Söyleşi

Prof. Dr. Sencer Ayata: 1980 sonrası uygulanan neo-liberal politikalar Latin Amerika’da solu, Türkiye’de ise AKP’yi iktidara taşıdı!

"Altın Çağ'dan sonra solun olduğundan zayıf görünmesinin nedeni oy kaybından çok bölünmeler"

15 Ekim 2021 00:00
Metin Kaan Kurtuluş

“El pueblo, unido, jamás será vencido!”

Dün sosyal demokrasinin yükselişini Almanya’da Sosyal Demokrat Parti’nin federal seçimlerde aldığı zaferden yola çıkarak konuştuk, bugün ise Prof. Dr. Sencer Ayata ile biraz daha geçmişten söz edeceğiz. Metnin başındaki sözler Güney Amerika’nın en ünlü sol marşlarından. “Birleşmiş bir halkı hiçbir kuvvet yenemez!” anlamına geliyor. Sol hareketlerin geçmişini incelerken Güney Amerika’dan, haliyle ‘Pembe Dalga’dan söz etmemek olmaz.

TIKLAYIN | 1. bölüm: Prof. Dr. Sencer Ayata anlatıyor: Almanya seçimleri yeni bir sol dalgayı mı haber veriyor?

Sencer Ayata, bu başlığı ele alırken “1980 sonrasında uygulamaya konulan ve tüm dünyayı derinden etkileyen neo-liberal politikalar Latin Amerika ülkelerinde hoşnutsuzlukların artmasına ve yaygın kitlesel protestolara yol açtı. İktidardaki merkez partiler yıprandı” derken ilginç bir benzetmede bulunarak, “Benzer siyasi ve ekonomik koşullar Türkiye’de İslamcı hareketten doğan bir sağ partiyi (AKP) iktidara taşırken çoğu Latin Amerika ülkesinde kazanan sol partiler oldu. ‘Pembe Sol’ olarak bilinen bu dalga yaklaşık 2000-2015 arasında on beş yıl sürdü” ifadelerini kullandı.

Özellikle Batı demokrasilerinde giderek güç kazanan yeşil harekete de değinen Ayata, yeşil kelimesi genelde akıllara temiz enerji, doğanın korunması ve yeşil ekonomi, yeşil dönüşüm gibi başlıklar getirse de yeşil partilerin çoğunlukla piyasanın devlet tarafından düzenlenmesi, sosyal adalet, eşitlik, insan hakları, barış gibi konuları da aynı derecede öne çıkardığına dikkat çekti.

Yakın zamanın en çok konuşulan siyasi terimlerinden biri “popülizm”. Bu kelimeyi duyduğumuzda aklımıza ilk sağ popülizm gelse de, pek tabii solun da popülizmi oluyor. Sencer hoca, sol popülizmi şöyle anlatıyor:

“Popülist solun temel iddiası neo-liberal tahakküme karşı çıkan tüm toplumsal hareketleri, toplum kesimlerini ve örgütleri büyük bir büyük şemsiye altında toplamak. Kadınlar, sendikalar, yoksullar, ırkçılığa karşı mücadele edenler, LGBTİ, etnik azınlıklar, çevreciler, nükleer enerji karşıtları gibi. Sol popülistler anti-kapitalist sosyalizmden ve geleneksel sosyal demokrasiden farklı olarak bu mücadeleleri sınıf merkezli olarak görmüyorlar. İşçi sınıfının öncülüğü tezine karşı çıkıyorlar. Hareket içinde yer alan farklı unsurların birbirine üstünlüğü olmadığını söylüyorlar. Aralarındaki farklılıkları gidermeye çalışmaksızın onları birbirine eklemlemeye çalışıyorlar.“

Ayata'nın T24'ün sorularına verdiği yanıtlar şöyle...

İkinci bölüme biraz ‘Altın Çağ’dan söz ederek başlayalım. Neydi ‘Sosyal Demokrasinin Altın Çağı’? Neler oldu?

Bir dünya görüşü, bir ideoloji, bir siyasi çizgi olarak sosyal demokrasi üç unsuru öne çıkartır. Toplumda eşitlik ve dayanışma... Ekonomide devletin önemi... Siyasette özgürlükçü demokrasi... Sosyal demokrasi 1945-1975 yılları arasında başta Avrupa olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde egemen ideoloji ve siyasi yaklaşım haline gelmişti. Bu ülkelerde sosyal demokrat partiler ekonomiyi, toplumu ve siyaseti kendi siyasi değerleri ve görüşleri doğrultusunda dönüştürmeyi başardılar. Öncelikle işçi sınıfının desteğini alarak iktidara geldiler ve işçileri siyasetten dışlanmış, toplumda marjinalleşmiş, sefalete sürüklenmiş bir toplum kesimi olmaktan küçümsenmeyecek ölçüde kurtardılar. Bu dönemde işçilerin hayat standartları yükseldi. Güçlendirilen sosyal devlet sayesinde işçiler toplumsal güvenceye kavuştular. Genişletilen kamusal hizmetler sayesinde öncesinde görmedikleri bir refah düzeyine eriştiler. Eğitimi, sağlığı kastediyorum. Ünlü tarihçi Hobsbawm’ın deyişiyle, bu “altın çağda” işsizlik ve yoksulluk gibi toplumsal riskler azaltıldı. Yaşlılık, hastalık, engellilik gibi bireysel riskleri önleyecek kapsayıcı politikalar geliştirildi. Sosyal koruma, sosyal diyalog, sosyal dayanışma ortak kurumlar ve değerler haline getirildi. Ama bir o kadar mühim olan da şu... Sosyal demokratlar bir yandan bölüşümcü sosyal politikaları öne çıkartırken diğer yandan ekonomiyi hızla büyütmeyi başardılar.

Tarihçi Eric Hobsbawm

"Altın Çağ'dan sonra solun olduğundan zayıf görünmesinin nedeni oy kaybından çok bu bölünmeler"

Sonrasında ise bir duraklama, hatta gerileme dönemi yaşandı, öyle değil mi?

Evet, 1970’li yılların sonundan itibaren “altın çağ” sona erdi. Sosyal demokratlar küresel ekonomide yaşanan değişiklikler ve yükselen neo-liberal politikalar karşısında gerilemeye ve güç kaybetmeye başladılar. Ekonomi hatta toplum giderek piyasanın egemenliği altına girdi. Ama sadece bu değil. Aynı zamdan hızlı teknolojik değişme ve küreselleşme süreçleri devreye girdi. Bunlarla birlikte sınıfsal yapı köklü biçimde değişti. Sosyal devlet erozyona uğradı. Özellikle uluslararası göçler sonucu kültürel kimlik politikaları öne çıktı. Bu gelişmeler sosyal demokrasinin ideolojik, ekonomik ve toplumsal dayanaklarını ciddi ölçüde sarstı. Sosyal demokrat partiler oy kaybına uğradı ve birçok ülkede bölündü. Ama çok önemli bir hususu göz ardı etmeyelim. Aslında solun olduğundan zayıf görünmelerinin nedeni oy kaybından çok bu bölünmeler.

Hangi partileri kastediyorsunuz?

Bunlar eşitlik ve kamusallık ilkeleri açısından birbirinden çok da uzak değil. Siyasi, stratejik, programatik farklılıklar daha ağırlıklı. Parti sayısı ve isimleri ülkeden ülkeye değişiyor. Ama bunları dört ana ideolojik başlık altında toparlamak mümkün diye düşünüyorum. Sosyal liberalizm, sol popülizm, radikal sosyal demokrasi ve yeşiller hareketi.

"1980’li yıllarda neo-liberal dalganın karşısında durmak adeta imkansız gibi görülüyordu"

Sosyal liberalizm deyince akla ilk olarak Yeni Sol ve Tony Blair geliyor…

Sosyal liberalizm farklı ideolojik isimlerle anıldı. Üçüncü Yol, Yeni Sol, Yeni Merkez... Evet, sembol isim Tony Blair diyebiliriz. 1980’li yıllarda uluslararası bir ideoloji haline gelen neo-liberal dalganın karşısında durmak solda ve sağda birçok kimse tarafından adeta imkansız gibi görülüyordu. İşte böyle bir ortamda sosyal liberaller neo-liberal ekonomi politikaları ile sosyal politikalar arasında yeni bir denge kurmaya çalıştılar. Bazı esaslarını kabullenip sert yanlarını yumuşatmayı, törpülemeyi, insanileştirmeyi denediler. Örneğin eğitim, asgari ücret, yoksullukla mücadele gibi alanlara müdahale ederek neo-liberal politikaları frenlemeyi düşündüler.

Tony Blair, destekçilerinin arasında

Bazı ülkelerde sosyal liberalizm sürekli seçim kaybeden sosyal demokrat partilerin yeniden seçim kazanmalarını ve iktidara gelmelerini sağladı. Örneğin, sonrasında solun eleştiri oklarını üzerine çeken İngiliz İşçi Partisi lideri Tony Blair, Thatcher hegemonyasının hüküm sürdüğü İngiltere’de Muhafazakar Parti’ye karşı üç kere üst üste seçim kazanmayı başardı. Keza Avusturalya ve Avusturya’da İşçi Partileri, İtalya’da Demokrat Parti, Fransa’da Sosyalist Parti, Almanya’da Sosyal Demokrat Parti. Bu partiler özellikle yeni orta sınıflardan önemli seçmen desteği sağladılar.

Sosyal liberaller özellikle 2008 finans krizi sonrasında, neo-liberal politikalara ortaklık yapmış olma nedeniyle hem daha sol hem de sağ popülist partilerden gelen ağır eleştirilere maruz kaldılar. Sonuçta işçilerin ve orta alt sınıfların desteğini önemli ölçüde yitirdiler. Ama halen birçok ülkede solun en büyük partisi hatta ülkenin birinci partisi konumundalar.

Almanya’da Yeşiller kısa bir dönem de olsa anketlere göre iktidar olacak gibi duruyorlardı; şimdi de iktidarın iki numaralı ortağı olacaklar gibi duruyor. Dünyada da hem yeşil partiler hem de yeşil hareket giderek yaygınlaşmakta. Yeşil sol siyasete de değinebilir miyiz biraz?

Yeşiller hareketi 1970’li yıllarda Avustralya ve Yeni Zelanda’da ortaya çıktı. İsviçre, İngiltere, Belçika ve diğer Avrupa ülkelerine yayıldı. Yeşiller ilk büyük başarılarını Almanya’da elde ettiler. Yeşiller deyince akla önce çevre sorunları, yani temiz enerji, doğanın korunması ve yeşil ekonomi, yeşil dönüşüm gelmekte. Ama Yeşiller piyasanın devlet tarafından düzenlenmesi, sosyal adalet, eşitlik, insan hakları, barış gibi konuları da aynı ölçüde öne çıkartıyorlar. İnsan ticareti, savaş harcamaları, para aklama gibi sorunların kararlılıkla üzerine gidiyorlar. Kamu harcamalarını artırmak istiyorlar. Solun tam müttefiki olmadı. Ama son on yılda sosyal demokratlar da eko-sosyal politikaları hedeflerinin tam merkezinde koydu. O nedenle artık ama sosyal demokratlara yaklaşıyorlar. Kitle tüketimine önem veren eski sosyal demokratlardan çevreye önem veren şimdiki sosyal demokratlara yakınlar.

"Avrupa. Bunun için savaşıyoruz"

"Yeşil hareket özgürlük, çoğulculuk ve yaratıcılık gibi değerlere daha çok önem veren bir siyasi akım"

Peki yeşillerin klasik sol görüşlerden farkı nedir?

Yeşiller klasik sosyal demokrat ve sol görüşten farklı olarak işçi sınıfına üstün bir toplumsal ve siyasi statü atfetmiyor. Stratejik öncülük rolü tanımıyor. Gençler, yüksek eğitimliler ve özellikle kadınlardan daha yüksek oranda oy alıyorlar. Seçmenlerinin büyük bölümünü sağlık, eğitim gibi sosyal ve kültürel hizmetlerde çalışan beyaz yakalılar oluşturuyor. Yani eğitim düzeyi ve çevre bilinci yüksek kesimler. Aynı zamanda özgürlük, çoğulculuk ve yaratıcılık gibi değerlere daha çok önem veren bir siyasi akım.

Popülizm denince aklımıza hep sağ popülizm geliyor. Peki ya sol popülizm?

Popülist solun temel iddiası neo-liberal tahakküme karşı çıkan tüm toplumsal hareketleri, toplum kesimlerini ve örgütleri büyük bir büyük şemsiye altında toplamak. Kadınlar, sendikalar, yoksullar, ırkçılığa karşı mücadele edenler, LGBTİ, etnik azınlıklar, çevreciler, nükleer enerji karşıtları gibi. Sol popülistler anti-kapitalist sosyalizmden ve geleneksel sosyal demokrasiden farklı olarak bu mücadeleleri sınıf merkezli olarak görmüyorlar. İşçi sınıfının öncülüğü tezine karşı çıkıyorlar. Hareket içinde yer alan farklı unsurların birbirine üstünlüğü olmadığını söylüyorlar. Aralarındaki farklılıkları gidermeye çalışmaksızın onları birbirine eklemlemeye çalışıyorlar.

Sol popülistler klasik sosyal demokrasiyi yeniden hayata geçirmenin artık olanaksız hale geldiğini iddia ediyorlar. Sosyal demokrat ideolojinin ve politikaların temelini teşkil eden emek sermaye uzlaşmasını yeniden oluşturmanın mümkün olmadığını söylüyorlar. Nedeni neo-liberal politikaların klasik sosyal demokrasinin kurumsal temellerini tasfiye etmiş olması. Yani sosyal devleti, sosyal hakları, toplu sözleşme kurumlarını, tam istihdam hedefini... Durum böyle olunca solun uzlaşmayı değil cepheleşmeyi esas alan bir siyasi çizgi izlemesinin kaçınılmaz olduğunu vurguluyorlar. Partizan ve çatışmacı bir siyaset çizgisi... Burada cepheden kasıt yalnızca emekçiler değil düzene karşı çıkan tüm partiler, kuruluşlar ve toplum kesimlerini kapsayan çok bileşenli, geniş bir halk cephesi.

Çok sayıda örnekleri bulunmakla birlikte sol popülizm deyince akla en çok Syriza ve Podemos geliyor. Her ikisi de 2008 finans krizi sonrası tırmanan yoksulluk ve eşitsizlik karşıtı protesto hareketlerinin sonucu ortaya çıkan siyasi partiler. Kurucuları meydan hareketlerinin, protestoların ve parlamento dışı muhalefetin liderleri. Kuruluşundan kısa bir süre sonra iktidara gelmeyi başaran Syriza Yunanistan’ın içinde bulunduğu ağır ekonomik kriz koşullarında muhalefette söylediklerinin tam tersini yapmak zorunda kaldı. Ağır borç yükü altında dışarıdan dayatılan liberal istikrar tedbirlerini uyguladı. Böyle olunca kendisini iktidara taşıyan dezavantajlı kesimlerin beklentilerini karşılayamadı. Sonuçta, seçimleri kaybederek iktidardan uzaklaştı. İspanya’da ise Podemos özellikle gençler ve işsizlikten yakınanlar arasında destek buldu ve küçük sol partilerle ittifak yaparak oyunu yüzde yirmi düzeyine kadar çıkarttı. Sonrasında bu desteğin yarısını kaybeden Podemos öncesinde eleştirdiği sosyal demokratların kurduğu hükümete küçük ortak olarak katıldı.

Syriza'da Yanis Varufakis ve Aleksis Çipras gibi Yunan solunun önemli isimleri bulunuyordu

Peki sosyal demokrasinin ‘radikali’ nasıl olur?

Almanya’da Die-Linke, İngiltere’de Corbyn’in lider olduğu dönemde İşçi Partisi gibi siyasi partiler sosyal liberalizme radikal biçimde karşı çıktılar. Örneğin İşçi Partisi “azınlık değil çoğunluk için” sloganı altında neo-liberal ekonomi politikalarına son vermeyi amaçlayan yeni bir siyasi düşünce ve hareket oluşturmaya çalıştı. İşçi Partisi iktidarında sosyal harcamaların kısıtlanmasına yol açan istikrar tedbirlerinin terk edileceği belirtildi. Gelir ve servet eşitsizliğinin köklü vergi reformları ve bölüşümcü politikalarla azaltması konusunda söz verildi. Toplu pazarlık kurumunun güçlendirilmesi gerektiği vurgulandı. Parasız eğitim ve sağlık hizmetleri vaadinde bulunuldu. Hatta kapsamlı bir devletleştirme programı açıklandı.

Corbyn dönemi İşçi Partisi’nin sol popülizme benzeyen bazı özelliklerine de dikkat çekilebilir. Parti kültürel kimlik politikalarına ve çok kültürcü görüşlere eskisine göre daha fazla önem verdi. Sol popülistler gibi dijital kampanyaları ve dijital medya stratejilerini öne çıkarttı. Ve yine sol popülizm gibi yaslanabileceği bir toplumsal hareket (Momentum) yaratmaya çalıştı. Bu yaklaşımlar özellikle yüksek eğitim görmüş gençlerin ve beyaz yakalıların ilgisini çekti. Ama işçiler ile göçmenler ve beyaz yakalı orta sınıflar arasındaki uzlaşmazlıkları giderme konusunda yeterince başarı sağlanamadı. Brexit tartışmalarının da gölgesinde cereyan eden son seçimlerde İşçi Partisi tarihinin en ağır seçim yenilgilerinden birine uğradı.

Eski İşçi Partisi lideri Corbyn ve mitinginde açılan Büyük Britanya Komünist Partisi bayrağı

Almanya’da Die-Linke’nin önemli oy kaybına uğramasına zaten değinmiştik.

"1980 sonrası uygulanan neo-liberal politikalar Latin Amerika’da solu iktidara taşıdı, Türkiye’de ise AKP’yi!"

Sol hareketler deyince Latin Amerika’ya da değinmeden geçemeyiz tabii...

1980 sonrasında uygulamaya konulan ve tüm dünyayı derinden etkileyen neo-liberal politikalar Latin Amerika ülkelerinde hoşnutsuzlukların artmasına ve yaygın kitlesel protestolara yol açtı. İktidardaki merkez partiler yıprandı. Benzer siyasi ve ekonomik koşullar Türkiye’de İslamcı hareketten doğan bir sağ partiyi (AKP) iktidara taşırken çoğu Latin Amerika ülkesinde kazanan sol partiler oldu. “Pembe Sol” olarak bilinen bu dalga yaklaşık on beş yıl sürdü (2000-2015).

AKP, 3 Kasım 2002'de tek başına iktidar oldu

Pembe Dalga'nın yükselişi ve düşüşü

Latin Amerika ülkeleri aslında öncesinde de güçlü bir sol geleneğe sahipti öyle değil mi? Örneğin Soğuk Savaş döneminde.

Soğuk Savaş döneminde Güney Amerika solunda çok farklı oluşumlar vardı. Sovyetlere mesafeli, reform yanlısı, ılımlı merkez sol partiler... Sovyet yanlısı komünist partiler... “Peronist” ya da ulusalcı popülist sol... Silahlı mücadeleyle iktidara gelmeye çalışan gerilla örgütleri... Sendikal hareketler ve sol eğilimli sivil toplum kuruluşları… Kosta Rika dışında tüm Güney Amerika ülkeleri uzun süre askeri rejimler tarafından yönetildi. ABD destekli askeri yönetimler otuz yıl boyunca milliyetçi, sosyal demokrat ve sol güçlerle çatıştı. Bu yönetimlere karşı silahlı mücadele veren gerilla örgütlenmeleri Küba ve Nikaragua’da başarılı oldu. 

Soğuk savaş sonrası sol hareketler güç kaybetti ya da şekil değiştirdi değerlendirmesinde bulunur musunuz?

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Sovyet yanlısı komünist partiler ve gerilla hareketleri eski gücünü yitirdi. Sendikalar zayıflatıldı. Sonuçta sosyalist ve sosyal demokrat partilerin sosyal, örgütsel ve ideolojik dayanakları önemli ölçüde değişti. Bu yıllarda yükselen üçüncü demokrasi dalgasıyla birlikte ABD askeri yönetimlerden desteğini büyük ölçüde çekti. 1980 ve 1990’lı yıllarda iktidara gelen siyasi partiler uluslararası finans kuruluşlarının öngördüğü istikrar ve yapısal uyum politikalarını uygulandı. Sosyal politikalar kısıtlandı, sosyal hizmetler özelleştirildi, sübvansiyonlar kaldırıldı ve büyüme yavaşladı. Ama aynı zamanda eşitsizlik ve yoksulluk arttı. Yoksul köylüler kentlere akın ettiler. Kentlerde örgütsüz, düşük ücretli, geçici işlerde çalışan büyük bir ucuz emek kütlesi oluştu.

"Pembe Dalga'da solun yükselmesinde ekonomik faktörler önemli rol oynadı"

Latin Amerika’dan devam edelim. Pembe Dalga nedir? Nasıl başladı?

Latin Amerika’da Pembe Dalga olarak bilinen sol iktidarlar dönemi Venezuela’da Chavez, Brezilya’da Lula, Arjantin’de Kirshner, Bolivya’da Morales, Şili’de Bachelet, Ekvador’da Correa’nın başkanlık seçimlerini kazanmasıyla başladı. Pembe Dalga döneminde: 350 milyon kişi.. Ki Latin Amerika nüfusunun tam dörtte üçü... Meksika ve Kolombiya dışında ülkelerin tümü sol iktidarlar tarafından yönetildi. Solun yükselmesinde ekonomik faktörler önemli rol oynadı. Eşitsizliklerin, yolsuzlukların ve yoksulluğun artması... Böylece sol için bu kesimleri içine alan geniş halk cepheleri oluşturma fırsatı doğmuş oldu.

Cephelerden söz ediyoruz; bunu biraz daha açabilir misiniz?

Evet çünkü halk cephelerinin çok farklı bileşenleri vardı. Elektrik, yol, su gibi somut altyapı sorunlarını dile getirenler… Tarımda üretim ve geçim koşullarının ağırlaşmasına karşı ayaklanan çiftçiler… Siyasi baskıları eleştiren entelektüeller, yazarlar, aktivistler… Koloni döneminden bu yana mağdurlaştırılan yerli topluluklar… Yoksul gecekondulular, kadınlar, kayıt dışı çalışanlar... Bu hareketlere destek veren çevreciler, sendikalar, LGBTİ, STK’lar, feministler, insan hakları savunucuları, gençler...

Halk cephelerinin farklı unsurlardan oluşması ve bileşenlerin beklenti ve taleplerinin farklılığı sol/sosyal demokratların kültürel farklılıklar ve kimlik talepleri ile daha yakından ilgilenmelerine neden oldu. Burada yoksulluğa ve eşitsizliğe karşı mücadele ile kültürel ayrımcılığa karşı mücadelenin bir araya getirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Nitekim sol söylemlerde ekonomik olduğu kadar kültürel eşitlik konusu da vurgulanmaya başlandı. Yine bu bağlamda sivil toplum otoriter rejimlere karşı muhalefetin önemli bir odağı haline geldi.

Pembe Dalga'nın farklı iktidar türleri

Bu sol iktidarlar aralarında ayrılıyor muydu?

Pembe Dalga içinde gerçekten de farklı iktidar türleri görüldü. Bir yanda ABD ile çatışmaktan kaçınan ve neo-liberal politikalara bağlı kalan, sosyal liberal iktidarlardan söz edebiliriz. Diğer yanda Brezilya, Uruguay, Arjantin, Şili gibi ülkelerde sosyal gelişmeye ve demokratikleşmeye öncelik veren iddialı sosyal demokrat iktidarlar. Bunlar yoksullukla mücadele programları dünyanın dikkatini üzerlerinde topladılar. Neo-liberalizmi reforme etme konusunda daha kararlı davrandılar. Türkiye’de bir üçüncü bir grup altıda toplayabileceğimiz ülkelerden daha çok söz edildi. Venezuela, Bolivya, Ekvador ve Nikaragua’daki popülist sol iktidarlar... Radikal, anti-emperyalist, anti-neo-liberal... Bunlar özellikle başlangıç dönemlerinde yoksul, bastırılan ve dışlanan toplum kesimlerine gerçekten sahip çıktılar. Ekonomide devletin rolünü ve ağırlığını artırdılar, birçok uluslararası özel işletmeyi devletleştirdiler.

Yalnız şunu da belirtelim. Pembe Solun iktidarda olduğu 2000’li yıllarda Latin Amerika’nın ihraç ettiği petrolün ve madenlerin fiyatları yükseldi. Çin önemli yatırımlar yaptı. Birçok Latin Amerika ülkesinde yüksek büyüme hızları kaydedildi. Demek istiyorum ki sosyal harcamaların ve yatırımların artmasında elverişli ekonomik konjonktürün de büyük önemi vardı.

Pembe dalganın ekonomi ve sosyal politikalarının hedefleri neydi. Yoksul durumdaki halklara ne gibi faydaları oldu?

Pembe Dalga döneminde yoksulluğa ve eşitsizliğe karşı mücadeleye ve demokratikleşmeye büyük verildi. Kültürel ayrımcılığa ve sosyal dışlamaya karşı da etkili politikalar geliştirildi. Açlık, kötü beslenme, yoksulluk gibi sorunlarla mücadelede önemli ilerlemeler sağlandı. Sağlık ve eğitim hizmetleri iyileştirildi, çok sayıda ucuz konut üretildi. Pembe dalga döneminde, Latin Amerika’da günlük geliri dört doların altında olan yoksulların oranı %45’den %25’e kadar düştü. En iyi örneklerinden birisi Brezilya’da uygulanan ve CHP’nin Aile Sigortası ile önemli benzerlikler taşıyan “Bolsa Familia”projesi. Oradaki ismiyle Aile Cüzdanı... Bu projeden 12 milyon aile ve toplam olarak 50 milyon kişi yararlandı.

Sol/sosyal demokrat iktidarlar halkın ekonomik durumunu iyileştirmeye çalışırken cinsiyetçiliğe, ırkçılığa, çevre tahribatına da karşı çıktılar. Anayasalar demokratikleştirildi, sosyal yurttaşlık hakları genişletildi, yerel katılım konseyleri ve emekçiler tarafından yönetilen kooperatifler kuruldu. Kadın haklarında önemli gelişmeler oldu. Çok sayıda kadın çok önemli konumlara getirildi.

Peki neden ve nasıl çöktü Pembe Dalga?

Aslında Latin Amerika deneyimi o yıllarda neo-liberalizme karşı yeni bir alternatif oluşturmanın neo-liberalizmi eleştirmekten çok daha zor olduğunu gösterdi. Sol partiler iktidara geldiklerinde çeşitli ulusal ve uluslararası engellerle karşı karşıya kaldılar. Bunların başında küresel piyasalar ve uluslararası finans kuruluşlarından kaynaklanan baskılar geliyordu. Geçmişten devralınan kötü ekonomik miras yeni atılımlar yapılmasını güçleştiriyordu. Spekülatif sermaye hareketleri, büyük iç ve dış borç yükü gibi ağır sorunlarla boğuşmak zorunda kaldılar

Diğer yandan, kendi yanlışları da oldu. İktidara gelmelerinde önemli rol oynayan sosyal hareketlerle bağları zaman içinde gevşemeye yüz tuttu. Bazı partiler kendi içinde bölündü. Yozlaşmış siyaset ve devlet yapısı sol partilere de bulaştı. Venezuela gibi ülkelerde demokrasiden uzaklaşıldı. Karizmatik sol popülist liderler tüm gücü kendilerinde topladılar, hukuku çiğnediler, seçimleri manipüle ettiler. Kaybetmenin başlıca nedenlerinden birisi de Latin Amerika’nın ihraç ürünlerinin fiyatlarının düşmesi ve Çin yatırımlarının azalmasıydı. Büyüme durup devletin gelirleri ve kamu yatırımları azalınca, sosyal amaçlı kamu politikalarını sürdürmek zorlaştı. Birçok ülkede yeniden gündeme gelen istikrar tedbirlerine karşı protestolar yükseldi, halk yeniden sokaklara döküldü. Tüm dünyada olduğu gibi Latin Amerika’da da sağ popülizm ve aşırı sağ milliyetçilik yükselmeye başladı.

"Gelinen noktada toplumsal adaletsizliklerin büyümenin de önündeki en büyük engel olduğu düşünülüyor"

Bu dönemde Latin Amerika ülkelerinde bir on yıl boyunca solun yeniden yükselişini gördük. Ama sosyal demokrasinin “Altın Çağ” dediğiniz sosyal demokrasiden sonra dünya ve özellikle Avrupa solunu derinden etkileyen köklü değişim süreçlerini konuşalım. Örneğin konuşmamızın hemen her yerinde neo-liberalizme değinmiştik.

Neo-liberal ekonomi politikaları sosyal demokrasinin bir bakıma alt yapısını büyük ölçüde tahrip etti. Sosyal demokrasiyi ayakta tutan güçlü sosyal devlet, toplu pazarlık, sosyal diyalog ve katılımcı demokrasi gibi sosyal demokrasi kurumlarından söz ediyorum. Daha ötesi bu kurumlara hayat veren eşitlik ve dayanışma değerleri hızla aşındırıldı. Ekonomi ve hatta toplum ve siyaset IMF, Dünya Bankası, Amerikan Merkez Bankası tarafından öngörülen “Washington Uzlaşması” temelinde yeniden şekillendirildi. En genel anlamda ifade edecek olursak piyasa ekonomisi ve piyasa güçlerinin hegemonyası kuruldu. Varlıklı kesimlerden alınan vergiler azaltılırken, devletin sosyal harcamaları düşürüldü. Çalışanların yararlandığı sağlık, eğitim, konut, ulaşım gibi kamu hizmetlerine erişim kısıtlandı. Zenginler aşırı zenginleşti. Üst orta sınıfların ve özellikle en zengin kesimin (%1) gelirleri arttı, servetleri büyüdü, yaşam tarzları değişti. Buna karşılık düşük ve ortanca gelir sahiplerinin ücretleri yerinde saydı hatta geriledi. Günümüzde küresel eşitsizliklerin yanı sıra ülkelerin hatta aynı ülkenin farklı bölgeleri ve kentleri içinde görülen eşitsizlikler büyük boyutlara ulaştı. Gelinen bu nokta artık uluslararası finans kuruluşlarını dahi rahatsız ediyor. Toplumsal adaletsizliklerin büyümenin de önündeki en büyük engel olduğu düşünülüyor.

"Sendikaların üye sayısı azaldı; siyasetteki eski ağırlıkları kayboldu"

Toplumsal değişimin etkisi nedir?

Sanıyorum bu bağlamda öncelikle sanayi toplumundan ileri sanayi, sanayi ötesi, bilgi yoğun ekonomilere doğru ilerleme üzerinde durmak gerekir. Yani sınıfsal değişimlerin başlıca nedeni olarak... En önemlisi endüstriyel işçi sınıfının küçülmesi. Küçülmenin bir nedeni sermayenin küreselleşmesi. Emek yoğun sanayilerin gelişmiş ülkelerden emeğin ucuz olduğu ülkelere yönelmesi…. İkinci neden istihdamın sanayi sektöründen hizmet sektörüne kayması… Üçüncüsü ve en önemlisi, otomasyonun mavi yakalı işgücüne duyulan ihtiyacı azaltması… Sonuçta, mavi yakalı işçilerin çalışan nüfus içindeki payı birçok gelişmiş ülkede yüzde onlar seviyesine düştü. Sendikaların üye sayısı azaldı. Siyasetteki eski ağırlıkları kayboldu.

Buna karşılık hizmet sektörü büyüdü ve zenginlik bu kesimde yoğunlaştı. Sınıfsal yapıdaki değişikliğe gelince... Yüksek eğitim görmüş beyaz yakalılar çalışan nüfusun en büyük dilimi haline geldi. Finans sektöründe çalışanlar, kamu çalışanları, alt-orta-orta ve üst düzey firma yöneticileri, öğretmenler, büro elemanları, yaratıcı sınıflar, profesyoneller vesaire. Tabi bunlar arasında önemli gelir ve statü farklılıkları da var.

Ama yine hizmet sektörü içinde aynı derecede önemli bir başka gelişme daha oldu. Birincisinin, tam aksi yönünde. Düşük ücretli, düşük vasıflı, örgütsüz, kısmen de kayıt dışı işlerde çalışan hizmet emekçilerinin sayıları aynı hızla arttı. Temizlik işçileri, paket servisi yapanlar, dadılar, komiler, tezgahtarlar, hayvan bakıcıları gibi. Sayılamayacak kadar çok faaliyet kolu. İster “hizmet proleteryası”, ister “prekarya” deyin kırılganlığı en yüksek olan kesim. Günümüz gelişmiş ekonomilerinde bu kesimde çalışanlar genellikle dünyanın farklı yerlerinden gelen göçmenler. Dağınık ve örgütsüz bir kesim… Emekçi kesim içinde etnik/dini farklılık temeline de oturan bu bölünme, sosyal demokrat partiler için sanayi işçilerinin küçülmesi kadar önemli bir sorun.

Daha sonra kültürel kimlik politikalarının yükselmesini de gördük. Bunu nasıl okursunuz?

Evet, son kırk yıla damgasını vuran en önemli sosyo-kültürel değişim bu yönde oldu. Geçmişte görece türdeş olan Avrupa toplumları etnik ve dini bakımdan daha fazla farklılaştı ve çoğullaştı. Kültürel kimlik politikalarının yükselmesi aynı zamanda işçi sınıfının etnik grup ve dini inanç temelinde bölünmesine de yol açtı. Tabi kültürel kimlik deyince söz konusu olan sadece etnik ve dini kimlik talepleri değil. Kadın hareketi büyük bir toplumsal destek kazandı. Aynı zamanda LGBTİ, ırkçılığa, aşırı tüketime, çevre kirlenmesine, ayrımcılığa, baskıya karşı gelişen protesto hareketleri... Sol partiler mağdurların yanında olma anlayışı çerçevesinde bu kesimlere sahip çıkmaya çalışıyor. Kadınlara, nüfusun en yoksul kesimini oluşturan göçmen emekçilere.... Ne var ki yalnızca gelenekçi muhafazakarlar değil geçmişte sosyal demokrat partilerin başlıca destekçisi olan işçi sınıfı içinde geniş bir kesim uluslararası göçlerden, aşırı etnik çeşitlenmeden ve kültürel kimlik siyasetinden hoşnut değil. Böyle olunca sosyal demokratlar farklı duruş sergileyen bu emekçi kesimleri içine alan geniş toplumsal ittifaklar kurma konusunda zorlanıyorlar.

YARIN: Sağ popülizmin yükselişi, Türkiye'de sosyal demokrasi, CHP sosyal demokrat mı?, göçmenler, iklim değişikliği

Prof Sencer Ayata ile Türkiye ve Dünya, Toplum ve İnsan

Pandemi sonrası dünya | Prof. Sencer Ayata: Ufukta, gücünü bilimden alan uzman otoritesinin, siyasi otoritenin önüne geçeceği yeni bir aydınlanma görünüyor

Yoksulluk ve Eşitsizlik | Prof. Sencer Ayata: Sokak hareketlerinin ortak noktası eşitsizlik; kaynama noktası ise yoksulluk, dışlanma, ayrımcılık, ötekileştirme

Gençlik 1. parça | Prof. Sencer Ayata anlatıyor: Z kuşağı türdeş mi, ‘medya tekeli’ nasıl kırılıyor, Y kuşağından sonra Z kuşağı da AKP’den uzaklaşıyor mu?

Gençlik 2. parça | Prof. Sencer Ayata: Genç kesimde modernlik ve laiklik, dindarlık ve muhafazakârlığın önüne geçti; muhafazakâr alanda İslamcılık gerilerken milliyetçilik öne çıkıyor

İttifaklar 1. parça | Prof. Sencer Ayata anlatıyor: ‘Yeni anayasa’ manevrası ne sonuçlar üretebilir; partilerin ittifaklar içindeki durumları ne, CHP otoriterleşmeye karşı neden kritik bir önem taşıyor?

İttifaklar 2. parça | Prof. Sencer Ayata: Oy kaybı yaşayan MHP reformlar konusunda düşünüldüğünden esnek davranabilir; CHP ve İyi Parti seçmenleri arasında geleceği temsil eden ve hızlı büyüyen nüfus öne çıkıyor

Kutuplaşma 1. parça |Prof. Sencer Ayata: Muhafazakâr mahalle ile mahallenin çocukları arasında giderek belirginleşen bir fay hattı oluşuyor

Kutuplaşma 2. parça | Prof. Sencer Ayata: Başkanlık anayasası iktidara dışlayıcı otoriterlik, muhalefete çoğulculuk, Türkiye'ye ise sertleşen kutuplaşma getirdi

Dünyada ve Türkiye'de sosyal demokrasi 1. parça | Prof. Dr. Sencer Ayata anlatıyor: Almanya seçimleri yeni bir sol dalgayı mı haber veriyor?