuşatması başlamıştı. Ve siyasi yasak oyunlarına girişilmişti. Ben, bu yargı kuşatmasına karşı saf tutarak, mesleki tecrübe ve yeteneklerimin, ülkemizde her zaman gururla anılması gereken aktif ve etkili avukatlık geleneğine sahiplenerek kullandım. Bugün o avukatlık geleneğinin birçok temsilcisi burada. Baro başkanlarımız burada, birlik başkanlarımız orada. Çok kıymetli hukukçular burada. Bir de fiziken burada olamayanlar var. Savunmamın başında, selamlarken de söyledim. Hapishanede tutsak olan avukatlar: Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı. Onların her biri, bu avukatlık deneyiminin onurlu birer temsilcileridir. Tekrar saygıyla selamlıyorum onları.

"Avukatlık mesleğinin sanık kürsüsüne, sanık sandalyesine oturtulmasını asla kabul edemiyorum"

İşimi iyi yaptım. İyi yaptığım için hedef gösterileceğini de biliyordum. Öyle ki Ekim 2024’ten beri yapılanların, müvekkilimin denklemden çıkarmaya yönelik saldırıların son aşaması olduğunu öngörüyordum. Bu öngörüyle müvekkilimi temsil etmeye devam etmek, benim için bilinçli bir tercihti. O andan itibaren yaptığım tek şey, aktif ve etkili bir avukatlık faaliyetidir. Yalnızca budur. Avukatlığımın ve çabamın karşılığı, kapatılmam ve özel vasıflı örgüt üyesi ilan edilmem oldu. Burada sanık savunması yapmanın gerektiğini düşünmüyorum. Avukatlık mesleğinin sanık kürsüsüne, sanık sandalyesine oturtulmasını asla kabul edemiyorum. Bireysel olarak da kabul edemiyorum, mesleki olarak da kabul edemiyorum.
 

"Normalde bir tutukluluk tedbiri için delil gerekir"

Sayın Heyet; hukuk fakültelerinin daha hemen başında öğretilen ve sorulan bir bilgidir. Dosyaya giren her delil, delil değildir. Öyle ki; Anayasa bile 'Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez' der. Bu yolla delil ve bulgu ayrımı yapar. Beylik laflar etmeye ve meseleyi tekniğe boğma niyetim yok. Ama bu ayrımı önemsiyorum ve hatta burada başka bir ayrımı daha yapmak istiyorum: 'Delil ve bahane' ayrımı. Normalde bir tutukluluk tedbiri için delil gerekir. Fakat öyle bazı davalar vardır ki, oralarda delile ihtiyaç çoktur. Yalnızca bir bahane gerekir. Madem tarihe not düşüyoruz, madem buradayız; sözlük anlamıyla aktarıyorum: Bahane, bir şeyin gerçek sebebi gizlenerek, ileri sürdüren uydurma sebep anlamına gelir.
 

"Bu salonda bulunan herkesin kapatılmasının gerçek sebebini milyonlar biliyor"

Kapatılmamızın gerçek sebebi ne? Benim kapatılmamın da bu salonda bulunan herkesin de kapatılmasının gerçek sebebinin ne olduğunu milyonlar biliyor. Ortada bir delil olmadığı için de kapatılmamıza bahane aranıyor. Bu bahaneler demeti içinden, benim payıma da tak-çıkar bir alet gibi kullanılan Adem’in iftiraları düştü. Buna üzüldüm. Yaptığım avukatlık faaliyetinin niteliği uyarınca daha kaliteli bir bahane beklerdim. Yani en nihayetinde meslektaşız. Daha kaliteli bir bahane gerekirdi bir meslektaşı, bir avukatı kapatmak için. Gören gözler, duyan kulaklar, anlayan zihinler için bu iftiraların delil olamayacağı, en ucuzundan birer bahane olabileceği anlaşılabilirdi.

"Güvenilir ve muteber bulduğu tanığıyla veyahut da bahanesiyle beni kapattı"

Sayın Başkan, ek listesi vermiştik, görsel... Mesela Adem (Soytekin), dosyanızda verilmemiş bir tetkik kararının verilmiş gibi anlattığında, bu iddianın iftira olduğu makul düşünen herkes için açıktı. Fakat düşünen zihinler anlaşılmadı. Sayın Heyet, soldaki görsel Adem Soytekin’in beyanı. Görseldeki beyanında diyor ki Adem, iftirasında, 'Mehmet Pehlivan'la 7 Mart tarihinde buluştuk, benim yanımda telefonla konuştu, Ali Nuhoğlu'na tedbir geldi' diye bir ifade veriyor Savcı Bey’e, tutanağa geçiyor. Sağ tarafta da ifadeyi alan savcı Cahit Cihad Sarı, soruşturma savcılarından... Verdiği 25 Mart tarihli bir tedbir kararı. Yani Cahit Cihad Sarı, Adem’in bu ifadesini dinlerken Adem’in yalan söylediğini zaten biliyordu, bilmesi gerekiyordu. Ama dedim ya düşünen zihinler anlamadı ya da anlamak istemedi. Güvenilir ve muteber bulduğu tanığıyla veyahut da bahanesiyle beni kapattı.

"10 yıldır zaten çalışageldiği avukatını benim ayarladığımı iddia etti"

Yine mesela Adem, 10 yıldır zaten çalışageldiği avukatını, sözde benim ayarladığımı iddia etti. Ama makul düşünen herkes için, duyan kulaklar için bu söz duyar duymaz anlaşılabilirdi. Sağdaki, Adem’in benim kendisine ayarladığımı iddia ettiği avukatı... Çalıştığı hukuk bürosunun vekaleti... 2014 yılından -O tarihte ben üniversite öğrencisiydim- solda da 2021 tarihli bir duruşma tutanağı var, ben yalnızca bunu bulabildim. Yakınlaştırabilirseniz Adem'e benim ayarladığımı iddia ettiği avukat Onur Büyükhatipoğlu, meslektaşım, eylemde yine o da suçlanan sanıklar arasında... 2021 yılında Adem'in avukatı…

"İftiralar, kapatılmamın delili değil, bahanesidir"

Üç no'lu görsele gelebilir misiniz? Yine mesela Adem'in ifadesinde, bahanesinde, 7 Mart tarihli toplantıda, toplantı yaptığımız iftirasını attığında aslında o pek de bir anlam ifade etmeyen, hukuk anlamında hiçbir şey ifade etmeyen HTS kayıtları var ya, HTS baz kayıtları Sayın Başkan... Burada birçok sanığa sordunuz ve zannediyorum ki sormaya devam edeceksiniz. Onlara bakmaları bile yeterliydi Savcı Bey’in. Bakmışlar; o HTS kayıtlarında 7 Mart tarihinde toplantıda olmadığımı görmüşler ama devam etmişler. Dedim ya, belki de anlamak, işitmek, görmek istemiyordu. Bunlar delil değil, bahaneydi derken nitelendirmemi somut verilere dayandırıyorum ben. İftiralar, kapatılmamın delili değil, bahanesidir. Bu salondaki herkes için iftiralar delil değil, bahanedir. Tanık beyanı, itirafçı beyanı, iftira... Tekrar ediyorum ve tekrar etmeye de devam edeceğim bunu: Bunlar delil değil, yalnızca ve tamamen bahanedir. Hepimiz açısından, yalnızca benim açımdan değil. Burada bulunmamın nedenini, burada bulunmamızın nedenini bunlar olduğuna inanmamı beklemeyin. Ne avukat organizasyonu iddiası ne birini tehdit ettiğim iftirası... Bunların hiçbiri soruşturma makamları için sorun değildi. Şayet öyle olsaydı, burada bulunan tek sanık avukat ben olmazdım.

"Kurulan bu senaryonun amacı; siyasi iktidarın hasım bellediği Sayın İmamoğlu'nu hukuken ve siyaseten tasfiye etmektir"

 
Rica etsem bir sonraki görseli açabilir misiniz? Mesela gözde iftiracı Adem'in avukatı Selcen Akar... Selcen Akar da burada olurdu. Dosyanızdaki, soldaki dosyanızda olan ifade tutanakları... Daha fazlası var, ben sadece görseli iki tane aktardım. Avukat Sercan Akar'ın avukat organizasyonu yaptığını da şüphelileri karakolda, emniyette, gözaltındayken tehdit ettiği de o ifade tutanaklarında yazıyor, beyan. Sağdaki beyan değil ama, dijital materyal... O da Adem'in çalışanı Sarp’tan elde edilen dijital materyal. Beyan da değil üstelik, belgeli delil, dijital. Yani burada bulunmamın sebebinin bunlar olduğuna inanmamı beklemeyin. Ne kadar konuşursak konuşalım, beni ne kadar burada tutarsanız tutun, kapalı tutmaya devam ederseniz edin, bunların hiçbirine inanmamı beklemeyin. Ben burada olma nedenimi biliyorum. Burada olmamın nedeni, aşağı yukarı bu salondaki herkesin burada olma nedeniyle aynı.
Burada, benim düşünceme göre niyetin yargılama yapmak olmadığını, maddi gerçeğin hiçbir önem taşımadığını da biliyorum. Bütün ithamların, yürütülen karalama kampanyalarının ve kurulan bu senaryonun amacı; iktidarın, siyasi iktidarın hasım bellediği Sayın İmamoğlu'nu hukuken ve siyaseten tasfiye etmektir. Her görüşten, her yaştan, her cinsten ve milliyetten herkesin bildiği, gayet iyi bildiği, farkında olduğu hakikat budur.
 
Hakikat güneş gibidir, balçıkla sıvanmaz. Meşru ve demokratik seçim yoluyla iktidara talip olması müesses nizam açısından tehlikeli bulunan Sayın İmamoğlu hasım bellendi ve nihayetinde tasfiye edilmesine karar verildi. Sayın Heyet, 19 Haziran 2025'te tutuklandığım Sulh Ceza Hakimliği sorgumda sözlerimi 'avukatlığın nasıl yapılacağını savcılıktan öğrenmeyeceğim' diye bitirmiştim. O gün kaldığım yerden devam ediyorum. Mahkemenizin bana biçtiği sanık sıfatını kabul etmiyorum. Burada bulunmamın nedeni Sayın İmamoğlu'nun avukatı olmamdır, o sıfatla buradayım. O nedenle konuşmamın devamında, müvekkilime ve müvekkilimin şahsında hem ben hem bu salondaki insanlara neler yapıldığını anlatmak, belgelemek, ispat etmek istiyorum. Savunmamızın hiç de tesadüfi olmadığını hem tarihsel hem teorik hem de elinizdeki, önünüzdeki, arkanızdaki dosyalardan örneklerle ispatlarla ispatlayacağım.
 
Bu tasfiye sürecinin neden yargı yoluyla yapılmak istendiğini açıklayıp ve bunu bir bir-iki dakikalık bir tarihsel anlatıyla açıklamak istiyorum. 19. yüzyılda Arjantin'de halkçı lider Dorrego'ya karşı askeri cunta lideri Juan Lavalle tarafından bir darbe yapılmak istenir. Cunta lideri tarafından darbe de yapılır ama darbe yapılıp iktidarın ele geçirilmesi cunta liderini tatmin etmemiştir. Dorrego'yu bir de idam etmek ister. Tabii bu idam isteğini kurmaylarına açıkladığında bir kurmay ona kulağına eğilerek fısıldar: Tamam efendim, darbe yapalım ama ona karşı önce büyük bir dava kurgulayalım. Ve cunta lideri Juan Lavalle, Dorrego'yu bir yargılama yapmadan, ona karşı bir dava kurgulamadan idam eder. Tarihe o andan itibaren beyni olmayan bir kılıç olarak geçer.

"Hükümdarların siyasi hasımlarını yargı yoluyla tasfiye etmeleri çabalarının tarihi bin yılı aşkın bir geçmişe uzanır"

İşte Sayın İmamoğlu'nun siyasal alandan tasfiye etmek kararı verdiklerinde malum kişinin kulağına eğilip fısıldatıldığı şey büyük ihtimal buydu. Sayın heyet, biz o gün bugün o kulağa fısıldanan davanın duruşmasındayız. Trajik olan ise işi garantiye almak için önce diploma iptal ettiler. Peki buraya nasıl geldik? Maruz kaldığımız şeyi tam olarak anlayabilmek için kullanılan yöntemin tarihsel kökenlerine göz atmamız gerekiyor. Tarihi yok sayan bir saflık içerisinde olmamalıyız. Bin yıllık aldatmacanın tarihini yok saymak, küçümsemek, bizlerin o tarihin devamı olan bugünkü hilelerin komplonun kurbanı yapar. Evet, hükümdarların siyasi hasımlarını yargı yoluyla tasfiye etmeleri çabalarının tarihi bin yılı aşkın bir geçmişe uzanır.
 
Tahmin edeceğiniz üzere anlatacağım bu tarih anlatısında ilk durağımız Antik Yunan olacaktır. Daha sonrasında Orta Çağ Avrupa’sından bahsedeceğim ve nihayet günümüze geldiğimizde, yani bugüne son durak, aslında ileriye gitmediğimizi, aksine bugün 800 yıl önceden daha karanlık ve daha vahim bir noktada olduğumuzu göreceğiz.
 
Siyasi hasmın yargı yoluyla tasfiye edilmesinin filizlenmesi Antik Yunan'da olmuştur. Sanılanın ve bilindiğinin aksine Sokrates'in yargılanması ve idamı bir ifade özgürlüğü hikayesi değildir. Öyle anlatılsa da gerçek öyle değildir. Atinalılar tarafından Sokrates, Sparta yanlısı muhalif çoğunluğun akıl hocası olması nedeniyle siyasi hasım olarak bellenmiştir. Atinalılar, siyasi hasım gördükleri Sokrates'e karşı saikinin hemencecik belli olduğu bir dava kurguladılar ve bu davada onu gençlerin ahlakını bozmak ve resmi tanrıları reddetmekle suçladılar. Sokrates anılan bu suçlamalar yapıldığında 70 yaşındaydı. Yani hayatının büyük ihtimal son 50 yılını aynı fikir ve düşüncelerle geçirmişti. Yani Atinalıların derdi tanrılar yahut gençlerin ahlakı olsaydı Sokrates'i yargılamak için 70 yaşına kadar beklemezlerdi diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu dava siyasi hasmın yargı yoluyla tasfiye edilmesinin bilinen ilk örneğidir.
 
Biraz zamanı ileri saralım ve Orta Çağ Avrupa’sına gelelim. Orta Çağ Avrupa’sındaki okuryazarlık oranındaki artış, kiliseden farklı öğretilere de sahip mezheplerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kilisenin iktidarını sarsan bu değişime ayak uyduran herkes tarafından, kilise tarafından herkes sapkın ilan edildi. Kilise bu nitelendirmenin ardından binlerce insanın katledildiği Haçlı Seferleri'ni başlattı. Burada amaç, kitlesel şiddet yoluyla iktidarın korunmasıdır. Ancak bu seferleri sonsuza kadar sürdüremeyeceğini gören kilise, halk üzerindeki iktidarını kalıcılaştırmak için kitlesel şiddetten vazgeçti ve Engizisyon Mahkemelerini kurdu. Böylece yargı yoluyla iktidarı pekiştirmenin kurumsallaşmış bir halini yarattı. Engizisyon, hukuk tarihi açısından radikal bir kırılmadır. Yüzyıllara varan bir itham sistemi terk edilmiş, tahkik sistemine geçilmiştir. İtham sisteminde kişisel bir davacının olması gerekir. Davacı olması gerekir; davasını, iddiasını ispat etmesi gerekir mahkemede. Ama tahkik sisteminde artık bir davacı olmasına gerek yoktur.

"19 Mart yargı darbesinin bir söylentiyle başladığı benim değil, mahkemeniz kayıtlarında, dosyanız kayıtlarında ortada"

Bir suçlayıcıya gerek olmaksızın söylenti üzerine Engizisyon Mahkemeleri harekete geçirilirdi. Tek bir söylenti... 12. yüzyıl, 21. yüzyıldayız. 19 Mart yargı darbesinin bir söylentiyle başladığı benim değil, mahkemeniz kayıtlarında, dosyanız kayıtlarında ortada. Yani bugünü Engizisyon’dan ayıran hiçbir şey yok aslında. Muhalifler o dönem, 12. yüzyılda, sapkınlıkla suçlanıyorlardı. Sapkınlık suçlaması bilinçli bir tercihti, çünkü bu sözde suç, herhangi bir icra hareketi içermez. Tıpkı bizleri suçladıkları örgüt suçlaması gibi. Bir icra hareketi içermez. Sapkın sayılmak için bir şey yapmanız da yapmamanız da şart değildi. Sapkınlık, doğası gereği zihinde yaşayan, ruhun derinliklerinde saklanan, gizli toplantılarda filizlenen ve görünmezliği sayesinde sınırsız biçimde genişletilebilen bir suçtur. Sayın heyet, soruyorum, Ruhun derinliklerinde yaşayan, görünmez bir suç nasıl ispat edilebilir? Böylesi bir suçun maddi delili ne olabilir? Ben bir hayli düşündüm cevabı yok, o zaman da cevabı yokmuş ama bi cevap icat etmişler.

"Önünüzde duran dosyanın itirafçı beyanlarıyla oluşturulduğu, benim değil bizzat iddianameyi yazanların söylemi"

İtiraftır, İtirafçılıktır. Sanığın kendi ağzından dökülecek, kendi mahkumiyetine kendi eliyle imza attıracak tek bir itiraf. Önünüzde duran dosyanın itirafçı beyanlarıyla oluşturulduğu, benim değil bizzat iddianameyi yazanların söylemidir.

Rica etsem görseli açabilir miyiz? Çok az yaklaştırabilir misin? Biraz aşağı. İddianameden misal, çok az aşağıya kadar. Evet. İddianameyi yazanlar, iddianamede neye dayandıklarını yazıyorlar: Soruşturma kapsamında elde olunan, başta etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan mensupların beyanları. Yani itirafa dayandığı gizli bir subjektif söylem değil, iddianameyi yazanların bizzat kendilerinin itirafıdır. Orta Çağ'da itiraf; sanığın ruhundan çıkarıldığı ileri sürülen sözde gerçeğin, iktidarın kurduğu anlatıyla uyumlu hale getirilmesi işlemidir. Öyle ki itiraf elde edebilmek için işkence bile yasal hale getirilmişti. Çünkü işkenceyi, sanığın içinde saklı olduğu varsayılan o sözlü hakikati söküp çıkarmak olarak görmüşler. Bu yüzden itirafa, hukuk tarihinin en soğuk ve en dehşet verici metaforu olan "derinlerin kraliçesi" denmiştir. Engizitör, yani kilise yargıcı; sanığın direncini kırıp itiraf almak için yalnızca bedensel acıya dayalı işkence yapmaz. Aynı zamanda belirsizliği de işkenceye çevirir. Sanık veya şüpheli; suçlamanın ne olduğunu bilmeden, kim tarafından suçlandığını bilmeden aylarca zifiri karanlık hücrede bekletilir. Sanık itiraf edene kadar işkence devam ederdi; çünkü itiraf kilisenin hakikatiydi, iktidarının dayattığı hakikatti. Şimdi bu kadar bilgiyle bile önümüzdeki dosyanın engizisyonun mirası olduğunu yok sayabilir miyiz? Tutuklamanın itirafçı yapmak amacıyla kullanıldığını inkar edebilir miyiz? Engizisyonda savunma avukatları, müvekkillerini savunmak yerine onları itirafa ikna etmeye zorlanır, aksi halde avukatlar da sapkınlığın savunucusu olarak ilan edilebilirlerdi. İddianamede, hakkımda müvekkil lehine en iyi savunmayı yapmak bir suçlama olarak sunulmuştur. Bugünkü savcılık uygulamasını 800 yıl önceki engizitörden nasıl ayırabiliriz? Bir yerde savunma yoksa, savunma değersize, orada hüküm peşindir. Hüküm peşinse yargılama bürokratik bir formalitedir. O halde geriye kalan tek şey; sanığın kendi ağzından çıkacak itirafı hükmü tescil ettirmektir.

"Hatanı itiraf edersen belki merhamet bulabilirsin"

Meşhur engizitör Bernard Gui, sorgu tekniklerini anlatan ve diğer engizitörlere yardımcı olmak üzere 'Practica' isimli bir kitap yazar. Kitaptan bir alıntı okuyacağım. Engizitör şöyle diyor kitabında: Birisi sapkın olmadığına dair yemin etmek istediğini söylerse, ona şöyle derim: Eğer kazıktan kurtulmak istiyorsan 1 yemin, 10 yemin, 100 yemin, 1000 yemin yetmez. Ben sayısız yemin isteyeceğim. Dahası aleyhine tanıklar varsa yeminler de seni kurtaramaz. Ölümden kurtulamayacak, sadece vicdanını lekelemiş olacaksın. Ama hatanı itiraf edersen belki merhamet bulabilirsin. 'Bu endişe altında bazılarının itiraf ettiğini gördüm' der kitabında. Adı geçen kitabın çok az sayıda basılı nüshasından bir tanesinin, Adalet Bakanlığı’na bağlı hakim stajyerlerinin eğitiminin verildiği Adalet Akademisi kütüphanesinde olduğunu öğrendim. Eğitim müfredatında yer veriliyor mu, çok merak ediyorum.

"Çünkü tarih yalnızca olup bitenleri yazmaz; aynı zamanda hangi yöntemlerin tekrar tekrar sahneye çıktığını da gösterir"

Görüldüğü üzere engizisyon; hedefini yok etmek için yeterli delili kendi içinde üreten bir mekanizmadır. Belirlediği hedefi yok etmek için gereken delili ve bahaneyi kendi içinde üreten bir mekanizmadır. Hakikatin itirafla üretildiği bu mekanizma öyle kusursuz işlemektedir ki her iktidar aynı canavardan bir tane isteyecektir. Nitekim öyle de oldu. Tarih boyunca her siyasi iktidar, iktidarını kalıcılaştırmak ve pekiştirmek için aynı canavardan bir tane istedi. Sadece zamanın şartlarına göre bu ihtiyaçlar modernize edildi. Antik Yunan'da filizlenen, Orta Çağ Avrupa'sında kurumsallaşan bu mekanizma hep aynı amaca hizmet etti: Siyasi hasmını suçlu ilan ederek mahkum etmek; hakikati ikna ile kuramayıp itirafla dayatmak. Engizisyonla beraber bu tarihsel hattın ilk örneğini inceledik. Şimdi bu hattın modern dünyada nasıl yeniden kurulduğuna gelmek istiyorum. Çünkü tarih yalnızca olup bitenleri yazmaz; aynı zamanda hangi yöntemlerin tekrar tekrar sahneye çıktığını da gösterir.

Her bir yöntem ve örnek engizisyonun reenkarnasyonuydu; bürokratik ve teknolojik olarak modernize edilmiş haliydi. Bu amaca hizmet eden son ve güncel örnek, ABD tarafından dünyaya ihraç edilen Lawfare'dir. Siyasi muhaliflerini yargı yoluyla tasfiye etmek isteyen her iktidar Lawfare yöntemini ithal etti. Lawfare nedir, önce onu söylemek isterim. Lawfare ile kastedilen şey, yargının muhalif liderlere karşı bir silah olarak kullanılmasıdır. Bu durum kötü adalet veya yargısal hatalar değildir; aksine rakibi yok etmeye odaklı, çok boyutlu stratejik ve taktiksel bir süreçtir. Kavramı şu an Lawfare olarak kullandım ama Türkçe literatüre çok değerli hocaların katkısıyla 'yargı silahı' olarak kattık. Savunmamın geri kalanında Lawfare'e atıf yapacağım yerlerde "yargı silahı" veya 'Lawfare' diye bahsedebilirim, onu dikkatinize sunmak isterim. Temel yapısını medya, yargı, siyaset üçgeni oluşturur. Bu üçlü yapı eş güdümlü hareket ederek siyasi hasmı yok etme amacı güderler. Siyasi iktidarın güdümünde hareket eden yargı aktörleri hedefi itibarsızlaştıracak, belirsiz ve geniş tanımlamaları içeren suçlamalar yöneltirler; terör, yolsuzluk, casusluk gibi. Türkiye’de de böyle, bütün dünyada da hep aynı yöntem işletilmiş. Medya tekelleri ise daha yargılama başlamadan sahte haberler üzerinden itibarsızlaştırma kampanyaları yürütür, hedefi suçlu ilan ederler.

"Yargının tüm bu yöntemleri kullanarak adeta bir silaha dönüştüğü en ünlü davayı çok kısaca anlatacağım"

Teorik açıklama yapmak yerine Lawfare'in (Hukuk Savaşı) daha anlaşılabilir olması açısından, yargının tüm bu yöntemleri kullanarak adeta bir silaha dönüştüğü en ünlü davayı çok kısaca anlatacağım; Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva’ya karşı yürütülen süreci. Onun üzerinden bu örneği anlatmak daha pekiştirici olacaktır. Lula’nın maruz kaldığı yargı sürecinin siyasi bir komplo olduğu bugün artık herkes tarafından bilinen, kabul edilen bir gerçektir. Yargı kararlarında, hem ulusal hem uluslararası yargı kararlarında, Birleşmiş Milletler kararına bile o sürecin bir siyasi komplo olduğu şerh düşülmüş, ispat edilmiştir. Brezilyalı bir siyasetçi olan Lula, 2002 yılında büyük bir destekle Brezilya Devlet Başkanı seçildi ve 2010 yılına kadar bu dönemi iki dönem sürdürdü. Ancak 2016 yılında Lula -bu 2010 yılında ayrıldıktan sonra- 2016 yılında Lula, 2018 yılında yapılacak başkanlık seçimlerinde tekrar aday olacağına dair mesajlar paylaştı kamuoyuyla. Adaylık ilanından hemen sonra Lula’ya yönelik bir yargı kuşatması başladı. Bu kuşatma öyle büyüdü ki, 2016 yılı ne tesadüftür ki yine bir Mart ayında, Yargıç Sergio Moro, yolsuzluk soruşturması kapsamında Lula’nın yüzlerce polis eşliğinde gözaltına alınmasına karar verdi.

Lula’ya yöneltilen ilk suçlama neydi Sayın Heyet biliyor musunuz? Brezilya’da Üç Villa Davası olarak bilinmektedir. İddiaya göre Lula, kamu ihalelerinden elde ettiği yolsuzluk geliriyle üç villa almış. Tanıdık geldi mi? Yani merak edenler açısından söyleyeyim; bu suçlamanın Lula’ya yönelik bu suçlamanın siyasi bir komplo olduğu ispatlandı. Bir görselimiz var, sıradaki görseli açabilir misiniz? Evet... Lula’ya yöneltilen ikinci suçlama, mensubu olduğu Brezilya İşçi Partisi’ni yolsuzluk geliriyle kontrol ettiği ve perde arkasından yönettiğidir. Evet, sahiden bu suçlama yöneltildi. Lula üyesi olduğu partiyi, iddiaya göre sözde yolsuzluk geliriyle ele geçirme planı yapmış. İddianameden bir kesit... Sayın İmamoğlu’na yönelik suçlama... 'İkinci amacının suç gelirlerinden elde edilen maddi sermaye ile örgüt liderinin mensubu olduğu siyasi parti olan Cumhuriyet Halk Partisi’ni ele geçirmek olduğu...' Yani Lula’ya yönelik suçlamalar; önce üç villa davası, şimdi siyasi partiyi ele geçirme... Her biri, her bir suçlama aynısı iddianamenizde var. Evet, basit bir tarihsel benzeşmeyi anlatmıyorum Sayın Başkan. Lula’nın oğlu Luis, o da suçlamalardan nasibini aldı. Lula’nın oğlu Luis’e yönelik suçlama nedir diye merak ediyorsanız, ben şöyle örnek vereyim anlaşılabilir olması için; Selim İmamoğlu’na yönelik suçlama neyse o. Kurduğu bir şirkete yatırdığı para, suçlama konusu yapıldı. Tıpkı Sayın İmamoğlu’nun oğlu Selim İmamoğlu’na yapıldığı gibi.

"Avukatı, itirafçının birine baskı yaptığı iddiasıyla suçlandı"

Gelelim Lula’nın avukatına... Evet, ona da suçlama yapıldı, o da suçlamalardan nasibini aldı ve tutuklandı. Avukatının niçin suçlandığını tahmin etmek ister misiniz Sayın Başkan? Lütfen deneyin... Hakikaten zor değil. Soru-cevap yapmıyoruz biliyorum, o yüzden ben söyleyeyim: Avukatı, itirafçının birine baskı yaptığı iddiasıyla suçlandı. Tıpkı benim gibi o da. Tam şu an herkesin aklına gelen soru geliyor; Lula’nın diploması iptal edilmiş mi edilmemiş mi? Baktım, merak ettim, araştırdım. Lula’nın diplomasını iptal etmemişler. İptal etmeme sebepleri Lula üniversite mezunu değilmiş, Brezilya’da da bu bir seçilme koşulu değilmiş. Ama iptal eden diktatörler var, örneğin Putin bir dönem en yakın rakibi Navalny'nin diplomasını iptal etti. Lula’ya hakaret, ihanet, rüşvet, kara para gibi konuları içeren 20’den fazla suçlama yapıldı. Lula’ya yapılan son suçlama ise Lava Jato Operasyonu’nun savcısı Deltan tarafından bir basın toplantısıyla duyuruldu. Deltan düzenlediği basın toplantısında kamuoyuna Lula’yı bir suç örgütünün lideri olarak tanıttı ve Lula hakkında 'suç örgütü kurmak ve yönetmek' suçlamasında bulundu.

Hem suçlamalar hem masumiyet karinesini hiçe sayan basın açıklamalarının ne kadar tanıdık olduğunu görüyorsunuz değil mi? Savcılar suçlama yaparken, Yargıç Sergio Moro da basına verdiği demeçte Lula’ya karşı yürütülen soruşturmayı -aynen aktarıyorum Sayın Başkan- şöyle tanımladı: 'Yüzyılın en büyük yolsuzluk soruşturması.'

Evet, görselde de gördüğünüz gibi Lula'ya ahtapot da dediler. Ülkeyi ele geçirmek için kollarını devletin her kurumuna, her ihaleye, her karar mekanizmasına uzatan karanlık bir yaratık gibi anlattılar onu. Her kolunun bir kurumu sardığını, her hamlesinin gizli bir planın parçası olduğunu iddia ettiler. Bir siyasetçiyi yargı eliyle seçim arenasından çekmek yetmedi, onu insan olmaktan çıkarıp bütün ülkeyi saran bir ahtapota da dönüştürdüler.

Sayın başkan, sayın heyet; suçlamaların zamanlaması, suçlamaların ne olduğu, süreci yöneten yargı aktörlerinin basın demeçleri, bizim yaşadığımız süreçle benzerlik demiyorum, tıpatıp aynılığını inkar etmek mümkün mü? Devam ediyorum, Lula'ya yöneltilen suçlamaların dayanağını da inceledim. Suçlamaların dayanağı ne olabilir diye baktım. Suçlamaların dayanağı, öyle ya, yolsuzluk soruşturmasıydı orada da, yüzyılın en büyük yolsuzluk soruşturması; maddi deliller miydi? Mali raporlar mıydı? Fiziki teknik takip tutanakları mıydı? Bunların hiçbiri değil. Lula'ya yöneltilen suçlamaların, Lula arkadaşı olduğundan, birlikte siyaset yaptığımız insanlara, avukatına yöneltilen suçlamaların hiçbirinin dayanağı bu bahsettiğim maddi deliller değil.

"Burada olanlarla az önce anlattıklarım arasındaki bağı görmek için büyük bir sezgiye ihtiyaç yok"

Hepimizin tahmin ettiği gibi Lula'ya karşı yöneltilen suçlamaların dayanağı da yalnızca itirafçı beyanlarıydı. Aynılık devam ediyor, asla şaşmıyor. Yargıç Sergio Moro yalnızca itirafçı beyanlarıyla Lula'yı yargıladı ve mahkum etti. Ve Lula 2018 yılında yapılan seçimlere katılamadı. 2018 yılı seçimlerini Trump'ın desteklediği aşırı sağcı Bolsonaro kazandı. Bolsonaro kazandıktan sonra hükümeti kurar kurmaz yaptığı ilk iş neydi biliyor musunuz sayın başkan? Lula'yı mahkum eden Sergio Moro'yu adalet bakanı yaptı. Binlerce kilometre uzakta yaşanan bir süreç nasıl ve ne kadar da tanıdık değil mi? Marx'ın meşhur bir sözü vardır: "Anlatılan senin hikayendir" der. Benim de anlattıklarım hepinizin hikayesi. Öyle tarihsel bir magazin anlatmıyorum, hepinizin hikayesini anlattım. Burada olanlarla az önce anlattıklarım arasındaki bağı görmek için büyük bir sezgiye, derin bir teoriye ya da karmaşık analizlere ihtiyaç yok. Bazen benzerlikler o kadar çıplaktır ki inkar etmek için özel bir çaba gerekir.

Brezilya'da enseyi karartmayanlar çok geç olmadan gördü ki bir avuç azınlık yargıyı ele geçiremedi. Brezilya Yüksek Mahkemesi, Sergio Moro'nun adalet bakanı olarak atanması hakkında bu atamanın Lula'ya karşı yürütülen yargısal sürecin bir ödülü niteliği taşıdığına karar verdi. Bu yüksek mahkeme kararının biraz öncesine döneyim. 2019 yılında Brezilya'nın en ünlü gazetesi ve internet sitesi Brezilya Gazetesi tarafından bir yazı dizisi yayınlandı. Yazı dizisinde, bir özel haberdi, yargıç Sergio Moro ve Lavajato savcıları arasındaki yazışmalar ifşa edildi. Bu yazışmalarda bizzat yargıç ve savcıların Lula'ya kumpas kurduğunun itirafı ve belgeleri vardı. Neler vardı sayıyorum: Bir; savcılar ve bağımsız olması gereken yargıçlar arasında koordinasyon olduğunun ispatı vardı. Savcıların soruşturma stratejilerini Moro'yla birlikte kararlaştırdıklarının kanıtı vardı. Tanıkların, dosya kapsamında dinlenen tanıkların savcılar tarafından nasıl yönlendirildiğinin ve baskı kurulduğunun ispatı vardı. Medyaya bilgi ve belge sızdırıldığının ispatı vardı. Savcıların Lula'ya Lula'nın masumiyetinin farkında olduklarının ispatı ve belgeleri vardı. En önemlisi de gözaltına almaların, tutuklamaların, mal varlığına el koymaların kişileri diz çöktürmek ve itirafa zorlamak amacıyla işkence olarak kullanıldığının ispatı vardı.

Günün sonunda bütün yargı sürecinin Lula'nın seçimlere katılmasını engellemek amacıyla bir grup yargı mensubu organizasyonuyla gerçekleştirilen siyasi bir komplo olduğu ortaya çıktı. Gerçeklerin ortaya çıkmasıyla birlikte verilen bütün mahkumiyet kararları bozuldu. Mendes isimli bir yüksek mahkeme hakimi, kurulan düzene katılmayan ancak kendisi gibi sessiz kalıp alet olan hakimler için şu sözleri etmiştir; aynen aktarıyorum Mendes'in sözlerini: "Bu büyük bir yüz karası ve biz bunun parçası olduk. Bu insanların suç ortağıyız. Bu itirafları biz geçerli saydık. Buna katılan herkesin başarısız olduk demesi gerekir." Yüksek mahkeme kararına bir atıf yapmak istiyorum. Karardan aynen aktarıyorum bir cümle: "Suç isnat eden savcılık makamı bizzat suç teşkil eden davranışlara yönelmiştir." Yüksek mahkeme kararındaki tespittir. Nihayetinde yolsuzluk, rüşvetle, kara parayla hapsedilen ve mahkum edilen Lula, 2022 yılında Brezilya halkının yarısından fazlasının oyunu alarak Brezilya devlet başkanı seçildi ve hala görevinin başında.

Brezilya örneğiyle birlikte yargı silahının pratik karşılığını anlattım sayın başkan. Artık bu yargı silahının stratejisinin ve taktiklerinin mahkemeniz dosyasındaki karşılığını anlatacağım. Ortaya atılan iddiaların sahteliğini ortaya çıkarmakla kalmayacağım, bu iddianamenin yazarlarının işlediği suçları da teşhir edeceğim. Sözüm bittiğinde dünya ve ülke tarihindeki siyasi hesaplaşmaların mahkemeler önünde görülme örneklerinin birebir mahkemeniz dosyasıyla nasıl benzeştiğini görmüş olacağız. Bu dosyayı kurgulayanlar biricik ve özel değillerdi. Tarihin bakiyesindeki tüm suçları, tüm yasak usulleri ve hukuk ihlallerini heybelerine atarak bu dosya üzerine boca ettiler.

Sayın Başkanım, müdafi sıralarındayken, hakim ve savcılarla duruşma esnasında bir gerilim olduğunda hep sakinleştirilmek için şu seçilir: "Meslektaşız, kürsünün farklı taraflarını seçtik." Bahsettiğim farklılaşma böyle değildi, onu söylemek istiyorum. Sayın Başkanım, Lawfare’in (yargı silahının) taktiksel ve stratejik boyutları olduğunu anlatmıştım. Bunun 1. stratejik boyutu, yargı aktörlerinin belirlenmesidir. Bu yargı aktörünün belirlenmesi sürecinin nasıl işlediğini, dünya literatürüne göre anlatacağım; bizim dosyamıza göre anlatmayacağım.

"Silah olarak kullanılan bu yargı sürecinin ilk halkasını; yargı yerinin ve yargı aktörlerinin seçimi oluşturur"

Silah olarak kullanılan bu yargı sürecinin ilk halkasını; yargı yerinin ve yargı aktörlerinin seçimi oluşturur. Tarihte yargı mensuplarının doğrudan siyasi iktidara bağlı şekilde teşkilatlandırıldığı ilk yapı engizisyondur. Bugün Türkiye'de hakim ve savcıların bağımsızlığını teminat altına almakla görevli kurum Hakimler ve Savcılar Kurulu, yani HSK'dır. Fakat yapısal olarak tamamen iktidarın kontrolünde olduğu için, günümüz şartlarında Türkiye'de tarafsız bir mahkemeden ya da savcılık kurumundan bahsetmek mümkün değil. HSK'nın yapısal sorunu ve siyasi iktidarla olan bağının yargı üzerindeki etkileri, bugün artık herkesçe bilinen Adalet Bakanlığı raporlarına kadar düşmüş bir gerçekliktir. Gün aşırı "Türkiye bir hukuk devletidir, yargı tarafsızdır" diye açıklama yapmak bu gerçeğin üstünü örtmüyor; hatta daha da görünür kılıyor. Tekrarlanan her cümle, inşa edilmek istenen algının değil, bastırılmaya çalışılan hakikatin itirafına dönüşüyordu. Bu görünürlük yetmemiş olacak ki artık "Türkiye bir hukuk devletidir" demeyi dahi tercih etmeyen, masumiyet karinesinin en temel anlamından dahi bihaber olan yeni bakan atandı.

"Silah olarak kullanılan yargı süreçlerinin yürütücüsü olan savcı ve yargıçlar, birini mahkum etmeye baştan karar verirler"

Gerçek şudur ki; silah olarak kullanılan yargı süreçlerinin yürütücüsü olan savcı ve yargıçlar, birini mahkum etmeye baştan karar verirler. İlgili hukuk ciltlerini gözden geçirir, kararlarını gerekçelendirmek için kullanışlı buldukları sayfaları koparırlar. Çoğu zaman en arka raflarda unutulmuş mütevazı bir broşürün içinde işlerine yarayan tek bir sayfa bile bulamazlar. Bu durumda tutarsız ve çoğu kez akıl dışı olan yeni argümanlar uydururlar. Dışarıdan bir gözlemci bu uzun hukuka aykırılık zincirine, kötüye yetki kullanımlarına ve görev hilelerine baksa; hukukun üstünlüğünün çöktüğünü ve bir grup suçlu yargı mensubunun dilediklerini yaptıklarını düşünecektir. Gerçekten de adil bir suç eylemi daha güvenli olabilir; çünkü gücünün olmadığını bilen sıradan fail, savunmacı bir tutum takınır. Ancak burada sözünü ettiğim türden yargı mensubu fail ise korunduğunu ve yalıtıldığını hisseder; aşırı tepki vermeye ve derin izler bırakmaya eğilimlidir. Bu kişiler, karşılarına çıkan herhangi bir metni ya da akıllarına gelen herhangi bir düşünceyi gerekçe olarak kullanmakta; Roma'dan bu yana süregelen hukuki içtihatlara, çağdaş hukukçuların geliştirdiği doktrinlere ya da önceki yargıçların kararlarına zerre kadar önem vermezler. Anayasal metinler ise onlar için birer kâğıt parçasıdır. 

"Türkiye üzerinde gerçekten de böyle bir işe girişmek için siyasi iktidara gönülden bağlı olmaktan çok daha fazlasına ihtiyaç vardır"

Yani anlatmaya çalıştığım şey; Türkiye üzerinde gerçekten de böyle bir işe girişmek için siyasi iktidara gönülden bağlı olmaktan çok daha fazlasına ihtiyaç vardır. Dolayısıyla biraz daha derinlemesine bir yargı sosyolojisi yapmamız gerekiyor. Bu sosyolojik parantez zorunludur; çünkü gördüğümüz üzere yalnızca bir yargıç azınlığı bu süreçlere katılır. Çoğunluk, ihtiyatlı biçimde kayıtsızlığa sığınıp ve kimsenin adını duymadığı bir ilçeye sürgün gitmek istemez. 

Bu çetrefilli azınlığın motivasyonları nelerdir? Bunu literatürden okuyorum, bir kimseyi itham ederek söylemiyorum:

1.         Terfilerin siyasi iktidara bağlı olması: Bu tasarruf bilinci, zaten siyasi referansla seçilen hakim ve savcıların doğru davranıştan sapmalarını teşvik eder.

2.         Bireysel faktörler: Örneğin başkahramanların psikolojik eğilimleri, aşağılık kompleksleri, görev sırasında algılanan ya da gerçek küçük düşürülmelerin neden olduğu yaralar veya görevleriyle ilgisi olmayan diğer travmalar. Belki de aralarında, dönemin güçlüleriyle birleşerek güçlü hissedenler ve bu ödünç gücü özden olarak erotikleştirenler dahi olabilir. Bununla birlikte asla onlardan biri olmayacaklarını, yalnızca işe yaradıkları sürece kullanıldıklarını fark etmezler.

3.         Şöhret düşkünlüğü: Bunlar mikrofonlara ve kamera ışıklarına meraklıdırlar. Toplumsal grubu ve hatta ailesi önündeki öz saygısını pekiştirmek isterler. Bu karakterler, televizyon şöhretinin kısa anını siyasete girmek için kullanmaya çalışır. Bunlar "yıldız" savcı ve yargıçlardır. Sayıları çok değildir ve genellikle diğer yargıç tipleri tarafından dışlanırlar; çünkü gösterişleriyle kirletici bulunurlar. Şöhret arayışında olanlar genellikle gülünç duruma düşerken, siyasi iktidar arayışında olanlar çoğunlukla duvara çarparlar. Çok azı başarılı olur, o da kısa bir süreyle; yargıç Sergio Moro örneğinde olduğu gibi. Yargı bürokrasisi onları siyaset oyunlarına hazırlamadığı için, bu yıldız taciri yargıçların başarısızlığa uğramaları her zaman garantidir.

4.         Yaptıklarının cezasız kalacağına duydukları inanç: Aralarında biraz akıllı olanlar, terfiyi garantileyecek parça başı işlerle bu bataklıktan bir an önce sıyrılmaya çalışıyorlar. Diğerleri ise "devlet işi yaptıkları" ya da "terörle, mücadele ettikleri" “suçla mücadele ettikleri” gibi kavram ve söylemlerle istedikleri kadar ileri gidebileceklerini düşünürler.

"İktidarın geçici olduğunu unuturlar"

Fakat tam bu noktada bir yüksek yargı kararındaki şu sözleri aynen okumak istiyorum: "Kesin olarak anlaşılmalıdır ki yargı erki intikam duygusunu tatmin etmek için var değildir. Yargıç, suçla mücadelede bir kahraman değildir ve olamaz. Yargıcın görevi suçluları avlamak değildir. Yargıç; kamu güvenliği ajanı, toplumsal ahlakın bekçisi ya da ulusun siyasi kaderinin yönlendiricisi değildir. Yargıç yalnızca adaletin sözcüsü olmalıdır.” Sonuç olarak; her ne sebepten olursa olsun, bu tür yargı aktörleri iktidarın onları koruyacağı varsayımıyla hareket ederler ve cezasız kalacaklarına inanırlar. Fakat iktidarın geçici olduğunu unuturlar. 

Şimdi önümüzdeki dosyada, yargı aktörü seçiminin nasıl yapıldığını anlatacağım. Önümüzdeki iddianamenin sahibi olan, dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in, 2017-2022 yılları arasında birçok siyasetçi, avukat, akademisyen ve yazara ağır hapis cezaları ve siyasi yasak kararları verdiğini bugün bilmeyen yok. Ve yine muhalefeti tasfiye etmeye adanmış olan bu yargı kariyerini 2 Haziran 2022’de ilk olarak Adalet Bakan Yardımcılığıyla taçlandırdığını biliyoruz. Kendisinin hakimlik yaptığı dönemde çok sayıda skandal karar vermiş olsa da hakimlik kariyerinin sonuna doğru bugün bizleri ilgilendiren bir dosyası daha vardı. Hangi dosyası olduğunu anlatmak istiyorum: 2021 yılında İstanbul 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir yargılama yapılmaktaydı. O yargılamanın konusu; Din Alimleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, yani DİAYDER üyelerinin terör örgütü üyeliği iddiasıydı. Yargılama devam ederken DİAYDER üyelerine yönelik benzer suçlamalarla yeni bir iddianame düzenlendi ve İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde mükerrer bir yargılanma başladı. 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamanın odağı, ortak özellikleri İBB’de çalışmakta olan DİAYDER üyeleriydi.

Bu kişilerin yargılanması sırasında —çoğunluğu cenaze işleri personeli, gassallar vesaireydi DİAYDER üyeleri— bu kişilerin yargılaması sırasında ne savcılığın ne de sanıkların bir talebi yokken, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, İBB’nin üst düzey bir yöneticisini tanık olarak davet etti. Mahkeme kayıtlarında, mahkeme başkanının üst düzey İBB yöneticisini ne sebeple tanık olarak davet ettiği bugün hala gizemini korumaktadır. Üst düzey İBB yöneticisi tanık olarak dinlendikten sonra yine hiç kimsenin talebi olmaksızın —o an duruşmada hazır bulunan duruşma savcısının da bir talebi olmaksızın— mahkeme başkanı İBB yöneticisi hakkında suç duyurusunda bulunulmasını talep etti. Kıdemli üyesinin şerh düşmesine rağmen oy çokluğuyla suç duyurusunda bulunuldu ve o üst düzey İBB yöneticisi tanık olarak geldiği dosyada sanık yapıldı. Ve ilk defa İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin adı terörle yan yana anılmış oldu. Fakat tam o esnada mahkeme başkanlığı, az önce bahsettiğim Haziran 2022 tarihli atamayla Adalet Bakanlığı’na gitti. Yerine gelen heyet, üst düzey İBB yöneticisi hakkında beraat kararı verdi; öyle bir yargılamaya ve suça ortak olmak istemedi.

Bir parantez açmak isterim Sayın Başkan; üst düzey yöneticisi olarak bahsettiğim kişi Yavuz Saltık’tır. Bugün de burada kendisi tutuklu bulunuyor. Tutuklu bulunmasına sebep, tahminimce dosyadan gördüğüm kadarıyla Sayın İmamoğlu’nun sosyal belediyecilik politikalarının en önemli emekçilerinden biridir. Zaten tutukluluğu da bu şekilde hak ettiğini düşünüyoruz. Bu dosya, o dönem 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan Akın Gürlek’in, Sayın İmamoğlu’na yönelik uzanma girişiminin ilk safhasıydı. Yani sanıldığı ve konuşulduğu gibi İmamoğlu’nun tasfiye edilme girişimi Ekim 2024 ayıyla başlamadı. Ekim 2024 için olsa olsa üçüncü sınıf taklit bir filmin devamı diyebiliriz.

9 Ekim 2024’te Sayın Gürlek, fiili olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atandıktan 9 gün sonra bugün kapatıldığımız ve yargılandığımız iddiasında olduğunuz dosyanın soruşturmasını başlattı. Sayın Gürlek’in takvim seçimleri Sayın İmamoğlu’na yönelik sıkı bir takibin bulunduğunun ispatıdır. 22 Şubat’ta Sayın İmamoğlu Cumhurbaşkanlığı adaylığı ön seçimine katılma başvurusu yapar yapmaz —ki o başvuruyu vekaleten ben yapmışımdır— aynı gün bir Cuma akşamı, mesai bitiminden sonra diploma iptaline giden soruşturma başlatıldı ve duyuruldu. Bunun tesadüf olduğuna ne bu salonda ne de dünyanın herhangi bir yerinde kimseyi inandıramazsınız. Yine kanundaki 4 günlük gözaltı süresini gözeterek ön seçime 4 gün kala Sayın İmamoğlu’nun gözaltına alınması da yine tesadüf olarak nitelendirilemez. Bu salonda, dışarıda, dünyanın herhangi bir yerinde soruşturma makamlarının bu takvim seçimlerini tesadüf olarak gören tek bir kimse bulamazsınız Sayın Heyet.

An itibarıyla Sayın İmamoğlu’nun yargılandığı dosyalardaki hakim değişikliği sayısı 12'yi buldu. Sabah öğrendiğime göre 13 olmuş; hızla devam ediyor. Diploma davasına bakacak istinaf incelemesini yapacak heyet başkanı Bursa'ya görevlendirilmiş; bir kararnamede yayınlanmadı, tahmin ediyorum ki HSK’nın nasıl yaptığı bilinmeyen bir atama. Siz de öylesiniz Sayın Heyet; değiştirilmiş değil ancak teşekkür edilmiş bir heyetsiniz. Yine başta da söylediğim gibi bunlar şahıslarınıza yönelik eleştirilerim değil. Değiştirilmiş bir heyetsiniz. Bu salondaki herkes sizin bu dava için bir araya getirildiğinizi biliyor. Neden getirildiğinize dair tahmin ve niyet okumayacağım. Dosya ekle mahkemeniz önüne gelmeden iddianameyi kabul ettiniz. Öyle ki, teknik ve maddi olarak okunması imkansız bir iddianameyi okunmuş sayılmasının bile kararını vermeden 14. gün kabul ettiniz Sayın Başkan. Tek tük değil; onlarca iddianamenin iadesi sebebi varken bu iddianameyi kabul ettiniz, iade etmediniz; savcılık açıkladı. Tutukluluğun devam edip etmediğini savcılık açıkladı. Duruşma tarihini savcılık açıkladı. Yani savcılığın, sözcü veya amir gibi davranmasına... Sayın heyet, içeride bir karar müzakere ediyorsunuz. Bir karar alıyorsunuz ve buraya geliyorsunuz. Siz karar müzakere ederken, mübaşir arkadaşlardan biri kararınıza kulak misafiri olsa ve siz kararı burada tefhim etmeden önce söylese, o mübaşirin ekmeğini burnundan getirirsiniz. Mahkemenizin tarafsızlığı ve bağımsızlığı karşısında o mübaşir arkadaşla savcılık arasında ne gibi bir fark var? Bunun anlaşılır tek izahı yok. 

Hukuk dışı tefrik kararlarına imza atıyorsunuz. Dosyadaki tefrik kararının mahiyetinin ne olduğunu tefrik talebinde bulunan kişinin referans mektubundan tahmin edebiliyorum. Bir görselim var rica edersem alabilir misiniz? Mahkemenin ara kararı; 107 insanın tutuklu olduğu dosyada tek bir kişiye özel hukuk değerlendirmesi yapmanızın hiçbir şekilde izahı yok. Bunu nasıl yaptığınıza dair dosyanız arasında tek bir evrak yok. Tutuklu sanığı adliyeye nasıl getirdiniz? Avukatını nasıl çağırdınız? Hiçbir kayıt yok. Anlıyorum ki UYAP evraklarını, avukatları gizliyorsunuz sayın başkanım. Bunun kanun çerçevesinde mi, adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi çerçevesinde mi hiçbir izahı yok. Yaptığınız hukuk ve teamül dışı işlemlerle hangi amaçla teşekkül edildiğinizi anlıyorum, anlamaya çalışıyorum. Bu teşekkülle doğal yargıç ilkesini ihlal ettiğiniz gibi tarafsızlık ve bağımsızlık ilkesini de ihlal ediyorsunuz. Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesini ihlal ediyorsunuz. İşte bu sebeple bu mahkeme koğuşundan buraya bir duruşma salonu, mahkeme demek mümkün değil. Cezaevi kampüsü içinde olan bir yere duruşma salonu denmez. Yaptığınız her işte, aldığınız her kararla ilgili şüpheyi peşinen kabul ediyor olmalısınız.

"Anlaşılan o ki dayandıkları hukuk metinleri de doksanlarda kalmış"

Sayın Başkan, bu tür siyasi nitelikli yargılamalarda rol alan yargı aktörlerinin bir kişiyi mahkum etmeye en baştan karar verdiklerini ve bu hedef doğrultusunda işlerine yarayan hukuki metinleri eğip bükerek hatta parçalayarak kullandıklarını daha önce ifade etmiştim. Bu yöntemle yürütülen her bir dava özünde hukuki görünse de anlamsız şekilde bir araya getirilmiş, yasal maddelerin ve adli tedbirlerin ürünüdür. Normal şartlarda birleştirilemez olan bu parçalar, akıl dışı argümanlarla bağlanır ve sonsuz çeşitlilikte uydurma hukuki kurgular üretilir. Buna somut örnek olarak bana yöneltilen "özel vasfa haiz" nitelendirmesini gösterelim. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu yürürlükte. Bizde uygulanması gereken kanunda böyle bir nitelendirme var mı sayın başkan? Yok. Peki nereden alıntılanmış? Parça, yürürlükten kaldırılmış, artık uygulanmayan bir kanundan; yedi yüz altmış beş sayılı Ceza Kanunu 168. maddesinden koparılıp getirilmiş. Soruşturma aşamasında masalarındaki beyaz toroslu zihniyetlerin doksanlarda kaldığını görmüştük. Bütün Türkiye görmüştü. Anlaşılan o ki dayandıkları hukuk metinleri de doksanlarda kalmış. Çünkü doksanların sonunda kaldırılmıştı.

Amaç hedefi yok etmek olduğu için yasa yürürlükte mi değil mi hiç ama hiç önemli değil. Maksat hukuki bir görünüm olsun. Bu şekilde hukuk metinleri hedef alınan kişileri, düşmanı yok edecek silahlara dönüştürülür. İşte yargı silahının ikinci stratejik ve taktiksel boyutu tam da bu sürece karşılık verir. Sayın heyet, sözünü ettiğim bu yargı aktörleri tarafından en çok kullanılan yasal düzenleme örgütlü suç yasalarıdır. Çünkü örgütlü suç yasaları tutuklama ve diğer adli tedbirlere kolaylık sağladığı için örgütlü suç soruşturması savcılara her zaman sağlam bir cephanelik verir. Bir kamu görevlisini hedef alan savcı, Türk Ceza Kanunu madde 220'deki suçun maddi unsurlarını oluşturan üye sayısı, hiyerarşik ilişki, suç işleme amacı, örgütsel faaliyetin sürekliliği, suç işlemeye elverişlilik gibi muğlak kriterleri bürokratik yapıya yükleyerek suçlamayı delil toplama zahmetine girmeden kendi içinde kolaylıkla inşa edebilir.

Örneğin hiyerarşik yapı için sıfırdan bir şema çizmekle uğraşmaz. Bürokrasinin getirdiği hiyerarşik şemaya birkaç ekleme ve çıkarma çoğu zaman yeterli görülür. Zaten amaç tasfiye edilmek istenen siyasi grubu parça parça değil bütün halde yok etmektir. Örgütlü suç yasalarını siyasi davaların en popüler aracı haline getiren bu boşluk, bu suç kapsamında mahkumiyet için gerçekten işlenmiş bir suça ihtiyaç duyulmamasıdır. Fezlekenin yüz yirmi altıncı sayfasında soruşturmaya başlanması için gerçek bir suç işlenmesine dahi gerek olmadığı iştahlı bir şekilde anlatılmıştır. Fezlekeden aynen aktarıyorum: "Bahse konu örgüt suç işlemese bile üyelerin bu amaçla bir araya gelmesi yeterli olacaktır." şeklinde dile getirilen bu mantık, ilgili düzenlemeyi yargı için bir silah haline getiren bir boşluk yaratmaktadır.

Kuşkusuz burada tarif edilen yalnızca bir hazırlık hareketidir

Kuşkusuz burada tarif edilen yalnızca bir hazırlık hareketidir. Teşebbüsün icrasından bile bahsedilmemektedir. İddianamede savcıların adeta ellerini ovuşturarak suçu bu unsura boşuna değildir. İddianameden aktarıyorum; aktaracağım cümle uzun ve devrik, bu benden kaynaklı değil, iddianamenin dilinden kaynaklı: "Burada ceza hukukundaki hazırlık hareketlerinin cezalandırılmaması şeklindeki genel kurala bir istisna getirilerek kamu düzeni, kamu güvenliği ve barışı açısından özel ve somut bir tehlikelilik halinin ortaya çıkması nedeniyle toplum yararı gözetilerek, amaca ilişkin tehlike suçu niteliğindeki hazırlık hareketleri bağımsız bir suç kapsamına alınarak cezalandırılmaktadır.

Kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu barışı ve toplum yararı... Muğlak, geniş; içine ne koyarsanız olur. İşte bu muğlaklık sayesinde savcılar gerçekten işlenmiş bir suç bulup onları aydınlatmakla uğraşmazlar. Suçu hazırlık hareketlerinin cezalandırılabileceği şekilde ele almak, soruşturmayı hayali bir örgüt üzerine inşa etmek, sözde suç eylemlerini bir torba haline getirmek savcılar için çok daha kolay bir yöntemdir. Bu nedenle savcılar; bürokratik, ticari iş ilişkilerinden türeyen husumetler olan 'bunun kasasıdır', 'şunun çantacısıdır' vesaire şeklindeki dedikoduların peşine düşerler. Hedef aldıkları kişileri bu dedikoduyla tutuklarlar. Bir sonraki aşamada da suç işlemek amacıyla bir araya gelindiğine dair itiraflar toplamaya başlarlar. Bu şekilde suç işleyip işlemediği belli dahi olmayan hayali bir suç örgütünü soruşturma sürecinde kendileri inşa ederler. Bürokratik hiyerarşinin en tepesindeki kişiler de, kamu görevlileri de haliyle savcılığın inşa ettiği bu suç örgütünün doğal lideri haline gelir. Bu bütün dünyada böyledir, bizim dosyamızda da böyledir. Ergenekon davasına gittiğinizde de önce subayları alırsınız, en nihayetinde günün sonunda konunun geldiği yer Genelkurmay Başkanlığı olur. 

Şimdi şu soyut tehlike meselesine geri dönelim. Zira bu zamana kadar bu hayali suç örgütünün işlediği bir suç hakkında verilmiş bir karar yok. Zaten savcılık bu nedenle cezalandırılmaları için gerçekten işlenmiş bir suça gerek yok, suç işleme amacıyla toplanmaları yeterli meselesini vurguluyor. Genel olarak suçlar icraya başlanmasıyla yani teşebbüs aşamasında cezalandırılır. Önceki ya da hazırlık hareketi mahiyetindeki fiiller cezasızdır. Örneğin; birini tehdit etmekte kullanılmak için kullanılacağı düşünülen bir bıçağın satın alınması bir hazırlık hareketidir ve cezalandırılmaz, teşebbüsü icrasına bile geçilmemiştir çünkü ortada. Peki, çıkar amaçlı suç örgütünün hazırlık hareketi ne olabilir? En az üç kişinin bir araya gelmesi... Bu en azından bir öncüldür. Sayın Heyet, hiçbir birliktelik salt bir birliktelik olması nedeniyle korunan bir hukuki değere zarar vermez. Böyle bir soyut zarar anlayışı totaliter rejimlere özgüdür. Nazi rejimi sırf bu mantıkla var oldukları için tehlikeli ve yasadışı sayılan siyasi birliktelikleri yargılamıştır.

"Fezlekeden aynen aktarıyorum, bu suç örgütünün hazırlık hareketleriymiş ve cezalandırılması gereken hazırlık hareketiymiş"

Öte yandan Weber'in çalışmalarının gösterdiği gibi birliktelik tanımı gereği siyasal bir kavramdır zaten. Tam da bu bağlamda savcıların 'siyasal birliktelik' kavramıyla 'suç örgütü' kavramını kaynaştırdığına işaret edilebilir. Zira bu şekilde yürütülen yargılamalarda olguların tamamında hedef alınan şey bizzat siyaset alanının kendisidir. Burada hukuku aşan ama aynı zamanda onu da içine alan kasti bir kavram çarpıtması söz konusudur. Siyasal birliktelik kavramı; özellikle halkçı ve siyasal muhalifleri hedef almak için kullanılan suç örgütü kavramıyla yer değiştirmiş görünmektedir. Tıpkı darbe dönemlerinde olduğu gibi; muhalifler artık siyasal aktörler olarak değil, yasadışı ve kriminal yapıların parçasıymış gibi sunulmaktadır. Fezlekede örnek verilen hazırlık hareketlerinin nasıl siyasal alanla iç içe geçtiğine bakın. Fezlekeden aynen aktarıyorum, bu suç örgütünün hazırlık hareketleriymiş ve cezalandırılması gereken hazırlık hareketiymiş. Fezleke bize şunu diyor:

•          Kurum yöneticileriyle bağ kurmak,

•          Personeli stratejik olarak yönetmek,

•          Tatmin edici vaatlerde bulunmak.

Hangi yapıya giderseniz; doğal, yasal hangi kuruma giderseniz gidin bu kurum stratejik belgelerinde vardır. Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü'ne müzekkere yazıp aynısı onların stratejik belgelerinde de var. Gerçi oraya yazmayın, orayla bir husumetimiz var. Savcılığın 4000 sayfalık hayali suç örgütünü bu hazırlık hareketleriyle ulaşmak istediği amaç neydi? Fezleke bize cevap veriyor: Cumhurbaşkanlığı. Yani en azından suçlamanın siyasi olduğunu anlatmak için başka bir çabaya gerek yok. Ahtapotu anlatmıyorum, o bence bir çaba değil, imzaydı sadece. Hayali de olsa bir suç örgütü inşa edebilmek ve diğer araçları devreye sokabilmek için bir başlangıç noktasına ihtiyaç vardır. Örgütlü suç soruşturmasının kapısını açan kilit çoğu zaman medyada çıkan operasyonel sahte haberlerdir. Bunları anonim ihbarlar ve gizli tanıklar izler. Savcıların çok önceden kararlaştırdığı suçlamayı destekleyecek unsurları araması hukukta 'delil avcılığı' olarak adlandırılır. Bu belirli veya açık bir amacı bulunmaksızın yürütülen, gelişigüzel ve spekülatif bir araştırmadır. Gelecekteki bir kovuşturmayı destekleyecek herhangi bir delili yakalamak umuduyla ağlarını atan bir uygulamadır. AİHM buna 'trol ağı' der. Bizim dosyamızdaki trol ağını anlatayım Sayın Başkan.

İddianamede yazdığına göre bu davanın, soruşturmanın başlatma dayanağı yani basit şüphesi; Mart 2024 seçimlerinden hemen önce dolaşıma sokulan il binasının satın alım görüntüleridir. Oysa bu görüntüler yayınlandığı tarihte bir soruşturmaya konu edilmişti, kamu davası açılmıştı ve halen o yargılama devam etmektedir. Yani açık bir derdest dosyadır. Yani tekrar, mükerrer şekilde yeni bir soruşturma yapılmasına gerek yoktu. İşte bu durum, bu dosyanın soruşturmasının hangi saiklerle başlatıldığının bir ispatıdır. Halihazırda zaten açık bir konuyu tekrar bir soruşturma, bir soruşturma başlatma dayanağı niye yaparsınız ki? Bunun hukukla izah edilebilir bir tarafı mı vardır? Dosyada tefrik mi var, açıklanmayan bir konu mu var? O süreci bir hatırlatmak istiyorum Sayın Başkan, Sayın Heyet.

Duruşmada tartışma çıktı

Mehmet Pehlivan, etkin pişmanlıkçı ifadelerinde yer alan tutanaklara değindi. İfadelerin 'soruldu' diye başladığını belirten Pehlivan, savcının ne sorduğunun tutanaklarda yer almadığını belirtti. Mahkeme heyetine seslenen Pehlivan, "Tutanakları önemsiz buluyor olamazsınız. Bugün bizim yasak sorgu iddiamız var. Bu iddiamızı nasıl değerlendirip hükme bağlayacaksınız? Tutanaklar sahte. O an savcının odasında olanları anlamak için istihareye yatacak değilsiniz" dedi.

Tutuklu avukat Mehmet Pehlivan'ın savunması devam ederken Adem Soytekin söz istedi. Mahkeme başkanı bu talebi kabul etti ve Adem Soytekin'e söz hakkı da verildi. Bunun üzerine avukatlar ve Ekrem İmamoğlu, "Savunma bölünüyor" diyerek tepki gösterdi. Mahkeme başkanı tepkilere yönelik, "Kime söz hakkı verip vermeyeceğimi size sormayacağım dedi" dedi.

Mahkeme başkanı Mehmet Pehlivan'a "Savunmanıza müdahale etmedim. Somut isnatlara girmediz, Adem Soytekin ile ilgili çelişkileri söylediniz" dedi. Bunun üzerine avukatlar tepki gösterince, mahkeme başkanı "Herkes Mehmet Pehlivan'ın avukatı mı?" diye sordu. Avukatlar hep bir ağızdan "Evet" yanıtını verdi. Bu sırada Adem Soytekin "Konuşmamı engellemeye çalışıyorlar" dedi. Duruşma salonundaki jandarma personeli Soytekin'in etrafını sardı. Salona takviye jandarma personeli girdi.

Mahkeme başkanı Pehlivan'a "Adem Bey'e yazdığı dilekçeyle ilgili söz verdim. Savunmanızın insicamını bozduğumuz için özür dileriz" dedi. Söz alan Soytekin, "Duruşmalara etkin pişmanlık ifadesi verdiğim için ayrı getiriliyorum. Laf atıldığında rahatsız olmuyordum ama rahatsız edici boyuta geldi" dedi. Soytekin, itirafçılıktan vazgeçen Murat Kapki'nin kendisine "Bu yargılamanın filmini çekeceğiz. Sen de kendi rolünü oynar mısın?" dediğini ileri sürdü. Bunun üzerine Kapki, "Yalan konuşuyorsun" diyerek tepki gösterdi. Salonda gerginlik çıktı, mahkeme başkanı duruşmayı bitirdi.

Murat Kapki söz istedi ancak mahkeme başkanı duruşmayı bitirdiğini söyledi ve "Adem Soytekin'in bitirmesini bekleseydin sana da söz verirdim" dedi. Duruşma salonu boşaltılırken Ekrem İmamoğlu, "Sakin sakin anlatacağız lütfen iyi dinleyin lütfen iyi aktarın gerçekten tarihin çok büyük zulmü yaşatılmıştır bu iddianameyle. Mehmet Pehlivan gencecik bir avukatımız, çok güzel tane tane anlattı. Hakikat asla kaybolmaz, biz de hakikate sığınıyoruz" ifadelerini kullandı.

Gergin biten duruşma, yarın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle yapılmayacak. Duruşma pazartesi günü Mehmet Pehlivan'ın savunmasıyla devam edecek. 

"Örgüt üyeliği" iddiası bulunmayan tutukluların telefon sınırlaması kaldırılsın müzekkeresi 

Önceki gün İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi, haklarında "örgüt üyeliği" ve "örgüte yardım" suçlaması yöneltilmeyen tutuklular yönünden mevcut tedbir uygulamalarını yeniden değerlenirdi. Mahkeme heyetince, aralarında CHP eski milletvekili Aykut Erdoğdu, Ekrem İmamoğlu’nun korumalarından Çağlar Türkmen ve İBB Raylı Sistemler Daire Başkanı Ceyhun Avşar’ın da bulunduğu toplam 27 kişi hakkında uygulanan "iletişim kısıtlaması"nın kaldırılması için ilgili ceza infaz kurumlarına müzekkere yazıldı.

Müzekkerede, "isimleri yazılı tutuklu sanıkların haklarında örgüt üyeliği veya örgüte üye olmamakla birlikte yardım etme suçu kapsamında sevk bulunmadığından kurumunuzca uygulanan tedbirlerin bu husus gözetilerek değerlendirilmesi hususlarında gereği rica olunur" denildi. Böylelikle, bu kapsamdaki 27 tutuklunun telefon görüşmelerinde uygulanan süre sınırlamasında değişikliğe gidilecek.

18 kişi tahliye edildi

Mahkeme heyeti, sanıklardan İBB Özel Kalem Müdürü Kadriye Kasapoğlu, Özgür Karabat’ın şoförü Sırrı Küçük, Ağaç A.Ş çalışanı Fatih Yağcı, iş insanı Ali Üner, iş insanı Evren Şirolu, iş insanı Ebubekir Akın, İSPER personeli Davut Bildik, Altan Ertürk, Hüseyin Yurttaş, Murat Ongun’un şoförü Kadir Öztürk, Mustafa Bostancı, Kadriye Kasapoğlu’nun şoförü Sabri Caner Kırca, Baran Gönül, Mahir Gün, Esra Huri Bulduk, Şehide Zehra Keleş Yüksel, Başak Tatlı ve zabıta memuru Nazan Başelli’nin tahliyesine karar verdi.

İnan Güney'in dosyası birleştirildi, sanık sayısı 414'e çıktı

Beyoğlu Belediyesi'ne yönelik suçlamalara ilişkin olarak aralarında Başkan İnan Güney'in de olduğu, 3'ü tutuklu 7 kişi hakkındaki dosyanın bu davayla birleştirilmesi kararı sonrasında, davadaki sanık sayısı, 92'si tutuklu 414'e çıkmıştı.


İBB davasında gün gün neler yaşandı?

İBB davasında 25. gün | İmamoğlu'ndan Ali Rıza Akyüz'e: Tenzili rütbe olmuşsunuz

İBB davasında 24. gün | İmamoğlu: 'Her işi Ekrem’e bağlayın’ meselesi üzerine oturtulmuş bir süreç yaşatıldı, İnan Güney de bu yüzden burada!

İBB davası 23. gününde | İmamoğlu'ndan Erdoğan'a Kahramanmaraş'taki okul saldırısı yanıtı: "Bu siyasi değildir" falan olmaz!

İBB davasında 22. gün | İmamoğlu ile jandarma arasında gerginlik yaşandı; 90 yaşındaki amcası da duruşmaya katıldı: Senin layık olduğun yer burası değil!

İBB davasında 21. gün | KİPTAŞ Yönetim Kurulu Başkanı Kurt: "50 daireyi İBB personeline satın" demek suç değildir; SPK'nın ifadesi adamı ipe götürür!

İBB davasında 20. gün | İmamoğlu'nun danışmanı Necati Özkan: İddianamede bizlere "iki kere iki eşittir mor" deniyor, birinci sınıf hukuk öğrencisine versek daha iyi yazar

İBB davasında 19. gün | İmamoğlu'nun tutuklu danışmanı Necati Özkan: Demokrasilerde muhalefet partilerinin adaylarına profesyonel hizmet vermek suç değildir

İBB davasında 18. gün | Necati Özkan ve Ulaş Yılmaz'dan Hüseyin Gün savunması: Sunum için geldi; projesi tırttı, sepetledik

İBB davasında 17. gün | Duruşma savcısından İmamoğlu'na: Haddinizi aşarsanız haddinizi bildiririz!

İBB davasında 16. gün | İmamoğlu: İddia makamı bu dosyadaki tek suç örgütüdür!

İBB davasının 15. gününde ilk ara karar: 18 sanık için tahliye, İmamoğlu dahil belediye başkanları için tutukluluğa devam kararı

İBB davasında 14. gün | Ara karar öncesi son duruşma tamamlandı: Etkin pişmanlık ifadesi veren bir sanığın avukatı "baskıyla verildi" diyerek müvekkilinin ifadesini geri çekti

İBB davasında 13. gün | Savcılık 7 ismin tahliyesini talep etti

İBB davasında 11. gün | İmamoğlu'ndan mahkeme başkanına: Ağır bir yükün altındasınız, bu iş ders notu satmaya benzemez

İBB davasında 10. gün | Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık: Uğur Güngör'ün sabıka kaydında 200'den aşağı kayıt varsa bütün suçlamaları kabul edeceğim!

İBB davasında dokuzuncu gün | Resul Emrah Şahan: İdari olarak gerekenleri yaptığım için tutukluyum, resmî işlemler bile suç gösteriliyor!

İBB davasında sekizinci gün: İmamoğlu "İddia makamını kınıyorum" dedi; tartışmalı Ağaç A.Ş. tablosu için MASAK'tan yeni rapor alındı

İBB davasında yedinci gün | İmamoğlu salona giriş kısıtlamasına tepki gösterdi, mahkeme başkanı siyasilere kısıtlama getirilmediğini söyledi; işte yaşananlar...

İBB davasında altıncı gün | Kısıtlama kararı nedeniyle bazı CHP'liler salona alınmadı, İmamoğlu gazetecilere seslendi; işte dakika dakika yaşananlar...

İBB davasında beşinci gün: Mahkeme başkanı ile hukukçu vekiller arasında kriz çıktı, duruşma başlamadan bitti!

İBB davasında dördüncü gün | Savcı "İftira makamı!" diyen İmamoğlu'nun salondan çıkarılmasını istedi; mahkeme başkanıyla basın arasında yer krizi çıktı, duruşma ertelendi!

İBB davasında üçüncü gün | İmamoğlu, TRT’ye "ahlâksızlar" diye yüklendi: Bir yıldır bize hakaret eden ama üç gündür bir kelime edemeyen basın utansın!

İBB davasında ikinci gün | İmamoğlu mahkeme heyetinin engellemelerine rağmen konuştu; duruşmada yapay zekâ polemiği yaşandı: İşte yaşananlar...

İBB davasında ilk duruşma gergin geçti, İmamoğlu'nun avukatlarının reddi hâkim talebi reddedildi: İşte dakika dakika yaşananlar...


414 sanık yargılanıyor

Beyoğlu Belediyesi'ne ilişkin olarak aralarında Başkan İnan Güney'in de olduğu, 3'ü tutuklu 7 kişi hakkındaki dosyanın bu davayla birleştirilmesi kararı sonrasında, davadaki sanık sayısı, 92'si tutuklu 414'e çıktı.

İddianamede; İmamoğlu hakkında "örgütün kurucusu ve lideri" ifadeleri kullanılarak 142 ayrı suçtan cezalandırılması talep edildi. İmamoğlu hakkında 142 ayrı eylemden, 828 ila 2 bin 352 yıla kadar hapsi istendi.

Duruşmalar nisan ayı sonuna kadar devam edecek

Duruşmada salonda yer alacak basın mensubu sayısı ile sanıklara müdafi sınırı getirilmişti. Duruşmalar nisan ayı sonuna kadar haftanın 4 günü olacak şekilde yapılacak ve ay sonuna kadar tutuklu sanıkların savunması alınacak. Mahkemenin nisan ayının sonuna kadar tutukluluklar yönünde de bir değerlendirmeler yapması bekleniyor.



T24'ün İBB iddianamesine ilişkin dosyası

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında yer aldığı 105 kişinin tutuklu bulunduğu, İBB'ye yönelik yolsuzluk soruşturmasını tamamladı.

3 bin 700 sayfayı aşan, 402 kişinin sanık olarak yer aldığı iddianamede, İmamoğlu'nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı'ndan itibaren "sistem" kurarak, bu sistem sayesinde, önce İstanbul Belediye Başkanı seçildiği, ardından CHP'yi ele geçirdiği, ardından da CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı olarak fon oluşturduğu belirtildi ve 142 ayrı eylemden, 828 ila 2 bin 352 yıla kadar hapsi istendi.

"Ekrem İmamoğlu suç örgütü" adı verilen yapıda yer aldığı öne sürülen örgüt yöneticileri, örgüt üyeleri ve örgüte yardım eden isimlerin, "suç örgütü kurma", "suç örgütü yönetme", "rüşvet alma", "rüşvet verme" suçlarını işledikleri öne sürüldü.

İddianamede, iş insanlarından para toplanmasına dayalı olduğu iddia edilen "sistem" için, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın da sıkça kullandığı "ahtapotun kolları gibi" ifadesi dört kez kullanıldı.

Özgür Özel'i CHP Genel Başkanı olarak seçen ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nu partiden uzaklaştıran ismin İmamoğlu olduğunun öne sürüldüğü iddianamede, CHP yönetiminin de suç yoluyla elde edilen gelirleri kullandığı ve bütün eylemlerden haberdar olduğu iddia edildi.

İki CHP'li vekil de İmamoğlu'nun örgütünde olmakla suçlandı ve dokunulmazlıklarının kaldırılması istemiyle fezleke hazırlandı. Başsavcılık, anayasadaki parti kapatma maddelerine atıf yaparak, söz konusu eylemleri "ihbar" yazısıyla Yargıtay Başsavcılığı'na da bildirdi.

İddianamede, oluşan kamu zararının 160 milyar TL ve 24 milyon dolar olduğu öne sürülerek, İmamoğlu ve oğlu ile çok sayıda kişinin şirketlerine, CHP İl Başkanlığı binasına el konulması talep edildi.

İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunulan iddianamede 15 gizli tanığın ifadeleri de yer alıyor. İddianamede "etkin pişmanlık"tan yararlananların sayısı 76 kişi olarak açıklandı. 

7 bölümden oluşan iddianamenin birinci bölümünde "suç örgütünün genel yapısı ve özellikleri" ikinci bölümde, "soruşturmanın genel özeti", üçüncü bölümde "örgüt lideri" olarak nitelendirilen İmamoğlu'nun Beylikdüzü Belediye Başkanı olduğu dönemde ilçedeki eylemleri yer aldı.

Dördüncü bölümde İmamoğlu'nun İBB Başkanı olduğu dönemde "örgütün tıpkı bir ahtapotun kolları gibi İstanbul geneline yayılan eylemlerinden" bahsedildiği belirtildi.

Beşinci bölümde İBB iştirakleriyle ilgili suçlamalar yer alırken, son bölümde de hakkında kamu davası açılan şüphelilerin üzerine atılı eylemlerle ilgili suç tasnifleri ve sevk maddelerine yer verildi.

İstanbul il binasının alınması sırasındaki para görüntüleri, "örgüt faaliyeti ile ilgili sızan ilk görüntüler" diye nitelendirildi. 

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU'NUN ANALİZİ

CHP’nin "sistem"le mücadelesi: Henüz açılmamış İBB davasının açıklanması, Yargıtay’a ihbar ve CHP’yi bekleyen mücadele

İBB iddianamesinde "örgüt" çabası: Sadece İmamoğlu değil CHP de yargılanıyor!


İBB'ye yönelik "yolsuzluk" iddianamesinde İmamoğlu'na 2 bin 352 yıla kadar hapis istemi: İşte tüm detaylar, suçlamalar, istenen cezalar...


İBB iddianamesinde dört gazeteci hakkında "örgüte yardım" ve "halkı yanıltıcı bilgiyi yayma"dan hapis cezası istemi: Haberler, soruşturmayı itibarsızlaştırma amacıyla yapıldı


Kurultaydaki görüntüler "etkin pişmanlık" kanıtı sayıldı, İmamoğlu'nun A takımı tek tek işaretlendi,  fotoğraf kanıt sayıldı: İtirafçının ifadesini doğrular nitelikte


AKP milletvekilinin eşi, İBB iddianamesinde "mağdur" olarak yer aldı: Kreş karşılığı bağış istendi, uygun görmesem de kabul ettim


İBB ‘yolsuzluk’ iddianamesi: İmamoğlu, Özgür Özel’i Kılıçdaroğlu karşısında aday olarak belirledi, Rıza Akpolat ile belediye başkan adaylarını seçti


İBB’ye "yurt dışından para alındı" iddiası: Raylı sistem dahil farklı projeler için kredi çekildi, örgütü beslemek için kullanıldı


İBB iddianamesi: Soruşturma, 'para sayma görüntüleri' ile başladı: İmamoğlu CHP'yi ele geçirip cumhurbaşkanı olarak yolsuzluk çarkını büyütecekti

 

İlgili İçerikler