“Vücud, ruh, hülya, rüya”: Abdülhak Şinasi Hisar’la Göksu Mezarlığına bir ziyaret

"Hisar belki de çocukluğunun geçtiği ve kendisinin en ince detaylarına kadar anlattığı yalısına yönelmişti Göksu üzerinden. Önceleri abartı ve başarısız soyutlama olarak düşündüğüm Boğaziçi Yalıları’na artık başka türlü bakıyordum. Bu duygular içinde küçük kitabı tekrar okudum..."

25 Ağustos 2022 13:52

İstanbul’da olduğum zamanlar sınırlı olsa da Kavacık’taki bir dairede kalıyorum. Beşiktaş-Kabataş-Bebek hattında geçen zamanda okul, kurs, seminer sorumlukları nedeniyle geç kalma korkusuyla koşuştururdum. Şimdi, gençlikten sonra gelen tuhaf bir zaman aralığında, kararlı olarak belli yolları, mesafeleri yürüyor, fotoğraf çekiyorum. Belli bir amacı olmayan bu yürüyüşler giderek İstanbul’da geçirdiğim zamanı etkisi altına aldı. Küçüksu, Anadoluhisarı, Göksu, Kanlıca, Çubuklu, Paşabahçe hattında anlamsız iç konuşmalarla geçen bu yürüyüşlerden sonra yorgunluktan çökmüş halde kaldığım gecekondu apartmanına geldiğimde sadece uyku sessizliğine dalmak hoşuma gitmeye başladı. Kısa bir süre sonra fark ettim ki, Beykoz ilçesinin mahallelerini arşınlıyorum fark etmeden. Güzel isimleri var bu mahallelerin: Akbaba, Alibahadır, Baklacı, Bozhane, Çamlıbahçe, Çengeldere, Çiğdem, Görele, İncirliköy, İshaklı, Kaynarca, Öğümce, Paşamandıra, Poyrazköy, Rüzgârlıbahçe, Soğuksu, Yalıköy, Zerzevatçı.

Yavaş yavaş, herhangi bir araca binmeden bu mahalleri, Akbaba’dan Zerzevatçı’ya keşfetmeye başladım. Yürürken öylesine sokaklardan, yollardan geçiyordum ki, şaşkınlığın ötesinde nerede, hangi zamanda olduğumu unutuyor, sadece yürüyor, yürüdükçe de daha çok yürümek istiyordum. Birkaç kez kar, tipi beklentisi nedeniyle günlük hayatın durduğu zamanlarda da yürüdüm. Anadoluhisarı’nın önünden tepeye doğru çıkan Setüstü Sokağı hep ilgimi çekerdi. Sağında Hisar’a yapışmış kiremit kırmızısı evin olduğu bu sokaktaki eski tahta bir ev, tekneden de göründüğü için tuhaf bir şekilde ilgimi çeker, koşullanmış gibi, ona yönelirdim. Yıllar sonra bu evin yanı başındaki konutun Nedim Gürsel’in ailesine ait olduğunu, Nedim’in Boğaz’a bakan katta çalıştığını öğrendim.

Setüstü Sokağı’nın içinde arkaya doğru ilerleyen, ince uzun, üstünde kurumuş bir çeşmenin olduğu, bana her zaman gizemli gelen küçük bir yol da vardı. Çıkmaz diye hiç yönelmediğim bu dar sokağa lapa lapa kar yağarken yöneldim. Adının Kanije Sokak olduğunu öğrendim. Öylesine güzel bir sessizlik vardı ki, adımlarımın hışırtısını duyuyordum. Ayaklarımın beni götürdüğü şekilde ilerlerken bu dar sokağın Göksu Deresi’ne paralel, ince uzun yola çıktığını fark ettim. Ne bir araba, ne de insanın olduğu yolun sağ tarafında eski evler, solunda ise çok eski olduğu hemen fark edilen mezarlık vardı. Karların beyaz örtüsü altında beliren mezar taşlarına bakarak epeyce yürüdükten sonra belki de İstanbul’un en dik yokuşlarından biriyle karşılaştım. Yürürken kaydığım yoldan bu dik yolu çıkmaya çabalıyordum. Güç bela Otağtepe’ye vardığımda ayakkabılarım, pantolonum ve parkam sırılsıklam olmuştu. Bu ıslaklıkla hiçbir araca binmem mümkün olmadığı için yürümek zorundaydım.

Anadoluhisarı’ndan Göksu’ya ilerleyen yoldaki müthiş mezarlık aklımdan çıkmıyordu. Geçenlerde bu yoldan tekrar yürüdüm. Fotoğraf çektim. Çok eski, neredeyse toprağın altına geçtiği için sadece başları görünen, feslerin, kavukların adeta mantar tarlalarını andırdığı bu görüntüyü unutmam mümkün değildi. Hiçbir sıra, hiza gözetilmeden on sekizinci, on dokuzuncu yüzyılda da kullanılan bu mezarlıktaki tuhaf ama büyüleyici karmaşa karşısında şaşkındım. Aradan epeyce zaman geçtikten sonra bu mezarlığı Abdülhak Şinasi Hisar’ın bir kitabında okuduğumu hatırladım. Hangi kitabı olduğunu bulmam epeyce zaman alsa da, ilk baskısı Varlık’tan çıkan Boğaziçi Yalıları’nda (1954) aradığım bölümü buldum.

Abdülhak Şinasi Hisar

Hisar’ın cümlelerinin altını çizerken farklı bir kâğıt direnciyle karşılaştım. Kitapların altını çizmek, kenarlarına not almak gibi huylarım olduğu için, hangi kâğıdın nasıl direnç göstereceğini, hangi kitabın suluboya kalemleriyle, hangilerinin sadece yumuşak kalemle çizileceğini öğrenmiştim. Hisar’ın kitabının saman kâğıdı daha önce gördüklerimden, karaladıklarımdan farklıydı. Bunun verdiği heyecanla sayfaların altını üstüne getirerek çizdim. Benim Göksu’da yürüdüğüm bu yolu Hisar nasıl yürümüştü? Belleğimdeki fotoğraflar ve Ara Güler’in küfür dolu hatıralarından aklımda kalanlarla Abdülhak Şinasi Hisar’ı bu düz yolda o kadar derinden düşündüm ki, siyah bir takım elbiseyle belki 1950 başlarında bu tozlu yoldan geçerken onu görür gibi oldum:

“Mesela Rumelihisarı’nda, Anadolu sahilinde birçok yerlerde, Göksu deresinde, Kanlıca yolunda öyle eski mezarlıklar vardı ki, bunların ruhları daha hâlâ canlı gibi, geceleri hâlâ sönmemiş mumları kendi kendilerine yanmış gibi görünürdü. Ve ben bu mezarlıkların önünden geçerken, Abdülhak Hamid’in ölüme ve mezara dair ezbere bildiğim şiirlerini sanki onlar bana söylüyorlarmış gibi duyardım.”[1]

Hisar belki de çocukluğunun geçtiği ve kendisinin en ince detaylarına kadar anlattığı yalısına yönelmişti Göksu üzerinden. Önceleri abartı ve başarısız soyutlama olarak düşündüğüm Boğaziçi Yalıları’na artık başka türlü bakıyordum. Bu duygular içinde küçük kitabı tekrar okudum. Onun yazdıklarına dayanarak yalısını kurgulamak mümkündü. Birinci katta uşak, aşçı, kayıkçı odaları; ikinci katta kardeşiyle Abdülhak Şinasi’nin odaları, yemek salonu, hizmetçilerin bölümü, üste tamamı denize açılan üç muhteşem oda. Eski Yalıların Hatırlattığı Boğaziçi’nin yazarının ölümünden sonra Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun biraz da oyunbozanlık edip Abdülhak Şinasi’nin acı hakikatini söylediğini Tomris Uyar’dan dinlemiştim, unutmadım elbette. Tomris resmen kahkahalar atarak Abdülhak Şinasi’nin anlata anlata bitiremediği yalısının göçmek üzere, kararık, karanlık bir ev olduğunu söylemişti. Kendisi bu yalıyı ziyaret etmişti. Eşyalar köhnemişti, halayıklar Abdülhak Şinasi’nin çocukluğunu görmüş iki yaşlı kız kurusuydu ve müthiş gevezeydiler. Ailenin gelir durumu sürekli bozuk, anneyle babanın arası epeyce açık, yalıdaki hayat ise adamakıllı aşksız ve huzursuzdu.

İlginç olan, Tomris’in de hakkını verdiği gibi, Abdülhak Şinasi’nin bambaşka bir dünyayı kalemiyle, “havuzlu odada misafirlik oyunu”[2] gibi canlandırmasıdır.

İnsan düşe, yazıya çiziye sığınarak yaşayabilir ancak.

 

 NOTLAR:


[1] Abdülhak Şinasi Hisar, Boğaziçi Yalıları, Varlık Yayınları, İstanbul 1954, s. 8 (İlk baskı)

[2] age, s. 70.

 

GİRİŞ RESMİ:

Göksu Mezarlığı (Fotoğraf: Necmi Sönmez)