Hakan Aksay

16 Haziran 2015

Gül’ün bitmek bilmeyen dönüş hazırlığı ve bizim hüzünlü demokrasi umudumuz

Hukuksuzluk diyarında ‘kardeşlik hukuku’na gösterilen bunca hassasiyet niye?

Seçimlerin sonucunda bir nefes aldık.

Aldık almasına da...

Seçimlerin asıl mağlubu olduğunu düşündüğümüz Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan kısa bir sessizlikten sonra yine “ülkenin sahibi” gibi davranmaya devam etmeye başladı.

CHP eski lideriyle kapalı kapılar ardında görüşüp ortalığı karıştırıyor.

“Erken seçim” (kendisi, prensip olarak “tekrar seçim” diyor, bakın burası çok önemli!) düzenlenmesinin zeminini yokluyor.

“Dört liderle görüşeceğim. Programıma bakacağım. (Yani tabii “randevu defteri”nde boş vakit bulmak da mühim mesele!). Önce birinci, sonra ikinci parti liderine ‘siyasi ahlakım gereği’ görev vereceğim (Hukuk, yasa vs. yok tabii, “Reis”in ahlakı var!).

Muhalefet de sanki kolay bir araya gelemeyecek gibi: 80 koltuklu MHP, öteki 80 koltuklu parti olan HDP’yi “yok sayma” ve onunla asla yan yana gelmeme gibi garip bir “seçim sonrası önceliği” belirledi.

Haliyle dünkü seçmenlerin bir kısmında “Erdoğan acaba birkaç hamlede muhalifleri teker teker ham yapar mı?” kuşkusu çıktı.

Bir taraftan zaten Diyarbakır’da sinsi provokasyonlar düzenleniyor. Sınır bölgesi karmakarışık. İçimiz dışımız IŞİD militanı kaynıyor...

İktidarın “derin boyutu” şiddet üzerinden tehlikeli bir şeyler mi tezgâhlıyor?..

 

‘Zamanlama ve  bekleme uzmanı’

 

Tam bu sırada Ahmet Sever’in “Abdullah Gül ile 12 yıl” kitabı çıktı.

Ve bazılarımızın içinde uzun süredir kıpırdanan umut daha bir büyüdü:

“Acaba Gül sonunda sahneye çıkıp Erdoğan’a haddini bildirecek mi?” diye.

Eski Cumhurbaşkanı, AKP içinde ciddi bir lider potansiyeline sahip.

Ortaya bir çıkarsa Erdoğan ve yakın çevresini çok rahatsız edebilir.

Birçok “Saray muhafızı”nın ve yandaşın hesaplarını bozabilir.

“Alışık olmadığımız ve terleyen” Cumhurbaşkanı’nın alışılmış formata döndürülmesinde ve terinin soğutulmasında işlev görebilir.

Yani (son cümleleri hep “-bilir” diye tamamladığımıza göre) bu bir ihtimal.

Ahmet Sever kitabında - ve son günlerde medyada - büyük ölçüde açık konuşuyor.

Gül’ün eşi Hayrinnüsa Hanım da açık ve sert konuşabilecek biri olduğunu göstermişti.

Gelin görün ki...

Abdullah Bey susuyor...

Üstelik “fazla konuşana ve yazana” da karışıyor.

Ahmet Sever’e de kitabını seçimler öncesinde basmaması için baskı yapmıştı.

Ve kitabın son hali bir “Gül redaksiyonu”ndan geçmiş durumda.

Şimdi o bekliyor.

Zamanını kolluyor.

Gül zaten bir bekleme ve zamanlama uzmanı!..

Bir “sabır şampiyonu”!..

 

Hukuksuzluk diyarında ‘kardeşlik hukuku’

 

“Karakteri böyle” diyorlar.

“Koltuk ve iktidar meraklısı değil” diyorlar.

“En başta hep kurucusu olduğu AK Parti’yi düşünür” diyorlar.

“Erdoğan’a ihanet etmek istemez, ‘kardeşlik hukuku’na uygun davranır” diyorlar.

“Kardeşlik hukuku”...

Ülkede hukuk (yani gerçek hukuk, yani bildiğiniz ya da artık unuttuğunuz hukuk) bu kadar tarumar edilmişken...

“Kardeşlik hukuku”na gösterilen bu aşırı özen neden, söyleyin bir?

Neden?..

Tamam, politikacıdır, hesap kitap yapar, kurnazlıkları es geçemez, strateji-taktik ayarlarına göre davranır, falan filan da...

Madem bu ülkede tüm siyasiler “hizmet” için var...

Madem öncelik “halk ve onun sorunları”...

Ve bizim halk da epeyce “sorunlu”, ne doğru dürüst parası var ne de temiz bir demokrasisi...

Önce halkı ve ona hizmeti düşünmek gerekmiyor mu?..

“Kardeşlik hukuku”ndan ve “kardeş”in kendisinden de önce?..

“Uygun zamanı beklemek”tense cesur ve vicdanlı davranmak daha önemli değil midir?

(Bu konulardaki görüşlerimi 8 Mayıs 2015’te T24’te Siyasette sabır önemlidir, Sayın Gül, ama cesaret ve vicdan daha önemlidir başlıklı yazımda anlatmaya çalışmıştım.)

 

‘Daha önceleri nerelerdeydiniz?’

 

Gül sabırla gününün gelmesini beklerken...

Maalesef ülkemizde kötü, çok kötü şeyler oldu.

Ölümler oldu, katliamlar düzenlendi, yolsuzluklar ayyuka çıktı, “örtülü ödenek soygunu” yapıldı, devlet “polisleşti”, demokratik özgürlükler tırpanlandı, iğrenç bir “havuz medyası” yaratıldı, içerde ve dışarda silahlı ve kanlı yöntemlere yönelindi...

Uzatmıyorum, derdim ayrıntılı bir liste çıkarmak değil...

Derdim soru yöneltmek:

Bütün bunların yaşandığı sırada Gül’e “nerelerdeydiniz?” diye sormak.

Ha, Ahmet Sever’in de dediği gibi Gül’ün yaptığı olumlu şeyler vardı tabii.

“Bakara uzmanı” Egemen Bağış’ın tekrar bakan yapılmasını engellemiş, söz gelimi; bu iyi!..

Mesela, “Başbakan’ın koyduğu Twitter yasağını ilk olarak Gül delmiş”.

Bu deliş de iyi tabii.

Ama Erdoğan’ın Başbakan, AKP’nin hükümet ve Gül’ün de Cumhurbaşkanı olduğu dönemde demokratik hak ve özgürlükler o kadar delik deşik oldu ki...

 

Hüzünlü bir demokrasi umudu

 

Nuri Bilge Ceylan, 2008 Cannes Film Festivali’nde Üç Maymun filmiyle kazandığı “En iyi yönetmen” ödülünü alırken şöyle demişti:

“Yalnız ve güzel ülkeme adıyorum.”

İçimize işlemişti bu cümle; galiba yalnızlığımız en iyi böyle dile getirilebilirdi.

Cümledeki “yalnız”lığın yerine daha pek çok şey gelebilirdi:

“Adaletsiz”...

“Özgürlüksüz”...

“Demokrasisiz”...

Öyle bir ülke ki, her başa gelen iktidar kendine sağlam ve rahat bir koltuk yapmayı başa almış; karşı çıkanı da baskıyla, yasakla, hapisle ve işkenceyle susturmaktan geri durmamış...

Askerî darbelerden etnik kırımlara kadar adım başı bir felâket yaşanmış...

2015 yılında bile tek adam diktatörlüğüne giderken (7 Haziran’da) uçurumun tam kıyısında zar zor durabilmiş...

Bu güzel ülkenin kalıcı demokrasiye ve barışa ihtiyacı var.

Abdullah Gül'ün buna katkı yapması elbette yararlı olur.

Ama eğer böyle bir niyeti yoksa ya da harekete geçmek için daha da uygun bir ortam beklemekten yanaysa...

Kusura bakmayın, ama...

İnce formüllerle Gül’ün AKP’nin başına geçirilmesi operasyonundan büyük bir heyecan duyulmasını, ben bizim demokrasi umudumuz adına pek bir hüzünlü buluyorum.

@AksayHakan