Zeynep Yıldırım

29 Ekim 2023

Rana Plaza | 3 bin işçiyi enkaz altında bırakan moda sektörünün mottosu: Ölüm belki ertelenebilir ama sipariş teslim tarihi asla ertelenemez!

Rana Plaza faciasından bir gün sonra şirket toplantısında insani kayıplar yerine, parça sayısı olarak kayıplardan ve bunların hızla nasıl telafi edileceğinden konuşuluyordu...

24 Nisan 2013'te Bangladeş'te bir bina çökmüş, altından İngiltere'nin 19. yüzyılı çıkmıştı. Rana Plaza, sekiz katlı bir binaydı. Binanın altı katında, hızlı moda endüstrisi için sweatshop koşullarında üretim yapılıyordu.

Yıkılmadan bir gün
önce, binaya kullanılamaz raporu verilmişti. Ama dev markaların sipariş teslim tarihi ertelenemezdi. Yıkıldığında içinde yaklaşık 3 bin işçi vardı. Binden fazlası, saniyeler içinde öldü. Faciayı ihmalkârlıkla açıklamak, kolaycı bir açıklamaydı. Bu defa kolaya kaçılmayıp, facianın adı açıkça kondu. Böylelikle Rana Plaza faciası, hız ve ucuzluğu mantıksal sonucuna kadar sürükleyen küresel "hızlı moda" endüstrisinin bir sembolüne dönüştü.

Bir ucunda 'atık sömürgeciliği', ötekinde 'sweatshop koşullarındaki emek sömürüsü'.

Yeryüzündeki her sekiz işçiden birinin çalıştığı moda ve tekstil sektörünün, özelde ise hızlı moda endüstrisinin "iki karanlık" ucuna bundan önceki iki yazıda değinilmişti.

TIKLAYIN | 'Ölü beyaz adamın kıyafetleri' artık çöpe gidiyor

TIKLAYIN | Terhâne'de kadınlara gebelik de yasak; zamane köleleri 'sweatshop' işçilerinin inanılmaz hayatı!


"Kimse moda için ölmemeli"

Hatırlanacaktır; hızlı moda, hız ve ucuzluk demektir.

Hız ve ucuzluk, elbette birbiriyle yakından ilişkilidir. Örneğin, birim zamanda dikilen parça sayısı ucuzluğu getirir. Sömürü ilişkisinde en tepeden başlanırsa, öte yandan, ne küresel hazır giyim markaları ne de onların üretici taşeron zincirleri pazarda yalnız değildir. Ve her biri rakipleriyle, hız ve ucuzluk için yarışır. Markalar, tedarik zincirleri ve taşeronlar… Ama en önemlisi de tekstil işçileri gitgide daha hızlı ve daha ucuz olmalıdır.

Birbirleriyle yakından bağlantılı olmasına karşın, bu ve bir sonraki yazıda 'ucuzluk' ve 'hız 'ayrı ayrı merkeze alınıp, sekt
örün "daha ve daha ucuz" ile "daha ve daha hızlı" arayışının birtakım spesifik sonuçlarına değinilecektir. Zira, çoktandır ucuz Asya'ya kaydırılmış olan tekstil üretiminin, hız talebinin mantıksal bir sonucu olarak emeğin pahalı olduğu "ana yurduna" geri dönmesi, buradaki pahalı emek sorununun ise kaçak göçmen işçilerle "çözülmeye" çalışılması, özellikle ilginçtir.

Ucuzluğun/kârın "bilimsel" sınırı

Maliyetler sabitken bir tişörtün ucuzlaması, malum, kârı ve rekabet gücünü azaltır. Kâr ve rekabet gücünden olmamak için, tişört ucuzladıkça maliyeti de düşmelidir. O halde aradaki farkı, veya "ucuzluğun maliyetini" birileri - çoğunlukla da işçiler - ödemelidir.

Maliyet kabaca; hammadde, emek ve operasyonel -elektrik, su giderleri, amortisman, güvenlik önlemleri, vb.- masraflardan oluşur. Herhangi bir dönemde hammadde masrafları - eğer bilimsel ve teknolojik bir atılım dönemi değilse - az çok sabittir. Bir önceki yazıda değinilmişti, hazır giyim endüstrisi, polyester ve naylon gibi sentetik malzemelere dayalıdır. Bu malzemeler zaten ucuzdur. Ve ucuzluklarının, yavaş değişen "fiziksel" bir sınırı vardır.

Emek çok daha "esnek" bir maliyettir. Daima "daha ve daha ucuzu" aranır. Dünyanın en kârlı endüstrilerinden biri olan "ucuz iğnenin peşindeki" moda endüstrisi, üretiminin yüzde 75'ten fazlasını bu nedenle emeğin "ucuz" olduğu Asya'ya kaydırmıştır. Öte yandan, küresel şirketlerin bu ucuz emek avcılığı söyleminde yanıltıcı bir yön vardır.

Dereleri veya bitki
örtüsü gibi, söyleme bakılırsa bu "ucuz" emek de sanki Bangladeş, Çin veya Vietnam gibi Asya ülkelerinin coğrafi bir özelliğidir. Veya tıpkı mandalinanın kilosunun Adana ve Londra'da sırasıyla 20 ve 75 TL olması gibi, sırf kaynağa yakınlık ve ülkelerin para birimleri arasındaki ilişkiden ötürü, emek Asya'da görece ucuzdur.

Halbuki, durum böyle değildir. Zira, hazır giyim sektörünün satış fiyatları - kendi pazarları anlamında - az çok küresel, oysa emeğin maliyeti/ucuzluğu yereldir. Yani, Bangladeş'teki tekstil işçisi bir kadının emeği sadece küreselde değil, kendi mahallesinde bile - aşırı - ucuzdur!

Ücretler, ancak işçi haklarının kısıtlı olduğu sweatshop koşullarında gitgide dibi görebilir. Moda şirketlerini Asya - veya bazı Güney Amerika - ülkelerine çeken şey de esasında kur farkından kaynaklanan göreli ucuzluk değil, fakat işte bu "kârlı güvencesizlik ve işçi örgütlenmelerinin bastırılmasıyla" gitgide daha ucuz olmaya zorlanan işgücü maliyetidir.

Öte yandan, zorlayan sadece şirketler değildir. İşbirliğinin diğer tarafında, yabancı sermayeyi içeride tutmaya çabalayan, gelişmekte olan ev sahibi ülkelerin hükümetleri vardır. Küresel yatırımcıları kendi ülkelerine çekmek, içeridekileri ise içeride tutabilmek için işçileri haklarından mahrum eder ve çalışma standartlarını ve asgari ücretleri düşürerek, ülkelerini yabancı sermaye için "cazip" kılmaya çabalarlar. Ama sermaye, kaprisli bir kelebek gibidir. Konduğu gibi rakip bir çiçeğe uçmasın diye, hükümetler ülkelerini hep daha da cazip kılmalı ve işgücü maliyeti, daima "daha ve daha ucuz" olmalıdır.

Rana Plaza faciasıyla ilgili bir makalede "Primark ve H&M gibi dev markalar, üretimlerini Bangladeş gibi düşük ücretli ülkelerdeki taşeronlara yaptırdıklarında…" deniliyordu. "Sadece ucuz giysiler için değil, aynı zamanda emek sömürüsü için de dış kaynak kullanmış olurlar."

Yani, üretimlerini oraya kaydırma karşılığında küresel şirketler bu ülkelerden esasında dizginsiz
"sömürü iznini" satın alırlar!

"Hiçe yakın bir maaş için çalışmak, hiçbir şey için çalışmaktan daha iyidir!"

Verili maddi koşullar - hammadde, lojistik, vb. - için Marx ücretin alt sınırını çizmeye çalışmıştı. Bir laboratuvar titizliğiyle giriştiği tarifte ücret, emeğin yeniden üretimi için ödenmesi gereken asgari bedeldi. Günümüz hazır giyim küresel sermayesi ile üretici ev sahibi ülkelerin işbirliği Marx'ın bu tarifini teorik ucuna kadar sürüklemiş ve teorik alt sınırın bile altına inmiştir. Zira ücret, emeğin "salt biyolojik" olarak yeniden üretimi için ödenmesi gereken bedeli, yani gözün görmeye, parmağın dikmeye devam edebileceği kadarını bile ödememektedir. Sonuçta, işbirliği "verimli" sonuçlar vermiştir. Ve ironiktir, baştan sona emek yoğun bir sektör olan hazır giyimde işgücü maliyeti, örneğin, bir tişörtün maliyetinin yüzde 0.6'sına kadar inebilmiştir.

Rana Plaza faciası (2013) öncesinde Bangladeş'te hazır giyim sektöründe asgari ücret aylık 38 dolardı - veya saatte 24 sent. Fakat bu ücreti alabilen, fazla işçi yoktu. Ve hemen hiçbiri, geçinmeye yetecek kadar bir ücret alamıyordu.

Küresel markaların, 2012 verileriyle yılda yaklaşık 22 milyar dolarlık hazır giyim satı
n aldığı Bangladeş'te hazır giyim sweatshoplarından (ter atölyeleri) birinin sahibi, geçinememelerine karşın çalışmaya devam eden işçilerin bu "irrasyonel" çaresizliğini "Hiçe yakın bir maaş için çalışmak…" diye serinkanlılıkla açıklıyordu. "Hiçbir şey için çalışmaktan daha iyidir!" Hiçe yakının, 2013 yılı öncesindeki karşılığı ise çoğu zaman ayda 38 dolardan çok daha azıydı!

Bir dipnot olarak, NWM'nin (Nordea Wealth Management) bununla ilgili bir raporu ilginçtir. Bir örnek olarak, İsveç markası H&M'in ele alındığı raporda, satılan her bir tişörtün maliyetinde gerçekleşecek 12-33 sentlik bir artışla, bunları üreten işçilere geçinebilecekleri kadar bir ücret sağlamanın yeterli olacağı belirtilir. Yani, 20 dolarlık bir tişört için maliyet, satış fiyatı üzerinden binde sadece 6-16 arttığında, işçisi - hiç değilse asgari ölçüde - geçinebilecektir!

hmalkârlık" ve iş kazaları

Yukarıda bahsedilmişti. Hızlı modanın ucuzluk hedefi doğrultusunda, aşağı çekilen bir maliyet grubu da operasyonel masraflardır. Bu liste elektrik, su, doğalgaz giderleri, aletler, makineler ve binalar diye uzayıp gider. Öte yandan, bir üretim sürecinin güvenliği de operasyonel bir maliyettir. Ki bu yazıda söz konusu olan da, özelde işte bu iş güvenliğinden kaynaklanan operasyonel maliyettir.

İş güvenliği pahalıdır. Makinelerin düzenli bakımları yapılmalı, ömürleri aşılmamalıdır, havalandırma ve filtreler düzgün çalışmalı, binaların yük dayanımı analiz edilmelidir, yangın önlemleri alınmalı ve olası kazalar için senaryolar hazırlanmalıdır, vb. Üstelik, iş güvenliği genellikle üretim sürecini yavaşlatır. Ki bu da başka türlü bir pahalılıktır.

Halbuki sipariş edilen sayıda ürün, sipariş edilen maliyetle ve istenen tarihte vitrinlerde yerini almalıdır.

"Kaza" belki, ama sipariş teslim tarihi "ertelenemez!"

Hızlı modanın hız ve ucuzluk baskısı bu nedenle yeryüzündeki en düşük ücretler, güvencesiz istihdam, zorunlu fazla mesai, hızlandırılmış üretim süreci ve sendika yasağına sebep olduğu kadar iş güvenliğini de ortadan kaldırır.
 
Haftanın yedi günü, günde 14-16 saat çalışarak işçiler çoğu zaman kaçak inşa edilmiş derme çatma yapılarda ve yapının kaldıramayacağı kadar ağır iş makinelerinin arasında, tepelerindeki en büyük sopa olan sipariş teslim tarihine yetişmeye çalışır. Gün doğmadan başladıkları işlerinde, dumanlı havayı soluyarak, acil çıkışı olmayan binalarda ve iş kazası riskleriyle gece kaçta çıkacaklarını bilmeden çalışır. Birim zamanda hep daha fazlasını isteyerek sermaye yalnız alet edevat, makine ve binaların değil fakat böylelikle emeğin/işçinin de ömrünü kısaltmış olur.
 
 

Kapital'in 10. bölümünde Marx tam da bu konuyla ilgili olarak sermayenin, artı emeğe duyduğu açlıkla, işgücünün yalnızca ahlaki değil, fakat fiziksel azami sınırlarını da aştığından bahseder.

"Sermaye, vücudun büyüme, gelişme ve sağlıklı bakımı için gerekli zamanı gasp eder" diye devam eder.

"Temiz hava ve güneş ışığı tüketimi için gerekli zamanı çalar. [...] Onu ilgilendiren tek şey, yalnızca ve yalnızca bir iş gününde aktif olarak kullanılabilecek azami emek gücüdür. Açgözlü bir çiftçinin toprağın verimliliğini azaltma pahasına daha fazla ürün elde etmek istemesi gibi, o da bu amaca emekçinin ömrünü kısaltarak ulaşır."

Basit bir denklem… Birim zamanda daha fazla dikiş yapmaya zorlanırsa bir tekstil işçisi, tıpkı 19. yy İngilteresindeki meslektaşları gibi, doğal olarak parmağını sonunda o iğneye/makineye kaptırır. Hızlı moda sweatshop endüstrisinde, hız ve ucuzluk baskısı vardır. Ve bu ikisine birden ayak bağı olan iş güvenliği - neredeyse - yoktur. Sonuçta, sektörde her yıl 1,4 milyon civarında iş kazası/yaralanma meydana gelir. Bu ise, her yüz işçiden 5,6'sının her yeni yılda ya yaralanacağı ya da öleceği anlamına gelir.

Dahası, sweatshoplarda yangınlar ve bina çökmeleri de istisna değildir. Yerden tasarruf amacıyla, derme çatma binaların birim alanında, kapasitenin çok üstünde işçi çalıştırılır. Bu ise, herhangi bir kazada ölüm oranını arttırır. Yalnızca Bangladeş'te, örneğin, 2005-2013 yılları arasındaki sekiz yılda fabrika yangınları ve bina çökmelerinde hiç değilse 1800 hazır giyim işçisi ölmüştür.

Örnekler boldur. Ali Enterprises'ın Pakistan'daki fabrikasında (2012) kazan patlaması sonucu bir yangın başlamış ve kısa sürede bütün binaya yayılmıştı. Yangınla mücadele ekipmanı yoktu. Çok katlı binanın, acil çıkış ve yangın merdivenleri bulunmuyordu. Pencereler demir parmaklıklarla kapalıydı.
 
Modern hazır giyim endüstrisinin bu en ölümcül fabrika yangınında sonuçta yanarak, dumandan boğularak veya sonunda demir parmaklıkları aşmayı başarıp da üç dört kat yükseklikten betona çakılarak 289 işçi ölmüş, çok daha fazlası yaralanmıştı. Yangın alarmına karşın işçilerin erken tahliyesine izin vermeyen yöneticilerle ilgili olarak hayatta kalan bir işçi, tahliyeyi kot pantolonlarını kurtarmak için geciktirdiklerini söylemişti. Yıkımların arasında Alman perakendeci KiK'in "Okay Men" markalı Almanca etiketli denim tomarları bulunuyordu.
 
Yangının ardından Ali Enterprises (Fotoğraf: Diego Ibarra Sanchez, The New York Times)

Rana Plaza: Hızlı modanın kara kutusu

Rana Plaza faciası ne ilk ne tektir. Fakat kısıtlayıcı her türlü dışsal müdahaleden kaçan küresel sermayenin, zgürce" serpilebileceği toprağı bulduğunda, sömürünün gelebileceği düzeyi göstermesi bakımından sembolik bir önemi vardır. Zira, en temel haklarından mahrum bırakılan hazır giyim işçileri, Rana Plaza'da, en yalın haliyle kapitalizmin müdahalesiz "doğal" mantığıyla karşı karşıya bırakılmıştır.

Tedarik zincirlerinin hız ve ucuzluk baskısını, işçilerin güvenliksiz çalışma koşullarını, savunmasızlıklarını ve dahası, markalar, taşeron zincirleri ve hatta ülkeler arasındaki kolonyal güç dinamiklerinin hepsini birden ortaya koyma kabiliyetinde olduğu için Rana Plaza faciası tek başına küresel sistemin bir dökümüdür. Ve görünmeyen/görünmesi istenmeyeni görünür kılması açısından, dönüştürücü olmuştur.

Dünyanın en büyük ikinci hazır giyim üreticisi Dakka'da bulunan Rana Plaza sekiz katlı bir binaydı. Toplamda 5 bin kişinin çalıştığı binanın üst katlarında, küresel markalara çalışan birkaç hazır giyim fabrikası/atölyesi vardı.

Benetton, Zara, Joe Fresh, Bonmarché, The Children's Place, Walmart, Mango, Matalan ve Primark gibi dev markalar için üretim yapıyorlardı. İşçilerin yüzde 85'i, aylık ortalama 35 dolarla ailelerini destekleyen kadınlardı. İçindeki üç binden fazla işçisiyle, Rana Plaza, bir nisan günü (2013) birdenbire çöktü. Çoğunluğu kadın ve çocuk, 1134 işçi öldü. Çok daha fazlası, yaralandı veya sakat kaldı.

Çöküşün ardından Rana Plaza, 24 Nisan 2013 (Fotoğraf: The New York Times)

Bir gün önce, binadaki derin çatlaklarla ilgili olarak uzmanlar fabrika yöneticilerini uyarmıştı. Binaya girmek büyük riskti. Sekiz katlı bina hemen boşaltılmış, alt katlardaki dükkân ve mağazalar kapatılmıştı. Fakat binanın ve fabrikaların sahibi Sohel Rana binanın güvensiz olduğuna "galiba" inanmıyordu.

Binanın güvenli olduğunu ilan ederek, işçilerini ertesi gün işe geri çağırdı. Sabah işç
iler, plazanın avlusunda toplandılar. Binanın güvenliğinden endişeliydiler. Ve gözle görülür derin çatlakları görünce, binaya girmek istemediler. Yöneticilerle aralarında bir tartışma yaşandı.

"Ölüm" belki, ama sipariş teslim tarihi asla
"ertelenemezdi!"

Sipariş teslim tarihine yetişebilmek için y
öneticiler işçilere işlerinin başına dönmelerini "emretti." Aksi halde, geçmişe dönük bir aylık maaşları ödenmeyecekti! İşçilerin kazandıkları yiyeceklerine bile doğru düzgün yetmiyordu.

Binanın içine girerlerse, belki öleceklerdi. Ama girmezlerse de, belki leceklerdi." Başka çareleri yoktu. Birer birer girmeye başladılar.

Girişlerin yoğunlaştığı bir saatte, önce elektrikler kesildi. Duvardaki çatlaklar genişlemeye ve dikiş diken, ütü yapan, etiket katlayan ve düğme ilikleyen işçilerin üzerine betonlar dökülmeye başladı. Her şey saniyeler içinde olup bitti. Ve sekiz katlı bina 90 saniyede yerle bir oldu.

Rana Plaza'dan kurtarılan bir kadın işçi (Fotoğraf: Images-magazine)

İhmâllerle açıklanacaksa, doğru, ortada bir ihmâl zinciri vardır. Bina bataklık bir arazide ve standartlara uygun olmayan malzemelerle inşa edilmiş. Denetimden yoksun ve tasarım gereği, imalat kompleksi olmaya müsait değilmiş. Zira, titreşim üreten devasa tekstil makinelerinin faciada payı büyükmüş.

Oysa, ülkedeki imalat ihracatını
n beşte dördünü sağlayan 4500'ten fazla hazır giyim fabrikası ve 4,5 milyonluk istihdam ancak bu "ihmâlkarlık" zinciriyle mümkün kılınan "hız ve ucuzluk" sayesindedir. O halde, söz konusu olan ihmâl zinciri değil fakat ihmâl ticaretidir. Zira küresel markalar Asya'dan, ürünleriyle birlikte esas "ihmâl edebilme hakkını" satın almıştır

Kitlesel endüstriyel cinayet!

İstisna olmamasına karşın Rana Plaza faciası işçi sendikaları, sivil toplum örgütleri ve aktivistlerin de çabalarıyla dünyanın dikkatini sonunda moda/hızlı moda endüstrisindeki "serbest" sömürü koşullarına çekebildi.

Olay kaza değil, fakat "kitlesel endüstriyel cinayet" olarak tanımlandı. Hak grupları harekete geçerek, tedarik/taşeron zincirlerinden daha fazla şeffaflık talep etti. Kamuoyu ve medyanın ilgisi, değişimi etkilemek için siyasi baskıya yol açtı. Küresel perakendeciler, markalar ve sendikalar arasında anlaşmalar imzalandı. Düzenlemeler yapıldı. Sözler verildi. Fakat analistler, atılan bu adımlardan ve kâğıt üzerinde "güzel" duran mevcut iş kanunlarından neden öyle fazla bir şey beklememek gerektiğini, Bangladeş'in üretim formülünün dünyadaki en düşük işçilik maliyetlerine sahip olmasına bağlı olmasıyla açıkladı - zaten, sırf Rana Plaza'nın çöküşünden bu yana geçen on yılda ülkede en azından 109 bina daha çöktü.

Rana Plaza'nın yıldönümü protestolarından görüntüler: Bangladeş/Londra

Bir önceki yazıda, moda sektönde işçilerin görünür olmasının istenmediğinden ve markaların, imajlarını işçilerin çalışma koşullarından ayrı tuttuklarından/"koruduklarından" bahsedilmişti.

Ama tıpkı 19. yy İngilteresindeki terzi kadınlar için yazılmış olan '
Gömleğin Şarkısı' şiiri gibi Rana Plaza faciası da hızla sembolikleşerek, görünmez olanı - bir süreliğine de olsa - görünür kıldı.

Ve şiirde Biddell Hanım'ın ağzından s
öylenen "Giyinip yıprattıklarınız ketenden değil…" sözleri, on iki yaşından beridir hazır giyimde çalışan ve Rana Plaza'dan sağ kurtulmayı başaran 23 yaşındaki Shima Akhter tarafından iki yüzyıl sonra "Bu giysilerin kanımızla üretildiğine inanıyorum…" diye yankılandı. "Ve hiç kimsenin bizim kanımızla yapılan kıyafetleri giymesini istemiyorum!"

Rana Plaza'nın bulunduğu alandaki anıt heykel

"Bu elbiseler nerede dikildi?"

Rana Plaza faciasından bir gün sonra şirket toplantısında insani kayıplar yerine, parça sayısı olarak kayıplardan ve bunların hızla nasıl telafi edileceğinden konuşulduğunu gönce, Walmart'ın bir tasarımcısı işinden istifa etmişti. Ve elinde kendi tasarımları, Bangladeş'e gidip işçilerle görüşerek, bunların hangi koşullarda üretildiğini araştırmıştı. Walmart'ı sorumlu tutabilmek için, bunun yapılması gerekiyordu.

Diğer markalar için de benzer bir mücadele gerekti. Zira markalar, olayla bir ilişkilerinin olmadığını belirterek hemen kabuklarına çekildiler. Ve kendi ürünlerinin orada üretildiğini kabule yanaşmadılar. Bir kısmı, taşeron zincirlerinin şeffaflıktan yoksunluğu sebebiyle bunu zaten bilmiyordu. Dilekleri, yıkıntıların arasından etiketlerinin çıkmamasıydı. Hayatta kalan işçiler, elbette hangi markalar için üretim yaptıklarını biliyordu. Fakat bilmeleri yetmiyor, bunu kanıtlamaları gerekiyordu. Ve markaları sorumlu tutabilmek için işçiler, yıkıntıların arasında etiketler aradı.

Reklamın kötüsü…

Bir nisan günü Bangladeş'te bir bina çöktü. Altından, cansız işçi bedenleri ve etiketler çıktı. İşçiler ilk kez, "diledikleri" gibi göründü. Markalar ilk kez, etiketleri yıkıntıların arasında görünmez olsun istedi.

Zeynep Yıldırım kimdir?

Siyaset Bilimi Doktoru Zeynep Yıldırım, siyaset bilimi alanındaki doktorasını Türkiye'de yaşayan Suriyeli mültecilerin menşe ülkelerine geri dönüşü üzerine yaptığı tez çalışmasıyla 2019 yılında İstanbul Üniversitesi'nden aldı.

2018 yılından beri Londra'da yaşayan ve bağımsız araştırmacı olarak çalışan Dr. Yıldırım, Londra Göç Müzesi'nde gönüllü danışmanlık yapıyor.

Duvar ve Birikim gazetelerinde yazıları bulunuyor. 2021 yılında başladığı T24'teki yazılarına devam ediyor ve yazılarında çoğunlukla göç etmenin ve göçmen olmanın insanlar üzerindeki etkisini sanat, edebiyat ve siyasetin iç içe geçtiği bir yaklaşımla değerlendiriyor.

Çalışma alanları arasında gönüllü ve zorunlu göçler, göçmen ve mülteci deneyimleri, mülteci politikaları, siyaset teorisi, kimlik ve kültürel çeşitlilik, popüler kültür ve siyaset ilişkisi ile politik sanat bulunuyor.