Polat Özlüoğlu: “Aile bir kuyudan farksızdır.”

"Bu topraklarda hâlâ ailenin kutsal olduğuna dair güçlü, yıkılmaz, adeta tabu olan bir inanç mevcut. Gelenek, görenek, töre, din, siyaset bağlamında aile dokunulmaz statüsünü hâlâ koruyor. İktidar her devir aileye sırtını yaslıyor. Oysa aile karmaşık, çapraşık ve ölümcül bir hikâye benim için."

08 Eylül 2022 17:10

Polat Özlüoğlu, geçtiğimiz günlerde İthaki Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar’da kendine has diliyle geliştirdiği yeni öykülerini okurla buluşturuyor. Kendi içerisinde aile, yas, baba-oğul çatışması gibi birçok meseleyi barındıran eser, aynı zamanda bir yüzleşmeler kitabı olarak da görülebilir. Polat Özlüoğlu ile öykülerine yansıyan meseleler, yas, ölüm, travmalar ve yeni öykü kitabı Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar üzerine konuştuk…

***

Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlarda tercih ettiğiniz dil, bütün bir kitabı anlatıcının karşısında yer alan bir karşı-kişilik üzerinden şekillendirdiğinizi hissettirdi bana. Anlatıcılar hep karşılarında oturan, onları dinleyen bir karşı-taraf ile muhatap gibi. Bu okuyucu da olabilir, karakterin yakinen bildiği biri de; çok yönlü düşünülebilir. Öncelikle Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlardaki söz konusu bu anlatıcılar kiminle muhatap olur? Hikâyelerini kime anlatırlar ve neden hep bir karşı-taraf/karşı-kişilik” söz konusuymuş gibi hareket ederler?

Aslında bir nevi dilsizliğin, çaresizliğin, yalnızlığın, kaybın ardından ister istemez ağızdan dökülen, etrafa saçılan hikâyeler. Hatta bıçak kemiğe dayandıktan sonraki durumun metinleri hepsi diyebiliriz. Kahramanlar artık acılarını, dertlerini, korkularını, pişmanlıklarını, hüzünlerini, müşküliyetlerini içlerinde tutamayacak, bastıramayacak, susturamayacak hale geldiğinde başlıyor öyküler. Anlatılanların muhatabı yok, daha doğrusu artık yoklar, hayatta değiller, bu dünyadan göçüp gitmişler ya da uzaktalar, çok uzaktalar. Bu yüzden anlatıcı muhatap olarak okuru karşısına alıyor bile isteye. “Ben dili”nin zorlukları, tehlikeleri ve açmazlarını göze alarak yazdığım öyküler bunlar. Çünkü “ben dili” aynı zamanda oldukça dinamik, samimi ve karşıdaki kişiyi hikâyeye ortak eder niteliktedir. Okura sanki öykünün sadece ona hitap ettiği, onun için yazıldığı hissini yaşatır. Bu öykülerdeki anlatıcı hikâyesini artık bu dünyada olmayan eşine, evladına, dostuna, babasına ya da annesine yani kaybettiği birine anlatır, anlatmak ister. Olmayan biri demek sen demektir esasen. Sana anlatılır, senin tarafından okunmak, dinlenmek içindir bütün çaba. Kahraman sesini sana duyurmak, seni karşısına alıp konuşmak, dertleşmek, avutulmak, anlaşılmak, başına gelenleri paylaşmak ister. Hani bir yabancıya anlatmak daha kolaydır ya bazı şeyleri, bu öyküleri dillendirenlerin anlatış tarzı da o minvaldedir. Anlatıcı içini sana açar, hiç tanımadığı bir yabancıya.

Ben anlatısı” yine bu kitaptaki öykülerdeki önemli noktalardan birisi. Öykü karakterlerinin kendi hikâyelerini kendi dilleriyle anlatması, okuyucuyla anlatıcı arasındaki iletişimi daha güçlü kılan bir unsur olarak değerlendirilebilir. Bu da arka planda yazarın ne denli bilinçli bir şekilde hareket ettiğini bize gösterir. Bir öyküyü kaleme alırken onu özellikle ben anlatısı” ile kaleme almanızın sebebi nedir? Bunu okuyucuyla ana karakter arasındaki mesafeyi kısaltan bir unsur olarak değerlendirebilir miyiz?

Evet, mesafeyi yok etmek için en kolay yöntemdir. “Ben anlatısı”nda duygu yoğunluğunu yakalamak, içtenliği, samimiyeti tutturmak ve karşı tarafı inandırmak oldukça meşakkatli ama aynı zamanda keyiflidir. Kullanılan “ben dili” okurun kahramanla özdeşlik kurmasına yol açar, hatta kendini onun yerine koymasına olanak sağlar. Dediğiniz gibi anlatıcıyla okur arasındaki sınır neredeyse ortadan kalkar ya da görünmez olur. Gözünde canlandırdığın karaktere karşı bir yakınlık hissedersin, fersah fersah uzak, aykırı bir karakter bile olsa bir aşinalık doğar, tanıyormuşsun hissi uyanır. Hiç bilmediğiniz dünyalara ait bir karakter bile olsa, kullandığı dil, tavır, söyleyiş biçimi, bakışı, duruşu, jesti, mimiği tanıdık gelir, yabancılık hissetmez okur. Elbette tehlikeli bir anlatı şeklidir; tuzakları, kör noktaları, zorlukları çoktur ama layıkıyla yapıldığında duygu ve düşünceler okura adeta nüfuz eder. Bu yüzden bazı öykülerde duygu, heyecan ve düşünce canlı bir organizma gibi devinir durur okurun zihninde. Yani öykü bittiğinde okurun belleğinde öykü atmosferi, karakterleri, duygusu kolay kolay sonlanmaz, yaşamaya devam eder. Duygu yoğunluğu güçlüdür ve sayfalar ilerledikçe okur içine çekilir öykünün. Acı ya da sevinç paylaşılır olur. Günlük yaşamın içinde sıradan hayatımız bir anda başkalarının acısı ya da sevinciyle dolar. Önemli olan zaten duygudaş bir ortaklık değil midir?

Aile, bir önceki kitabınız Peri Kızı Af Buyrunda olduğu gibi burada da önemli bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Aile içi meseleler, aileyle kurulan iletişim, aileyle tutulan/var olan yas bu kitabın ana izleklerinden birisini temsil ediyor. Aileyi sizin öykülerinizde bu kadar önemli bir mesele haline getiren nedir? 

Aile Peri Kızı Af Buyrun’da kadınların dilinden, ağzından, hatta yüreğinden anlatılıyordu. Bu öykülerde ise aile kavramını baba, oğul-kız evlat, çocuklar üzerinden tersyüz ediyoruz. Bu topraklarda hâlâ ailenin kutsal olduğuna dair güçlü, yıkılmaz, adeta tabu olan bir inanç mevcut. Gelenek, görenek, töre, din, siyaset bağlamında aile dokunulmaz statüsünü hâlâ koruyor. İktidar her devir aileye sırtını yaslıyor. Oysa aile karmaşık, çapraşık ve ölümcül bir hikâye benim için. Ebeveynlerimizi seçemediğimiz bir yuvaya doğuyoruz, büyüyoruz ve ölüyoruz. Karanlık bir kuyuya taş atar gibi. Aile bir kuyudan farksızdır. Acının, şiddetin, yok sayılmanın, kaybetmenin, eril tahakkümün, namus, iffet, ölüm kavramlarının ağırlığı altında ezilen bireyler aile adı altında bir araya gelip bir çatının altında hayatta kalmaya çabalar, çoğu zaman zayi olurlar. Çocuk ise bu aile denen cenderenin çarklarında en çok ezilen, zarar gören, suistimal edilen, yara alan taraftır. Ailenin küçük kara kutularına benzer çocuklar; her şeyi görür, duyar, bilir ve saklarlar zihinlerinde; gerekli gereksiz bir sürü şey vardır gözlerinin ardında. Çocukken yaşananlar ileride dönüşeceğimiz eksik, yaralı, kırık dökük bireylerin yapı taşlarını oluşturur aynı zamanda. Ve maalesef biz, mutsuz çocukların ekilip biçildiği topraklarda yaşıyoruz. Çocukluktan aldığımız miras bütün bir ömrümüzü etkiliyor. Bu yüzden aile benim metinlerimde muktedirlerin dediği gibi hiç de kutsal değil, hiç de yüce bir kurum değil; ne tapılası babalar ne melek anneler var hikâyelerde. Benim aklıma maraz, arıza, kayıp, kıyım, ölüm ve yas terimleri geliyor aile denince. Hastalıklı bir hayvana benzetiyorum aileyi. O hayvan tarafından ısırılmayan, incitilmeyen, zehirlenmeyen çocuk yok gibi zannımca. Öykülerimde o hayvanı masaya yatırıp otopsisini yapıyorum diyebiliriz. 

Baba, bu kitapta ayrı bir parantez açılması gereken konulardan birisi. Bir önceki soruda ailenin sizin metinlerinizdeki öneminden bahsetmiştik, ancak tüm bu fertler içerisinde baba” burada kendisine daha da farklı bir yer ediniyor. Baba kimi zaman alabildiğine zayıf, kimi zaman güçlü, kimi zaman yakın, kimi zaman alabildiğine uzak yapısıyla hep bir yara” olarak kendisine bu öykülerde yer buluyor. Üstelik babayla kurulan ilişkinin bütün bir edebiyat tarihinde de kendisine özel bir yer edindiğini söylemek mümkün. Peki Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlarda baba neden bu kadar güçlü bir anlamsal değere sahip ? Bu kitaptaki baba profilleri üzerine ne söylersiniz?

Önceki kitaplarımda yer alan öykülerin neredeyse çoğunluğu ailenin dişil dünyasına dairdi. Kadın gözüyle, diliyle, kalbiyle yazılmıştı her biri. İçine doğduğum, büyüdüğüm, yetiştirildiğim aile, kadınların çoğunlukta olduğu, halaların, teyzelerin, yengelerin, eltilerin, ninelerin sözünün geçtiği, erkeklerin pek göz önünde olmadığı bir aileydi. Çocukluğum kadınların dillerinin, seslerinin, dertlerinin, sevdalarının, acılarının, ayrılık ve sevinçlerinin, sırlarının, hoş sohbetlerinin arasında geçti yani. Babalar biraz uzaktaydı her daim. Hal böyle olunca hikâyeler de onlara dairdi, yani kadınlara. Ancak bu defa kalemi elime almaktan kaçtığım, ertelediğim, yazmaktan korktuğum tarafa yani kendi arafıma adım attım. Yenilmeyi, yara almayı, dağılıp paramparça olmayı göze aldım bu öyküleri yazarken. Bu kitabın benim kişisel tarihimde, takvimimde de çok namütenahi bir yeri var. İnsan bazen yazarken kendi duvarlarına çarpmayı baştan kabul etmeli. Ben ilk öyküden biliyordum tehlikeli sulara açıldığımı. Ama geri dönemezdim. Bu defa babanın ağır yükünü sırtlayan ya da gölgesini suratlarında taşıyan çocuklardan bahsetmek istedim. Olmaktan korktuğumuz yere doğru adım attım. Baba uzak bir ülke, çorak bir kara parçası, soğuk bir iklim, kırık bir saz gibidir benim için. Konuşmak yerine yazmayı seçmemin sebebi de belki bu yüzdendir. Sizin de dediğiniz gibi, bir “yara”dır babalık müessesesi. Bu kitaptaki baba figürleri de erişilmez, günahkâr, kabahatli, zalim, zorba, olabildiğince yabanıl, yalnız, gururlu ya da zordur. Her çocuğun ilk kahramanıdır baba ama zamanla bunun yanlışlığını ve yalnızlığını hissederler. Hatta ondan kaçar, sakınır, çekinir, uzaklaşır, benzemekten imtina ederler. Oysa tuhaftır, hepimiz babalarımıza benzeyen evlatlara (kız-oğul) dönüşürüz. (Nefretle, hasretle, tereddütle ve pişmanlıkla.) Bu yüzden buradaki öykülerde babalar biraz hasta, biraz pişman, biraz kayıp, biraz kabahatli, biraz da aydınlık değil, aksine, duman gibi, kül gibi karadır. Hatta bir öyküde Cumartesi Babası’dır.

Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar’daki anlatıcı profillerinin bir diğer ortak noktası onların duyarlılıkları bana kalırsa. Karakterleriniz kendilerine, çevrelerine ve meselelere karşı, etrafta olup bitenlere karşı hayli duyarlı bir yapıya sahip. Neden özellikle bu kadar duyarlı anlatıcılar tercih ettiniz?

Sanırım en kestirme yoldan söyleyecek olursam biraz yazar olarak benim dünya görüşümle, hayata bakışımla, geçmişi sırtlanıp geleceği sorgulamamla alakalı bir durum. Gazetecilik okuduğum için, mesleğimi yapmasam da, o eğitimle içimde kemikleşen, ister istemez yerleşen bir refleks mevcut etrafımda vuku bulan her şeye karşı. Çevreye, insanlara, doğaya, dünyaya, ötekine, dışlanana karşı bir hassasiyet. Sorgulayan, araştıran, nedenini, niçinini merak eden bir haletiruhiyeye sahibim. Yazar olarak yazdığım karakterlere de sirayet ediyor bu duyarlı, sorgulayıcı bakış açısı. Dillerine, gözlerine, hislerine yansıyor. Elbette önemli olan duyarlı karakterler yaratmak değil ama bunu üzerlerinde emanet durmayacak şekilde karakterlere giydirmek gerekir. Yazmanın hazzı biraz da bu kör noktalarda ortaya çıkar. İnandırıcı olmalı kurgusu, kaygısı ve duygusu. Benim dertlerim var bu topraklarda yaşayan bir birey olarak; vicdanımı sızlatan, içimi acıtan, hak, hukuk, adalet terazimde açılan kapanmaz gediklere karşı bir tepkim var. Benden önce gelenlerin benden sonrakilere bıraktığı mirasla ilgili içimde koca bir boşluk var. Mahcubiyet ve haysiyetle borcumu yazarak ödemeye çalışıyorum.

Öyküler arasında Hür Yumer, Turgut Uyar, Akgün Akova, Bilge Karasu gibi çeşitli şair ve yazarlardan alıntılar var. Bunun bütün bir kitap boyunca devam etmesi yine yazarın bilinçli bir tercihi olarak anlamsal bir değere de işaret ediyor. Gerek bu şairler/yazarlar, gerekse kitap boyunca tercih ettiğiniz bu alıntılar/mısralar neye işaret eder? Neden özellikle bu isim ve alıntılar?

Sevdiğim, beni etkileyen, tetikleyen, yazıya karşı iştahlandıran, okuma isteği uyandıran yazarların başında gelir Bilge Karasu; onu çok seven Hür Yumer keza. Her yazarın içinde aslında ölü bir şair vardır. Turgut Uyar, Akgün Akova da benim şairlerim arasındadır. Didem Madak, Arkadaş Z. Özger, Birhan Keskin, Murathan Mungan, duygusu yazdıklarıma yakın duran dizelerin sahipleridir. Öykülerin yazılma sürecinde sırt sırta olduğum, yaslandığım yazar/şairlerdi alıntıladıklarım. İçimde birikenlere teyellendi dizeleri, öyküleri. Hatta bazen yönümü tayin ettiler ne mutlu ki… Bilge Karasu ve Hür Yumer ise gerek yazma üslupları, gerek dünyayı algılama ve anlamlandırma anlayışları, gerek zamanının ötesinde konumlanışları, gerekse biçem arayışları bakımından kendime yakın bulduğum yazarlardır. Naif ve incelikli adamlardır. Hem bir okur hem yazar olarak çekici gelmişlerdir her zaman. ‘Yazmasaydım unutup gidecektim belki, çoğunu… Oysa şimdi geviş getirip duruyorum’ diyen bir adama, Bilge Karasu’ya hayran olmayıp da kime olacaksınız ki?

Ölüm, kişinin yüzleşmek zorunda kaldığı en acı gerçeklerden biridir. Bir kaybın hemen ardından başlayan yas süreci ise içerisinde birçok hesaplaşma, anı ve hayal kırıklığını barındırır. Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlardaki birçok öyküde de tam da bu noktada söz etmek istediğim yas ve kaybın bıraktığı boşluğun özel bir yeri var. Öyle ki, ölüm, ölmek, ölü kelimelerinin neredeyse bütün bir kitap boyunca en fazla kullanılan kelimeler olduğu söylenebilir. Ölüm, yas ve kayıp; bu kavramların/kelimelerin kitaba etkisi üzerine ne söylersiniz?

Türkiye toplumsal travmalarla, faili meçhul olaylar ve kayıplarla her devirde hemhal olan bir kara parçasıdır çağlar boyu. En çok yas tutulan topraklarda yaşıyoruz belki de. Bu kadarcık toprağa o kadar çok acı, kayıp, yas ve ölü düşmektedir ki, bazen durup düşünmeden edemiyor insan, nereye kadar gider böyle diye. Öyküler bireysel ve toplumsal kayıpların ardından geride kalanların yaşadığı akıl tutulmasına ve yasa odaklanmaktadır. Acının, kaybın şiddeti öykü anlatıcılarının hayata tutunma çabalarıyla ters orantılıdır. Yas hali tüm zamana ve mekâna yayılır, hatta bulaşır bu öykülerde. Eve, eşyalara, duvarlara, kapılara, perdelere, kıyafetlere, kuşlara, böceklere, neredeyse her şeye bulaşır. Varoluş sancıları içinde boşluğa düşen kahramanlar çocukluğun, ailenin, kayıpların, ölümün, eril şiddetin, iktidar zorbalığının ardından yas tutar. Gerçeklik algısı bir noktadan sonra tuz buz olur. Okurken bunu hissetmeniz amaçlanmıştır; sorular sormanız, hatta hesap sormanız. Yas nereye kadar tutulur ya da yastan gitmek mümkün müdür, ne zaman bırakılır bir ölünün peşi ya da gerçekten unutulur mu her acının eşi benzeri? Bilmiyorum. Yaşamak sadece mutluluk ve huzur değildir. Başkasının acısından haberdar olmak, acıya ortak olmak önemli bir meseledir bence. Çünkü çoğunluğumuz hayatın tekdüzeliği, sıradanlığı ve hızı içinde acıdan olabildiğince uzak durmaya ve mutlu olmaya çalışıyoruz. Günümüzde acı bir zayıflık göstergesi olarak algılanıyor ve sanki bulaşıcıymış gibi korkuluyor. Oysa acı çekmek kötü bir şey değildir. Öykülerde de acı çeken kahramanlar var. Onlar acıyı kanlarının son damlasına kadar yaşıyorlar. Hayat böyle bir şey değil mi? Ya da ölüm… Gözlerimizi, kulaklarımızı daha ne kadar kapalı tutabiliriz ki?

Unutmanın Huzursuz Bahçesi”, Latife Tekine adanan, akla yine Tekinin Unutma Bahçesini de getiren bir öykü. Bu anlamda hem sizin çağdaş Türk edebiyatını ne derece yakından takip ettiğinizi görmek hem de metinler arası ilişkilere dikkat etmek için bu tür yakınlıkları hep aklımızın bir köşesinde tutmak faydalı olacaktır. :)  Peki, son bir soru olarak, gerek bu öykü, gerekse çağdaşlarınızla ilişkiniz, bir okur olarak tercihleriniz üzerine ne söylersiniz?

Çağdaşlarımı okumaya gayret gösteriyorum elbette. Evet, bu öykü Latife Tekin’in Unutma Bahçesi kitabını bitirdikten sonra ortaya çıktı. Bir gecede oturup yazdığım bir öyküdür. Unutma, hafıza, hatırlama, kayıp, kaçış, yalnızlık kavramlarının Latife Tekin tarafından masaya yatırılışı beni çok etkiledi. Romanı bitirdiğimde uzun zaman o kavramlar zihnimde dolandı durdu. Çarpıldığımı söyleyebilirim. İyi yazılmış, üslubu, kurgusu, duygusu oldukça sağlam bir metindi. Metinler arası bir metin. Bir metinde en çok dikkat ettiğim şey hikâyenin kendisi, kurgusu yanında kullandığı dil, dille kurduğu ilişki, dille giriştiği cenktir. Bir nevi dil işçisi olduğumu ayan beyan kabul ediyor ve okuduğum metinlerde de kullanılan dilin zenginliğine önem veriyorum. Sevdiğim, her daim merakla beklediğim yazarlarım var elbet; bir yazar değil, tutkulu bir okur olarak. Son zamanlarda ilgimi çeken, ilk aklıma gelenler, Yalçın Tosun, Uğur Nazlıcan, Fatih Balkış gibi çağdaşlarım.

Teşekkür ederim bu incelikli sorular için.