Kuytumda: kuytu köşedeki taşlar ve yalnızlıklar

Kuytumda

Kuytumda

GONCA ÖZMEN

Kırmızı Kedi Yayınları 2021 4. baskı 62 s.

"Bu yazıda Özmen’in Kuytumda kitabındaki birtakım şiirlerde tekrar eden bir çeşit eyleme, motife, tavra odaklanacağım. Kuytumda’daki pek çok şiirde şiir kişileri taşlarla, duvarlarla, kuyuyla iletişim kuruyorlar. İşte bir nevi “taştan” nesnelerle kurulan bu iletişim ve aynı zamanda taşla insan arasında kurulan benzetme şiirlerde kaçınılmaz olarak ilgimi çekti."

ZEYNEP HAZAL SEVİNÇ

Terry Eagleton’ın Şiir Nasıl Okunur? (2011) kitabındaki şiire dair tanımlarından biri şöyledir: “Bir şiir, bizim onunla istediğimizi yapabilmemiz için kamusal dünyaya salınmış bir ifadedir. Tanımı gereği asla tek bir anlamı olamayacak bir yazı biçimidir.” (s. 52) Dolayısıyla burada şiiri alımlayan kişi yani “okur” ve onun anlamlandırması önem kazanır. Metin tekil bir anlama sahip değildir lakin Eagleton’ın da belirttiği üzere metinden yola çıkılarak yapılan “makul” yorumlardır geçerli olan. Burada söz konusu edilen şey okurun rastgele, dilediği herhangi bir anlamı şiire atfetmesi değildir; şiirden yola çıkılarak ona makul, anlamlı bir bağlamı vermektir. (Eagleton, s. 51)  

Gonca Özmen, Kuytumda dosyasıyla 2000 yılı Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü’nü alır. Kuytumda’dan sonra Belki Sessiz (2008) ve Bile İsteye (2019) adlı şiir kitaplarını yayımlar, çeşitli edebiyat ödüllerini kazanır ve şiirleri farklı dillere çevrilir. Bu yazıda Özmen’in Kuytumda kitabındaki birtakım şiirlerde tekrar eden bir çeşit eyleme, motife, tavra odaklanacağım. Kuytumda’daki pek çok şiirde şiir kişileri taşlarla, duvarlarla, kuyuyla iletişim kuruyorlar. İşte bir nevi “taştan” nesnelerle kurulan bu iletişim ve aynı zamanda taşla insan arasında kurulan benzetme şiirlerde kaçınılmaz olarak ilgimi çekti. Bu yazıda ele alacağım belli başlı şiirlerde işte bu taştan nesnelerle şiir öznelerinin kurduğu iletişime odaklanacağım; kişinin taşla, duvarla, kuyuyla kurduğu bu iletişimin, sırdaşlığın eski, otantik, mitik bir kökeninin olduğunu iddia ediyorum ve şiirlerde bunun izini sürüyorum. Bu noktada “Midas’ın Kulakları”na gidip bu efsanevi öykünün konu edildiği metinle ve ayrıca Wong Kar-wai’nin In the Mood for Love filmiyle bir bağlantı kuruyorum. Kuytumda’daki şiir öznelerinin bu iletişimi ve şiirlerde taşlarla kişi arasında kurulan benzetişimin Kuytumdakitabının genelinde görebileceğimiz “yalnızlık” izleğine bağlandığını düşünüyorum.

Gonca Özmen, fotoğraf: Gülbin Eriş

Kuytumda kitabındaki pek çok şiirde şiir özneleri tenhalarda, kuytularda taşlarla, duvarla, kuyuyla iletişim kuruyor, sırdaşlık inşa ediyor, hemhal oluyor ya da taşla insan arasında bir benzerlik inşa ediliyor. Daha detaylı odaklanacağım “Taş Dile Gelse” ve “Duvar’a” şiirlerine geçmeden evvel bu tavrın yer aldığı birkaç şiire değineceğim. “Yara” şiiri şu dizelerle başlıyor: “-çünkü aşk sustu- / Dibe inelim… Kuyunun dibine… / Orda karanlık, sessizlik ve suyun korkusu / Ve sözün ulaşamadığı derinlik”. (s. 12)

Burada bir kaçış olarak kuyuyu görüyoruz. Kuyu yerin dibidir; karanlığın, sessizliğin, ıssızlığın hâkim olduğu tekinsiz bir mekândır. (Kuyu denince Yusuf’u anmamak da elde değil.) Sözün ulaşamadığı derinlik, diyor şiir kişisi. Yani / ya da yalnızca öznenin kendi sesiyle baş başa kaldığı bir derinliktir, kuytuluktur bu. “Pas Gizi Bu” şiirinde “Taşın suskusuna yazıldı her şey” (s. 26) der şiir kişisi. Suskuyla kaim olan bir nesne olarak taşa yazılmıştır, söylenmiştir nice söz. Yine “Sularda” şiirinde “Işık dondu. Taşa gizlendi ses” (s. 23) ifadeleri geçer. Taş o sessiz, durağan, belki kaba, sağır görüntüsüne rağmen aslında içinde sesler barındıran, saklayan bir nesnedir. “Taş Dile Gelse” şiirinden önce bir nevi ön söz hükmündeki şu dizeler yer alıyor: “Ne zaman duvarları anlasam / Yüzün çıkıp geliyor o uzak yolculuğundan.” (s. 31) Bu giriş mısralarında şiir öznesinin o duvarlarla, taşlarla duyguları, geçmişi arasında kurduğu bağlantıya rastlıyoruz ilk anda. Seslenilen sevgilinin yüzü; devamlı bakılan, izlenen duvarlara işlenmiş; o duvarlara anlatılmış. Uzak bir yolculuktan çıkageliyor o duvarlara nakşedilmiş yüz, çünkü mazide kalmış bir yüz bu. Taşla insanın kurduğu o kadim, mitik bağlantı şiirde hemen karşımıza çıkıyor. Taş olanca sabrıyla, durallığıyla tanıklık ediyor hem doğaya hem insana. “Sadece taş dinler yorgun masalını insanın. / Tarihin derin soluğudur taş.” (s. 35) Bu dizelerde taşlara, duvarlara kazınan, anlatılan öykülerin ve masalların oldukça otantik bir eylemi gösterdiği hatırlatılıyor adeta. Bu yüzden taşlar insanın ve tarihin sesini, soluğunu taşıyor. Şiirin ilerleyen kısımlarında taşın çiçeklere bakarak güzelliğin geçici olduğunu söylediği aktarılır ve devamında “Hâlâ cezasını çeker sessizliğinin. / İnsana sadıktır taş. / Ölüsünü bile bekler” (s. 37) dizeleri gelir. Çiçeğin güzelliği karşısında taşın katılığı, sertliği –çiçeğe göre– belki çirkinliği söz konusudur. Lakin çiçeğin güzelliğinin solma kesinliği karşısında taşın kalıcılığı ve belki de sonsuzluğu yer alır. Ama taş bu sessizlikle, durağanlıkla, aynılıkla aynı zamanda bir cezayı da çekiyor, bir imtihandan da geçiyor gibidir. Şiir öznesi taşın sadık oluşunu söyler, çünkü taş sabırla insanı dinler, insanın sırrını saklar. Nitekim biraz sonra da şu dizeler gelir: “Tanrı taşın suskusunu istedi insandan da. / Taş bekleyişin rengindedir.” (s. 38) Taşa suskunluk yüklenmiş, şiir öznesine göre Tanrı insandan da “taşın suskusunu” istemiştir. Dolayısıyla bu suskuya sahip olan insan taşa yönelmiş, taşla sessiz sessiz konuşur olmuştur. Beklemeyi, sabr-u sebatı, sükûneti taş öğretir adeta insana. Taşın bekleyişin renginde olması da dikkat çekici bir imge. “Durmaksızın” duran, yerli yerinde ve sabit olan bu nesneye bekleyiş atfedilmiştir. İnsanın suskusu ve bekleyişile taşın suskusu, bekleyişi arasında bir ortaklık, bir benzerlik de vardır.

“Taş Dile Gelse”den sonraki şiir ise “Duvar’a”dır. Aynı izlek devam eder bu şiirde de. “Duvar bir geçmişi yaşar gibi dalgın. / Anılarıyla oyalanan bencil ihtiyar. / Çatlar taşıdığı sırların çokluğundan.” (s. 39) Duvar geçmişi taşıyan, geçmişe tanık olmuş, geçmişi dinlemiş başlı başına bir karakterdir şiirde. Dalgın, bencil, geçmişe yüzünü dönmüş bir ihtiyara benzetilmiştir duvar. Anıların, geçmişin yüküyle yaşlanmıştır. Burada da duvarla insanın benzerliği akla geliyor. Ve sonra yine o kadim özelliğe dönülür; bu duvarlar, taşlar nice sırrı taşımaktadır. Suskusu, sabrı, taşıdığı gizler onda çatlaklara, yarıklara sebep olmuştur. Şiirin devamında duvarın insana küstüğünü, sessizleştiğini söyler şiir öznesi. (s. 40) Anlatılan o gizlerin, günahların ağırlığı mı küstürmüştür duvarları? Şiir öznesi duvarın uğultusuna kulak verir ve sonra şunu söyler: “Bir çölün uykusu gibidir duvarın duruşu.” (s. 40)

Duvar bir çöl uykusu gibi serin, sessiz, tekinsiz bir duruşa sahiptir. Uğultularıyla ürkütür. Duvarın sırdaşlığı da şu sözlerle anlatılır: “Duvar yalancı korunağı çıplağın, gizlinin yüzü. / Göçebeliği bilmez duvar, kıskanır.” (s. 41) Duvarın karşısında dile gelir insan, duvarın karşısında dilinin bağı çözülür, duvarın karşısında soyunur, sırrını, günahını, duasını döker ona. Duvar onun için bir korunak, bir sırdaştır bu yüzden. Tüm bunların karşısında yerli yerindeliğini koruyan duvar göçmeyi, gitmeyi ister, göçebeliği kıskanır. Fakat o sabit oluşla, yerli yerindelikle, sırrı ve geçmişi taşımakla bir ilence uğramıştır belki de.

Şiirin son iki dizesine de değinmek istiyorum: “İnsan duvarla paylaşır yarasını. / Oysa duvarı yoktur çocukların.” (s. 42) Yine duvarın insanla bir çeşit hemdert, hemhal olmasıyla bitirilir şiir. Fakat çocukların böyle bir duvarı yoktur, çünkü çocukta duvara anlatılacak sırlar, dertler henüz yetişmemiştir. Ve yine bu yüzden duvar bir ihtiyardır şiir öznesi için. Geçmişin kamburu, sırların çatlaklarıyla yüklü bir ihtiyardır duvar. Çocuk henüz trajediden ve sırdan bihaberdir, o yüzden duvar bir çocuk olamaz; çocukların da duvarı olamaz. Yalnızlaşan, maziyi sırtlanan, yaş alıp ya da almayıp mecazi olarak da yaşlanan insan belki de bu duvarın kendisidir.

İşte belki de kadim, otantik, mitik bir kökene sahip denebilecek bu davranış aklıma ilk olarak Kral Midas’ı getirdi. Nitekim nice efsane, nice öykü, mit ya da film akla gelebilir. Nice bağlantı kurulabilir. Ben bu noktada Güngör Dilmen’in bu mitik öyküyü yazdığı “Midas’ın Kulakları” oyununa değinmek istiyorum. Malumumuz, Kral Midas, Apollon ile Pan arasında yargıç kılınır ve ondan Apollon’un liri mi yoksa Pan’ın flütü mü daha üstün ve güzel, buna karar vermesi istenir. Midas’ın kararıyla Pan’ın flütü Apollon’u yener. Apollon’un cezası gecikmez ve Apollon Midas’ın kulaklarını eşek kulaklarına çevirir. Takkeyle dolaşmaya mahkûm olan Midas’ın sırrını ise tek bir kişi öğrenir. Bu kişi de Berber olacaktır. Midas uzayan saçlarını kestirmek için Berber’e gider ve berber onun sırrını yani eşek kulaklarını görür. Berber, Midas’ın sırrını saklamazsa ölüme mahkûm edilecektir. Berber içinde artık bir sancıya dönüşen bu sırrı kusmak ihtiyacını çok yoğun bir şekilde hisseder. Ve sırrını bir kuyuya söyler. “Midas’ın kulakları eşek kulakları” (Dilmen, s. 68) diye kuyuya bağırır Berber, kuyu onun sesini yankılar. Bu bölümün sonunda berber kuyunun başında yığılıp kalır. Kuyudan yankılanan sesi sazlar işitir. Sazlar da Midas’ın sırrını yankılarlar ve böylelikle Gordionlu kralın sırrı faş olur.

Berber kendine ve kimseye söyleyemediği sırrı haykırma ihtiyacını bir kuyuya kusarcasına bağırmasıyla giderir. O katı, dural, yerli yerinde, insan dışı, taştan bir şeyi kendine sırdaş edinmek eylemini görüyoruz Kuytumda’da ve “Midas’ın Kulakları”nda. (Ve elbette daha nice metinde, efsanede, anlatıda…) Çağrışımlar, benzeştirmeler zinciri elbette bitmek bilmez. Son olarak Wong Kar-wai’nin In the Mood for Love (2000) filminin son sahnelerinden birine kısaca değinmek istiyorum. Film Mrs. Chan ile Mr. Chow adlı iki karakter arasında hep bir ihtimal halinde kalan eşikteki bir aşkın anlatımı, karşılaşmaların ve o sınır anlarının yarattığı yoğun duygu üzerine kuruludur. Filmin son sahnelerinden birinde Mr. Chow tarihî bir mekândadır ve bu mekânda bir taşa yüzünü çevirir, –ağzını elleriyle kapayarak– taşa bir şeyler söyler, fısıldar. Filmin gözümden silinmeyen fragmanlarından biri buydu benim için. Karakter tıpkı Kuytumda kitabından andığım şiirlerde yer aldığı gibi, Midas’ın eşek kulaklarını gören Berber gibi gider taştan bir “şey”le sırdaş olur, hemdert olur sanki. İhtimal halinde kalan aşkını, sırrını o antik mekândaki taşa fısıldar, o taşa döker adeta.

Şimdi Kuytumda’daki şiirlerden hareketle yaptığım bu yorumları kitabın geneline hâkim olan bir niteliğe bağlayarak yazıyı sonlandıracağım: Kitaptaki şiirlerde görülen ortak unsur hep bir çeşit yalnızlık, bir kuytu köşede olma hali. Bu noktada şiirler tam da kitabın ismiyle uyum içerisinde diyebiliriz; kuytudakilerin, tenhaların, ıssızlıkların, dolayısıyla yalnızlığın varlığı belirgin. Giden, yiten bir şeylere seslenen, kuytularından içlerindeki suskuları döken şiir özneleri var bu metinlerde. “Bu çeşit” bir var olma hali de doğayla, doğadaki nesnelerle kurulan belirli bir iletişime ve davranışa yöneltiyor bu özneleri. Kuytularda yer alan kişiler içlerini, sırlarını, hislerini duvarlara, taşlara, kuyulara taşıyorlar ve bunlara döküyorlar adeta. Aynı zamanda bu öznelerden yansıyan halleri de işte bu kuyularda, taşlarda, duvarlarda görüyoruz. Böylelikle taşla insan arasında bir benzerlik, ortak bir hal de kuruluyor. Yerli yerinde, sabırlı, kimisi bir şeyleri bekleyen, maziyi taşıyan bu “şey”ler öznelerin sırdaş olduğu, hemdert olduğu unsurlar oluyor. Çeşit çeşit gizler, seviler, yalnızlıklar, maziler bu nesnelere aktarılıyor; taşların suskunluğu da tüm bunları barındırıyor içlerinde.

 

KAYNAKÇA:


Dilmen, G., Toplu Oyunları 1, Mitos-Boyut Yayınları, 2016.

Eagleton, T., Şiir Nasıl Okunur, çev. K. Genç, Agora Kitaplığı, 2011.

Kar-wai, W. (yönetmen), In the Mood for Love (film), Block 2 Pictures, Jet Tone Production, Orly Films, Paradis Films, 2000.

Özmen, G., Kuytumda, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2011.