11 Şubat 2026

Kürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki!

Kürt Dili ve Edebiyatı'nın büyük ismi Mehmet Emin Bozarslan için...

Mehmet Emin Bozarslan

Mehmet Emin Bozarslan,
Kürt Dili ve Edebiyatı'nın
büyük ismi hayata veda etti.
91 yaşındaydı.
Diyarbakır Lice doğumluydu.
45 yıldır sürgünde, İsveç'in Uppsala
kentinde yaşıyordu.
1970'li yıllarda Cumhuriyet gazetesinin
mutfağında birlikte çalışmıştım.

Yazı işlerinin bir masasında
sessiz sedasız çalışırdı.
Yüzünden yumuşak gülümsemesi,
önünden de çayı hiç eksik olmazdı.
Dış haberlere Arap basınından
çeviriler yapardı.
1978'de büyük bir acı yaşadı.
İstanbul'da yaşayan bir oğlu
"faili meçhul cinayet"e kurban gitti.
Mehmet Emin Bey oğlunu kaybedince
yurt dışına gitmek istediğini söyledi.
Ama pasaportu yoktu.
Gazete araya girdi,
zamanın İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı
pasaport iznini çıkarttı.
Mehmet Emin Bozarslan 1978'de
sürgün yıllarını geçireceği
İsveç'in yolunu tuttu.

Mehmet Emin Bozarslan'ı
45 yıl boyunca hiç görmedim,
çok seyrek haberleştik.
Dün gece günlüğümün sayfaları arasında
dolaşırken, eski bir yazıma 
rastladım, büyük Kürt edebiyatçısı
Mehmet Uzun'la ilgili.
İçinde Mehmet Emin Bozarslan'ın
ismi de geçen yazının bir bölümü aşağıda... 

* * *

Diyarbakır, 16 Kasım 2006

Modern Kürt edebiyatının en büyük ismi Mehmed Uzun.... Zayıflamış, süzülmüş...

"Mehmed Uzun geçen temmuz ortası Stockholm'den Diyarbakır'a geldiği vakit, ancak bir hafta on gün daha yaşar demişlerdi" diye anlatıyor Şeyhmus Diken,

"Donup kalmıştık. Modern Kürt edebiyatının ikinci adamı da, yirminci adamı da yoktu çünkü. Kürt dilini, modern edebiyatımızı dünyaya tanıtan tek edebiyatçımızdı, romancımızdı Mehmed Uzun... Onun için donup kaldık."

Kanser, midesinden vurmuş. Belki de uzun sürgün yıllarındaki kahredici çalışmaların acı sonucu... Karısı Zozan başıyla onaylıyor.

Sürgünün yarattığı bir edebiyatçı Mehmed Uzun.

Mehmed Uzun

Yitik Bir Aşkın Gölgesinde adını taşıyan romanının ön sayfasına, "Sevgili Hasan Cemal, sürgünden söz etmek hep zordur, söz gırtlakta kalır" diye yazmış.

İsveç'teki sürgün yıllarından sonra ölmeye gelmemiş kendi topraklarına. "Yukarı Mezopotamya'nın şifa kaynağıdır" diyerek iyileşmeye gelmiş Diyabakır'a.

Hastanenin önünde, Darkapı Meydanı'nda onun için divan kurmuş Deng Bejler. Şeyhmus'un deyişiyle "Sözün bitmediği yerden seslenen" Deng Bejler... Mehmed Uzun bir an önce şifa bulsun diye Kürtçe şarkılar, türküler söylemişler ona, Kürtçe destanlar okumuşlar.

Tıpkı çocukluğundaki gibi.

"Çocukluğumda Deng Bejler vardı evimize gelen. Onlar, Kürtçe sözlü anlatımın ustalarıydı. Kürt klasik şarkılarını, destanlarını evimizde söylerlerdi."

Gayet sakin, sükûnet içinde, her noktasını, her virgülünü koyarak konuşuyor Mehmed Uzun. İç barışını sağlamış insanlara mahsus bir özgüven havası var. O kadar yumuşak bakışlı ki, yüz ifadesi, yüz çizgileri öyle ki, özü sözü bir insan diyorsun.

'Bir tokatla tanıştım Türkçeyle!"

1953 Urfa Siverek doğumlu."Geniş bir aşiret eviydi" diye anlatıyor, "Evde, mahallede Kürtçe konuşurduk. Anadilimdi Kürtçe, konuşma dilim. Ama bana okuma yazma öğreten olmadı. Yıllar sonra 12 Mart'ta(1971), hapishanede öğrendim Kürtçe okuma yazmayı. 18 yaşındaydım. Musa Anter'le amcaoğlum Ferit Uzun öğrettiler. Kürtçeyle ilk ciddi ilişkim böyle başladı."

O tokadı unutamıyor!

"Siverek'te ilkokulun birinci günü bir tokat yedim, bugün bile aklımdan çıkmaz. Okul bahçesinde sıraya girmeye çalışırken aramızda Kürtçe konuşuyorduk. Bir tokat attı İstanbullu yedek subay öğretmen, Türkçe konuş diye. Ama Türkçe bilmiyordum ki..."

Amin Maalouf, Lübnanlı yazar, Ölümcül Kimlikler isimli kitabında bir insanın anadiliyle bağını koparmak kadar tehlikeli bir şeyin olmadığını anlatır.

Mehmed Uzun şöyle diyor:

"Ben de bir tokatla tanıştım Türkçeyle. Benim anadilimle bağım böyle koptu. Eğitim dilinin, kültür dilinin Türkçe olması, Kürtçeyle bağımı kopardı. Dili yasaklamak insanlık suçudur. İnsanı anadilinden koparmak vahşettir. Bir insanı kendi dilinden koparmak, insanın ruhunu, kişiliğini zedeliyor, gelişimini engelliyor. Bence bu Kürtçe yasağı, Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük yanlışlarından biriydi."

12 Mart darbesi, 1971.

"Tutuklandım, Kürtçülükten. 18 yaşındaydım. Duvarlara yazılar yazılmıştı Siverek'te. 28 kişi birlikte Diyarbakır Askeri Cezaevi'ne gönderildik. Kürtçeyle ilk ciddi tanışmam böyle oldu. Herkes vardı hapishanede. Tarık Ziya Ekinci, Mehmet Emin Bozaslan, Musa Anter, Ferit Uzun... 3 Mart 1972'de tutuklandım. Hem Kürt aydınları, öğrencileri vardı hapiste hem de Kürt köylüleri ve Kürt ağaları, beyleri, yani eşraftan insanlar vardı, Barzani'ye yardım etmekten dolayı tutuklanan... Aydınlar Türkçe konuşurlardı, eşraf da Kürtçe... Deng Bejler de vardı bizimle içeri atılan... Her lehçeden, yani Kurmanci, Sorani, Zazaca, her lehçeyi konuşan Kürtler vardı. Kürtçenin zenginliğini hapiste böyle tanıdım ilk kez... Sonraki sürgün yıllarımda Kürtçe roman dilimi geliştirmeye başlayınca, Kurmanci'nin başka ağızlarıyla da temasa geldim."

Sonra Diyarbakır'dan Ankara'ya, Mamak Askeri Cezaevi'ne gönderiliyor. O yıllardan bir acısı var Mehmed Uzun'un, hiç unutamadığı:

Kürtçeye hakaret!

"Hapishanelerde, mahkemelerde Kürtçeye çok hakaret ediliyordu. Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nde askeri savcılar, 'Kürtçe diye bir dil yok!' dedikçe, çok kırılıyordum. Kürtçenin zengin bir dil olduğunu, eski bir dil olduğunu, modern metinlerin de Kürtçeyle yazılabileceğini söylemek, göstermek istiyordum."

"Savcı 'Kürtçe diye bir dil yok' diyordu!"

1976'daki davayı anımsıyor. Rızgari davasını...

İsmail Beşikçi'nin de imzasız yazı yazdığı Rızgari dergisinde sorumlu yönetmenliği var Mehmed Uzun'un. Derginin siyasal çizgisi, muhalif ve de radikal...9 ay hapis yatıyor 1976'da.

"DGM'da askeri savcı, iddianamesinde Kürtçe diye bir dil yok diyordu. Nasıl olur?" diye anlatıyor Mehmed Uzun, "Ben bu dille doğdum. Anamla babamla bu dili konuştum. Kürt yok, Kürtçe yok dediklerini duydukça, o kadar kırılıyordum ki... Mahkemede, böyle bir durumda, insan kendini çok güçsüz hissediyor, çaresiz hissediyor. Böyle hukuk olur mu diye haykırmak geliyor içinden... Böylece bir duygu tomurcuklanması yaşamaya başladım hapishanede, modern bir dil olarak Kürtçe'yi edebiyatta kullanmak için..."

Rızgari dergisinde sorumlu Hapisten kararlı çıkıyor. Mahkûmiyetinin kesinleşeceğini anlayınca da sürgüne, İsveç'e gidiyor.

Şöyle diyor Mehmed Uzun:

"Eğer sürgüne gitmeseydim, yaratmış olduğum Kürtçe edebiyatı yaratamazdım."

Sürgünde öteki Kürtlerle, Suriyeli, Iraklı, İranlı, Kafkaslı Kürt yazarlarla temasa geçiyor. Ciğerhun, Osman Sabri, Hasan Hişyar, Ruşen Bedirhan, Nurettin Zaza, İbrahim Ahmet, "Kürt milli marşının yazarı" olarak belirttiği İranlı bir Kürt olan Hejar...

Daha çok 1920'lerde, özellikle Şeyh Said İsyanı sonrasında Türkiye'den Suriye'ye göç etmiş, Latin harfleriyle yazan Kürt edebiyatçılarıyla tanışma, öğrenme dönemi...Zorluğunu şöyle anlatıyor:

"Kürtçe roman yazmak, Türkçe ya da Farsça yazmak gibi değil. Çünkü senin dilin yasaklı bir dil. Eğitimden, iletişimden, modern yaşamdan uzaklaşmış bir dil. İğdiş edilmiş bir dil yani. Bu dille zengin, modern bir edebiyat yapmak çok zordu."

Burada ekliyor:

"Orhan Pamuk'un böyle bir zorluğu yoktu. Çünkü kendi anadiliyle, Türkçeyle yazıyor. Zengin bir edebiyatı, gelişmiş bir dili var. Kitapları, yazarları, okulları, üniversiteleri, sözlükleri, ansiklopedileri var. Ama ben oturup Kürtçe yazmaya karar verdiğim zaman, bunların hiçbirisi yoktu ki. Hiçbirine sahip değildim. Bütün bunlardan yoksun olarak da zengin bir roman dili geliştirmek çok zordu."

Duruyor, düşünüyor. Yutkunarak konuşmaya başlıyor yeniden:

"Kürtçe roman yazmaya başladığım zaman elimde Musa Anter'in 1960'larda hapiste hazırladığı incecik bir sözlük vardı. Bir de Mehmet Emin Bozarslan'ın sözlüğü, 19. yüzyıldan kalma bir sözlüğün çevirisi... Türkiye'ye gelemiyordum. Daha çok Suriye'ye gidip Kürtlerle, halktan insanlarla, amatör şair, şarkıcılarla, Deng Bejlerle birlikte oluyor, Kürt dilini keşfediyordum. Çiçeklerin, ağaçların, kuşların Kürtçe isimlerini öğrenip kaydediyordum. Diaspora'da benden önce yapılmış Kürtçe edebi çalışmaları, dergileri, kitapları tarıyordum."

İğneyle kuyu kazmak!

"Kahredici bir çalışma, sonunda midene vurdu anlaşılan..."

"Galiba" diyor Mehmed Uzun.

Odanın bir köşesinde bizi sessizce izleyen Zozan, (Türkçesi yayla) başıyla onaylıyor.

Hasan Cemal kimdir?

Hasan Cemal 1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1965 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1969 yılında Ankara'da haftalık Devrim dergisinde başladı. Yeni Ortam dergisi, Anka Ajansı ve Günaydın gazetesinde çalıştıktan sonra 1973 yılında Cumhuriyet gazetesine girdi. 1979 - 1981 yılları arasında Ankara Temsilciliği yaptı. 1981-1992 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesini Genel Yayın Yönetmeni olarak yönetti. Cumhuriyet gazetesi Cemal'in yönetimindeyken 1986'da Sedat Simavi Ödülü'nü kazanarak "yılın gazetesi" seçildi. 

1992-1998 yılları arasında Sabah gazetesinin birinci sayfa yazarlığını yaptı. 1998'den 2013'e kadar yaklaşık 15 yıl boyunca Milliyet gazetesinde yazdı. Nokta dergisi 1989 Doruktakiler ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti köşe yazısı ödüllerini kazandı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2004 yılında da "Araştırma" ödülünü Hasan Cemal'in çalışmalarına verdi. 

28 Şubat 2013'te Milliyet'in manşetinde yayımlanan "İmralı Zabıtları"nın yayınını savunduğu için dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan'ın tepkisine hedef oldu. Milliyet yönetimi, "Başbakan'ı ve medya sermayesini sorgulamaktaki ısrarını" gerekçe göstererek yaklaşık 15 yıldır yazdığı gazetedeki köşesini kapattı. 

Milliyet ile yolları ayrıldıktan sonra yaptığı röportajlar ve kaleme aldığı yazılar, bağımsız internet gazetesi T24'te yayımlandı. Türkiye medyasının en etkili ve kıdemli isimlerinden olan Hasan Cemal, Mart 2013'ten beri T24'te yazıyor. Harvard Üniversitesi Nieman Gazetecilik Vakfı Louis M. Lyons Gazetecilikte Vicdan ve Dürüstlük Ödülü'nü "hayatı boyunca basın özgürlüğünü savunmak için gösterdiği çaba nedeniyle" 2015 yılında Hasan Cemal'e verdi. Cemal, Türkiye'de bu ödülü alan ilk gazeteci oldu. 

Bir dönem Bilgi Üniversitesi'nde "Medya ve Politika" dersleri veren Hasan Cemal'in yayımlanmış 14 kitabı, tarih sırasıyla şöyle: 

- Tank Sesiyle Uyanmak (1986)

- Demokrasi Korkusu (1986)

- Tarihi Yaşarken Yakalamak (1987) 

- Özal Hikâyesi (1989)

- Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım (1999)

- Kürtler (2003)

- Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim (2005)

- Türkiye'nin Asker Sorunu (2010)

- Barışa Emanet Olun (2011)

- 1915: Ermeni Soykırımı (2012)

- Delila - Bir Genç Kadın Gerilla'nın Dağ Günlükleri (2014)

- Çözüm sürecinde Kürdistan Günlükleri (2014)

- Hayat İşte Böyle Geçip Gidiyor (2018)

- Zamane Diktatörleri (2024)

Yazarın Diğer Yazıları

Mavi renk de yasaklanmıştı!

Telefonda Birinci Ordu Kurmay Başkanı Tümgeneral Ekrem Dinç. “Cemal Bey” diye başladı, “Anayasa konusunda en küçük bir ima, telkin, telmih yoluyla dahi olsa en ufak bir şey istemiyoruz. Yoksa derhal kapatacağız." Ve noktayı koydu: "Bir de mavi konusu var. Bundan sonra mavi de olmayacak, anlaşıldı mı?”

Necati Özkan’dan mektup: Düşman değil vatandaşım!

“Karşı karşıya kaldığım iddianame, beni vatandaş olarak gören ve bu nedenle hukukun en temel prensiplerine saygı gösteren bir zihniyetle değil, beni adeta düşman gören bir zihniyetle hazırlanmış bir metindir. Vatandaş düşman olarak görülemez, böyle tanımlanamaz. Vatandaş, ülkenin sahibi, devletin temel yapı taşıdır…”

"Daha bu dünyada rezil olmuşum ben" diyen Ali Dayı'dan, Diyarbakır'da Nuri Usta'nın kahvesinden izlenimler...

Lice’nin Ağaçlı köyünün muhtarı Ali Dayı, "Tam on iki nüfus burada kalıyoruz. Bir avuç ekmeğe muhtaç... Daha bu dünyada rezil olmuşum ben” diyor. Yüreğim burkuluyor. Gözlerimi kaçırıyorum Ali Dayı’nın yüzünden...

"
"