İstanbul’dan Bombay’a…

Seyahat-Jurnali

Seyahat Jurnali

ÂLİ BEY

hazırlayan: Mefharet Kandemir Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 2019 144 s.

Âli Bey Düyunu Umumiye’deki görevi sırasında müfettiş olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Suriye ve Irak’ı kapsayan bir teftiş gezisine gönderilir. 1885 yılında başlayan bu görev hayli uzun sürer ve 1888 yılında Hindistan üzerinden İstanbul’a dönmesiyle son bulur. Seyahat Jurnali bu gezinin/görevin öyküsü.

AHMET EKEN

Tanzimat döneminin önde gelen simalarından ve modern Türk mizah edebiyatının öncülerinden olan Mehmet Âli Bey 1846 yılında, İstanbul’da doğmuştur. Babası üst düzey bir bürokrattır. Özel eğitim gören ve o dönemin en revaçta dili olan Fransızcayı öğrenen Âli Bey 14-15 yaşlarındayken Bâbıâli Tercüme Odası’na memur adayı olarak girmiş, ömrünün sonuna kadar memurluk hayatını sürdürmüştür. Osmanlı Devleti’nin Batılı devletlerle her türlü yazışma işlerini yürüten Tercüme Odası, aynı zamanda Tanzimat dönemi edebiyatının pek çok temsilcisinin görev yaptığı bir yerdir.

On yıl kadar burada çalışan ve müdürlüğe kadar yükselen Âli Bey aynı zamanda tiyatro ve mizaha yönelmiştir. O yıllar Teodor Kasap Efendi’nin (1835-1905) ilk Türkçe mizah dergisi olan Diyojen’i çıkardığı (1870), Beyoğlu’ndan sonra İstanbul tarafında da tiyatro çalışmalarının başladığı yıllardır. Güllü Agop Efendi Gedikpaşa Tiyatrosu’nu kurmuş, tiyatrosunda oynamak üzere Türkçeye çevrilmiş veya Türkçe telif eser kıtlığı çekmektedir. Yerli yazarlardan yardım isteyen Agop Efendi’nin yardımına ilk koşanlardan biri Âli Bey olur. Âli Bey sadece eser yazmakla, çevirmekle kalmaz, resmî işlerinden ayırabildiği zamanlarda, o yıllarda hemen hepsi Ermeni olan tiyatro oyuncularına fonetik ve diksiyon dersleri verir. Sahnelenen oyunları büyük ilgi görür.

Mizah yazarlığını ise Diyojen kapatıldıktan sonra yerine çıkan Çıngıraklı Tatar ve Hayâl dergilerinde devam ettirir. Arka arkaya bu dergilerin de kapatılmasının ardından bir süre yazı hayatına ara verir. O dönemde önemli bir görev olan Sıhhiye Meclisi azalığına, bir zaman sonra da Karantina başkâtipliğine tayin edilir. Bu görevlerden sonra Düyunu Umumiye’nin Türk memurları arasına getirilecek ve başmüfettişliğe kadar yükselecektir. Âli Bey Düyunu Umumiye’deki görevi sırasında müfettiş olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Suriye ve Irak’ı kapsayan bir teftiş gezisine gönderilir. 1885 yılında başlayan bu görev hayli uzun sürer ve 1888 yılında Hindistan üzerinden İstanbul’a dönmesiyle son bulur. Seyahat Jurnali bu gezinin/görevin öyküsü.

Âli Bey’in rahat bir dille yazılmış “jurnali”, Ahmet Mithat Efendi ve Ahmet İhsan Tokgöz’ün eserleriyle birlikte, modern seyahat edebiyatının ilk örneklerinden biri olur. Kitabın ilk satırlarından, yazarın 1885 yılının Ocak ayında, deniz yoluyla İstanbul’dan hareket ettiğini öğreniyoruz. İlk durağı, “görülecek bazı işler” nedeniyle Midilli’dir. Ardından İzmir’e geçer; buraya gelmesinin nedeni İskenderun’a giden gemiye binmektir. Gemi Mersin’e de uğradığı için orayı da gezer ve İskenderun’a varır. Burası seyahatinin deniz yoluyla yaptığı kısmının son bulduğu yerdir. At sırtında Halep’e doğru hareket ederler. Bozuk yollarda hayli cefa çektikten sonra Halep’e ulaşırlar. Şehir yüz yirmi bin nüfuslu, önemli bir pazar yeridir. Evleri kâgir ve muntazam, dar sokakları kaldırımlıdır. Suru yıkılıp harap olmuşsa da, çarşısı büyük ve bakımlıdır. Halk anadilleri olan Arapça konuşur ama çoğu Türkçe bilmektedir. “Zengini ve itibarlı tüccarının çokluğu kadar, zarif kumaşları ve nefis tatlıları meşhurdur.”

Âli Bey “yeri güzelse de anmaya değer bir şey” göremediği Kilis’ten, “Amerikalıların büyük ve mükemmel bir okullarının” bulunduğu Ayıntap’tan [Antep], Belkıs şehrinin harabelerini gördüğü ağaçsız Nizip’ten ve Siverek’ten geçerek Diyarbakır’a ulaşır.

Gördüğü bir yeri tanıtırken genel olarak önce coğrafi mevkii, idari durumu hakkında bilgi veriyor, ardından ahalinin etnik durumunu, konuştuğu dilleri, ekonomik ve sosyal durumunu, kıyafetlerini, varsa tarihî yapılarını, halk inançlarını, âdetlerini… ve rastladığı ilginç olguları yazıyor. Örneğin Diyarbakır için, “Diğer adı Amed olan Diyarbakır, Dicle’nin sağ yakasında, gayet yüksek duvarlı bir kalenin içinde, nüfusu yirmi binden fazla büyük bir şehirdir… Dicle Nehri memleketin önünden akar. Dicle’ye kadar yokuş aşağı Bahçeler dedikleri ormanlar vardır” dedikten sonra, sözünü şöyle sürdürüyor: “Ahalisinin çoğunluğu İslam ve bir kısmı Ermeni ve Keldani’dir. Hepsi Türkçe ve Kürtçe ve bazen Arapça konuşurlar. Şehrin evleri kara taştan yapılmış, muntazam binalardır. Yazları çok sıcak olduğu için ahali damlarda yatar… Pek çok edebiyatçılar ve zarif terbiyesi ve tahsili mükemmel kişiler vardır… Bununla beraber Diyarbakır ahalisinin müzevirlikle (arabozan) meşhur olması üzücüdür… Garip hallerinden biri de okkanın beş yüz dirhem olmasıdır… Akrebi, çıbanı, karpuzu meşhurdur…”

Yine bu bölümde halkın giyim kuşamını, karşılaştığı görevlilerin kendisini nasıl ağırladıklarını okuyoruz. Burada on gün kalan yazar, daha sonra öncelikli ulaşım aracı olacak kelekle Siirt’e geçer ve bir ev kiralayarak yerleşir. Bölgedeki tuzlaları denetlemesi gerekmektedir. Ahalinin çoğunun Türkçe bilmediği kentte nüfusun çoğunluğu Kürt ise de, konuşulan dil Arapça’dır. Âli Bey bu kent için, “İçi ne kadar kasvetliyse de, dışı da o kadar hoştur… Türbesi çok, halkı türbe ziyaretine çok düşkündür” diyor.

Siirt’ten “Kürtlerin şeyhlere gösterdikleri hürmet ve itibarın derecesini” gördüğü Bitlis’e, oradan da Tatvan’a geçen Âli Bey, bu vesileyle Van Gölü’nü de görmüş olur. Yine geldiği yolu izleyerek Diyarbakır’a döner. Görevi icabı Mardin’e gidip çevredeki tuzlaları denetlemesi gerekmektedir.

Buradaki işlerini tamamlayıp Diyarbakır’a dönünce İstanbul’a döneceğini düşünmektedir ama öyle olmaz ve Düyunu Umumiye idaresi kendisinden Bağdat’a gitmesini ister. Buraya en kolay yol nehir yoludur. Yolculuklar Dicle Nehri üzerinde, keleklerle yapılmaktadır. Bir kelek yaptırır ve nehir üzerinde günlerce sürecek bir yolculuğa çıkar. Âli Bey kitabında bu yolculuğu hayli ayrıntılı bir biçimde anlatır. Bazılarında konakladığı, bazılarını karşıdan gördüğü yerler hakkında bilgi verir. Örneğin bir yüzyıl sonra Unesco’nun Dünya Mirası Sit Alanı olarak kabul edeceği Samarra için, “İleride ve sol yakada… Samarra’nın harabeleri görünmeye başladı… nehir boyu ve içerilere doğru çöl tamamen harabelerle doludur…” der.

Nihayet günler süren yolculuk sona erer ve Bağdat’a ulaşırlar. “Ahalinin sınıf ve mezhebine göre” giyindiği, adi çamurdan yapılmış, dayanıksız evlerde oturduğu, evlerin tek su kaynağının bahçelerdeki kuyular olduğu, kaldırımsız, kanalizasyonu olmayan bu şehirde bir süre kalan yazar çevreyi de gezmeyi ihmal etmez.

Bağdat’tayken Düyunu Umumiye “memuriyetini sona erdirir”, ancak o Bağdat Valiliği’nde yeni bir göreve başlar. Bir süre sonra hükümet onu İstanbul’a çağırır. O da “mevsimden dolayı denizyoluyla gitmeyi karayoluna” tercih eder. Ve bu kez nehir gemisiyle Basra’dan hareket eder (19 Ekim 1886). Önce Basra, sonra da Umman körfezlerini görür ve Maskat şehirlerini dolaşır. Sonunda Karaçi’ye varırlar.


Karaçi’de develerle yolculuk, 1890.

Karaçi 200 bin nüfuslu, caddeleri geniş ve muntazam, büyük ve yüksek binaları olan bir kenttir. Caddeleri gaz lambalarıyla aydınlatılmaktadır. Âli Bey burada bir gece kalıp aynı gemiyle Bombay’a doğru yola çıkar. Yolda şiddetli bir fırtınaya tutulurlar; kamarası dahil, geminin her yanını su basar. Neyse ki kurtulurlar. Ve gecikmeli olarak Bombay’a varırlar. Gemiden indikten sonra bir otele yerleşen Âli Bey yaşadığı fırtınadan sonra hemen Süveyş’e gidecek bir gemiye binmek istemektedir. Bu yolculuğa çıkma isteğinin başka nedeni de ülkedeki görülmeye değer şeyleri görmek, halkını tanımak arzusudur. Bir hafta sonra hareket edecek gemiye binmeye karar verir.

Bombay, 1890.

Kitapta Bombay ile ilgili olarak şu satırları okuyoruz: “Yüz bin nüfuslu, büyük bir kenttir. Çeşitli kısımlara bölünmüş olan ahalisi İslam, Parsî, Banyan ve Hindi’dur. Bunlardan başka bir grup da Portekizliler vardır.” Âli Bey daha sonra bu gruplar hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi verir. Kıyafetleri, yaptıkları işler, oturdukları binalar, inançları, hatta cenaze merasimleri… Âli Bey Parsilerin ölülerini kartallara yedirdikleri kuleleri özellikle gidip görür, ölü yakma törenlerini izler… Gördüklerinden sonra da “sinirleri tutup, sabaha kadar uyuyamaz”.

8 Kasım’da geldiği Bombay’dan bir hafta sonra Süveyş’e doğru yola çıkan Âli Bey kazasız belasız önce Mısır’a, ardından da bir başka gemiyle İstanbul’a ulaşır. İstanbul’dan ayrılalı dört yıl olmuştur. Döndükten sonra bu dört yıl içerisinde gezip gördüğü yerleri, tanıdığı, konuştuğu insanları ve edindiği bilgileri kaleme alıp okuyucularla paylaşan Âli Bey daha çok mizah, tiyatro eserlerinden ve Türk edebiyatında mizah sözlüğü türünün ilk örneği olan Lehçetü’l-Hakâyık’dan (Hakikatlerin Dili) oluşan eserlerinin arasına “Seyahat Jurnali” isimli kitabı katar.