Bu saatte sessizlik acıdır, gelecektir parka yalnızlığı duyan…*

Üzülen, yenilen, susan ve bastırılan insanlar olmaktan öte, yaşamın bizi nasıl insanlara dönüştürdüğünü; insan, doğa ve mekân sevgisini korumak için giriştiğimiz seferberliği bir gün birilerine anlatabilecek miyiz?

07 Eylül 2017 14:20

İlki 2006 yılında, Kadir Topbaş’ın İstanbul Belediye Başkanlığı makamına gelişinin ikinci yıl dönümü olan nisan ayında gerçekleşen İstanbul Lale Festivali, bu yıl yağmurlu bir günde açılışını yaptı. Emirgan Korusu’nda gerçekleşen törende Topbaş, görevde olduğu dönem boyunca dikilen çiçek ağaçlarıyla kentin ekolojisinin değiştiğini söyledi, “Bugün bu yağmuru görüyorsak bu bitkilerin çoğalmasındandır” dedi. Devamında gelen yazın sonundan bakıldığında talihsiz bir açıklama tabii ama Lale Festivali’nin coşkusu düşünüldüğünde, birkaç sel sadece teferruat sayılabilir. Bu yıl festival kapsamında, Sultanahmet Meydanı’nda bin 231 metrekarelik bir alana ekilen ve İstanbul’un fethinin 564. yıl dönümüne istinaden 564 bin laleden oluşan Dünyanın En Büyük Lale Halısı, İstanbulluların ziyaretine açıldı; bizim icat ettiğimiz, üçüncü kez kırdığımız ve zannediyorum bizden başka kimsenin de kırmaya hamle etmediği bir rekor bu. Topbaş’ın açıklamalarına göre 350 bin aile, yıl boyunca festival için lale yetiştirdi. İlk yılında “Lale evine dönüyor” sloganıyla yola çıkan festivalde bu yıl, sıkı durun, tam 26,5 milyon lale, İstanbul’un çeşitli noktalarına ekildi.1

Uluslararası İstanbul Lale Festivali'nden bir görüntüTam 26,5 milyonluk bir ordu, nisan ayı boyunca İstanbul’un çiçek ve bitki çeşitliliğinin en güçlü olduğu parklarını tek bir çiçeğe, laleye indirgeme amacıyla görev yapıyor; âdeta bir lale cihadı. Bugün şehirli kimliği için parkların ne anlama geldiği düşünüldüğünde, bu floral tektipleştirme politikası aslında bizler için bir hatırlatma. Zira bugün parklar, mekâna dair kolektif bir deneyimin, algının biricik örneğine dönüşmüş durumda. İstanbul’da yeşil alanlar azaldıkça, parklara gitmeyi gündelik bir alışkanlığa dönüştüren insanların sayısı da artıyor. Kamusal alanların daralması, hayatın pahalılığı ve daha birçok sebeple, parklar artık farklı sosyal kesimlerden, gelir seviyelerinden ve politik çevrelerden insanları bir araya getiriyor. İstanbul’un parkları hem içinde bulundukları semtin toplumsal çeşitliliğini yansıtıyor hem de semt sakinlerinin beraber yaşamaya dair bir konsensüse ulaşmalarını sağlayacak bir potansiyele sahip, tıpkı bitki örtüleri gibi.

Yani, Emirgan’da erguvanlar, Yıldız’da ıhlamurlar, Fenerbahçe’de sakız ağaçları yeşerirken, sırf Beşiktaş semtinde tam 425 farklı bitki türü kardeşçe serpilmenin yolunu bulurken2, bu lale seferberliğinde hepimiz Ramazan’da bira içtiği için Gülhane Parkı’nda dayak yiyen birer ceviz ağacına dönüşmüş durumdayız.

Parklar; bahçeler, piknik yerleri ve kent ormanları gibi mekânlarla birlikte, kent içi aktif yeşil alan kategorisinde değerlendiriliyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yönetmeliğine göre, bir şehirde kişi başına düşmesi gereken yeşil alan miktarı en az 15, Dünya Sağlık Örgütü’nün tavsiye ettiği oran ise kişi başına en az dokuz metrekare. Hayaller böyle, ya gerçekler? Yine bakanlığın verilerine göre, İstanbul’da kişi başına düşen kent içi yeşil alan 7.57 metrekare, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne göreyse 8.41. Ancak bu sayılara çim alanlar ve yol kenarı çiçeklendirmeleri, kısacası laleler de dâhil. Ormancılar Derneği Denetleme Kurulu üyesi Yüksel Erdoğan’ın söylediğine göre, 1970’lerde kişi başına düşen yeşil miktarı yüzde 7 iken yüzde 1’e kadar düştüğü görülüyor.3 Bu durum bizi beklentilerimizi düşürmeye de zorluyor. Örneğin, Şişli’de bulunan ve kâğıt üstündeki ismi Sıracevizler, gerçek ismi ise Berkin Elvan Parkı olan yeşil alanı ele alalım. Gezi sürecinden bugüne aktif olarak örgütlenen Şişli Merkez Mahallesi Forumu’nun da toplanma noktası olan bu park öylesine küçük ki, yol kenarı süslemesi kategorisine girmeyi kıl payıyla kaçırıyor. Bir sosyal medya ağında ise, 13 yıldır burada yaşadığını söyleyen bir kullanıcı parkla ilgili şöyle yazıyor: “Takiliyoruz oyle ama cok iyi geliyor :)”

Elbette tüm İstanbullular yeşil alanların keyfini eşit oranda sürmüyor; belediyelerin verilerine göre, püfür püfür meltemlerin semti Sarıyer’de kişi başına düşen yeşil alan 10 metrekareye ulaşırken, Esenler’de yalnızca bir metrekare. Elif Kısar Koramaz ve Handan Türkoğlu tarafından 2014 yılında yapılan “İstanbul’da Kentsel Yeşil Alan Kullanımı ve Kentsel Yeşil Alanlardan Memnuniyet” başlıklı araştırmaya göreyse, “Anadolu Yakası’nda, özellikle Kadıköy’ün sahil yerleşimlerinde, Üsküdar İlçesi’nde ve Kartal- Pendik’te konut çevresindeki parkları kullanım sıklığı yüksek düzeylerdedir. Avrupa Yakası’nda ise özellikle Bakırköy, Zeytinburnu ve Fatih ilçelerinin sahil kesimlerinde ve çevresinde kullanım sıklığının yüksek olduğu söylenebilir. İstanbul genelinde konut çevresindeki parkları kullanım sıklığının en düşük düzeyde olduğu yerleşimlerin ise Kağıthane İlçesi’nin kuzey kesimleri ile yakın çevresinde yer alan yoğun yapılaşmış ve düzensiz gelişmiş yerleşimler olduğu görülmektedir.”4

Öte yandan, istatistiklerin bahsetmediği ancak şehirlilerin bildiği bir gerçek var ki, kadınların parklardaki varlığı geçen senelerde büyük oranda arttı. Geçen haftalarda Maçka Parkı’nda olan hadiseyi çoğu okuyucu duymuştur.5 Park zabıtalarından biri, parktaki bir kadının kıyafetine karışarak, onu bu şekilde koruyamayacağını söylüyor, olaya polis de dâhil oluyor, zabıta hakkında suç duyurusunda bulunuluyor. Zabıtanın söylemek istediği aslında çok açık: “Sen, baban ya da kocan yanında olmaksızın buraya gelen kadın, sen burada yenisin, fazlalıksın. Zabıta olarak benim görevim, senin baban ya da kocan görevini üstlenmek, dolayısıyla benim için ekstra bir iş yüküsün. Bu park senin değil, seni taciz etmek isteyenlerin parkı. Ben ve o tacizciler, biz kendimizi yormayacağız; sen kendine çeki düzen vereceksin.” Haber kaynakları olayı çoğunlukla “kadına taciz” başlıklarıyla duyurdu, yalan da değil tabiî. Ancak haber içeriklerinde görmediğimiz, videoyu izlediğimizde gördüğümüz üzere aslında güvenliğin taciz ettiği kadınlar en başta, “Aman kalkalım hava karardı zaten, tadımız kaçmasın” demek yerine, olay çıkarıyor, çevredeki yabancılar da onlara destek veriyor. Videonun sonunda kadınlardan biri, olay yerine gelen polislere, “Yemin ediyorum çıkarım arabanın üstüne soyunurum, beni deli etmeyin” diye bağırıyor. Toplumsal adalet ve güvenlik talebinin, bir kadın tarafından nasıl da radikalleşebileceğini, devrimcileşebileceğini gösteren, büyüleyici bir an: Beni deli etmeyin! Mevzubahis benim güvenliğim değildir, korumaya çalıştığınız sizin kendi güvenliğinizdir. Medya arada bir, insanın köpeği ısırdığı bu tür anları da manşetlere taşısa ne güzel olurdu.

Bilmiyorum duydunuz mu ama bu yaz şehirde çok büyük bir gelişme daha yaşandı, Olimpiyatlar nihayet İstanbul’u ziyaret etti; Kalamış Parkı’nda ilk kez Queer Olympix isimli bir etkinlik düzenlendi. Çoğunluğu kadın ve LGBTİ+ bireylerden oluşan bir futbol takımı olan Atletik Dildoa’nın düzenlediği bu etkinlikte, Sportif Lezbon, Onur Mafyası, Lezyonerler, Muamma gibi isimlere sahip takımlar yarıştı. Anlattığım şey kulağa bir parodi gibi geliyor olabilir ancak aslında, toplumsal cinsiyet kaynaklı konumlarından ötürü kolektif spor alanlarından dışlanan onlarca kadın, eşcinsel ve trans birey, plaj voleybolu, futbol, bayrak koşusu, uzun atlama gibi dallarda düzenlenen turnuvalara katıldı; formalar yaptırıldı, sloganlar uyduruldu.

Kalamış Kadıköy Gençlik Merkezi'nde gerçekleşen Queer Olympix'ten bir görüntüKentin ortasında, biyolojiyle atanan cinsiyet rollerinin tamamen ekarte edildiği, bunun yerine cinsiyet ve cinselliğin özgürleştirici gücünün kutlandığı bir turnuvalar serisi gerçekleştirildi. Tüm bu olay bir parkta, ailelerin çocuklarını ve yönetmen sandalyelerini kapıp geldiği sıcak bir hafta sonunda gerçekleşti. Kinik okuyucular bu güzel etkinliğin olaysız gerçekleşmesini semtin politik ve ekonomik kimliğine bağlayacak, büyük ölçüde de haklı olacaklardır. Öte yandan, burada toplanan kitle, insanî hiçbir hizmeti ve saygıyı hak etmediğine toplum tarafından karar verilmiş bir kitledir. Queer Olympix, imkânsızlıkların ortasında başka bir hayatın hayalini kurmanın, yaşamı ve bireyi mutluluk ve hazla birlikte bir bütün olarak anlamanın ve böyle bir hayatın mücadelesini vermenin bir örneğidir. Yani zorbalığın, şiddetin ve ölümün ortasında güvende bir yaşamdan fazlasını, kolektif bir eğlence hakkını istemek ve kısacık bir hafta sonu için bile olsa, kazanmaktır.

Kalamış Kadıköy Gençlik Merkezi'nde gerçekleşen Queer Olympix'ten Atletik Dildoa takımı2017 yılında insan bir parkta pinekleyip ipte yürüyen, balonları kurşunlayan insanları filan izlerken, ister istemez tarihin bu kritik döneminde yaşamayı bir gün birilerine nasıl anlatacağını düşünüyor. Üzülen, yenilen, susan ve bastırılan insanlar olmaktan öte, yaşamın bizi nasıl insanlara dönüştürdüğünü; insan, doğa ve mekân sevgisini korumak için giriştiğimiz seferberliği bir gün birilerine anlatabilecek miyiz? Gelecekte insanlar, bizim yaşadığımız ve gençlik dediğimiz, hayat dediğimiz, eğlence, tartışma, buluşma, mücadele dediğimiz şeyi dinlediğinde haset mi hissedecek acıma mı, bunu kestiremiyorum. Şehrin ihtimallerle ve maceralarla dolu olduğu bir dönemin varlığını hatırlamaya ömrü yeten insanlar olarak, sizleri detayları düşünmeye ve kederlenmeye teşvik etmek istemiyorum. Lakin, günün birinde insanlara kolektif mekân deneyimimizin inşaat, lale, polis barikatı ve durmaksızın açılan kafelerden ibaret olduğunu anlatma fikri, deneyimin kendisinden daha büyük bir iç sıkıntısı yaratıyor.

Tam da bu sebeple, bir daha gerçekleşmese bile Queer Olympix’i, annelerinin gençliklerinde dolanmaya çekindikleri parkta, polisi soyunmakla tehdit eden kadınları, yıllar sonra da hatırlamayı ve anlatmayı diliyorum. Tıpkı bundan 20 yıl önce laleleri sopayla döven o eylemci kız gibi bizler de, akan zamanın içerisinde etken özneleriz ve bir tarihi, kendi tarihimizi bizler biriktiriyoruz. Hatırlanan anılar mekânların ruhunu sonsuza kadar değiştiriyor, bizim parklara gömdüğümüz hikâye ise, milyonlarca laleden çok daha derin bir iz bırakıyor. Hayatımıza ve mekânımıza sahip çıktığımızı, kişi başımıza düşen minicik yeşil alana kendimizi zincirleyip, terk etmeyi reddettiğimizi anlatabiliriz. “Biz o zaman parklarda takılırdık” diyebiliriz. “Para yok pul yok, her yer ve her şey ateş pahası. Nisan gibi başlar, götürebildiğimiz kadar götürürdük. Bu fotoğrafı gece çekmişiz ve gözlerim flaştan patlamış. Geceleri parklar bambaşka bir şeye benzer ve geceleri parklarda takılırken biz de vahşi hayvanlar gibi ışıktan ürkerdik. O zamanlar görünmezdi caddeler ışıktan, görünmezdi karanlıkta parklar.*”

 

*Sonrası Kalır I, “Su Yanındaki Parklar”, Edip Cansever, Yapı Kredi Yayınları