Yusuf Nazım

18 Aralık 2018

Ötekinin duyulmayan sesi

“Biz de varız, biz de buradayız…”

‘‘Radyo olmasaydı biz iktidara gelemezdik!”

1933 yılındaki bir konuşmasında Alman ulusuna böyle der Joseph Goebbels. Hitler’in yakın arkadaşı, sağ kolu ve ölene kadar en sadık komutanıdır. 1923 yılında tanıştığı Nazi Partisi’ne 1925 yılında üye olmuş, o zamana kadar solun kalesi olarak bilinen Berlin’in, partinin bölge liderliğine atanarak emrindeki Nazi SA’larıyla birlikte sosyalist ve komünist partilere karşı kıyasıya bir mücadeleye girişmiştir. Berlin’deki başarılarının ardından partide hızla yükselerek 1928’de parlamentoya giren Goebbels, Reich Propaganda Sorumlusu, iktidara geldikleri 1933 ‘te de Propaganda Bakanı olmuştur.

Onun, radyo konuşmasındaki sözünü en iyi doğrulayacak olan ise Nazi ordularının Silahlanma Bakanı Albert Speer’den başkası değildir. Nuremberg Mahkemesi’nde yargılanan bakan, ‘‘Radyo sayesinde 80 milyon kişinin özgürce düşünebilme imkânı elinden alındı.’’ diye konuşacaktır.

‘‘Yalan ne kadar büyükse, inananı o kadar çok olur!’

Goebbels’in Propaganda Bakanlığı döneminde, Reich Kültür Dairesi kurulur. Bu kurum eliyle, tüm gazetelere, radyo programlarına, sinemalara sansür uygulanmaya başlar; tiyatro, eğlence ve kültür programları, sanat ve müzik dünyası bütünüyle denetim altına alınır; Aydınlar, bilim insanları, akademisyenler ve sanatçılar; akademik yayınlar bu kurul aracılığıyla kontrol edilir. Bilim, kültür ve sanat insanları arasında korku ve kaygı dolu bir süreç başlar.

Reich Kültür Dairesi’ne üye olmayan sanatçılar hiçbir kültür sanat ürünüyle ilgili çalışma yapamaz, sergi açamazlar. Buna karşılık Nazizm’e sadık müzisyenlere, sanatçılara ise özel bir değer verilir, bu sanatçılar devlet tarafından maaşa bağlanır.

Nazizm’in mizaha tahammülü yoktur. Karikatürler, şaka ve espri içeren yazı ve fıkralar ile bunların yazarları, çizerleri hakkında soruşturmalar açılır. Yazarlar “istenmeyen Alman’ olarak ya sınır dışı edilir, ya da vatandaşlıktan çıkarılırlar.

Modern sanat hareketleri zırvalık, ahlaksızlık, baştan çıkarıcılık olarak görülür.

Tüm dernek ve sendikalar Nazi yanlısı organizasyonlar altında bir araya getirilir.

Goebbels, kitleleri etkilemek için her türlü yöntemi, en uygun araçlarla, en görkemli bir şekilde uygulamayı seçmiştir. ‘‘Yalan ne kadar büyükse, inananı o kadar çok olur!” sözü ona aittir.

“Biz de varız, biz de buradayız…”

15 Aralık 2018.

TBMM’de bütçe tartışmaları yapılmaktadır. Oturumlar hararetli geçmekte, vekiller birbirine kırıcı sözler söylemekte, sataşmalar ve yumruklaşmalar yaşanmaktadır. AKP’li bir vekil CHP’li başka bir vekili, Adolf Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’e benzetmekten geri durmaz.

Gergin ortamı AKP’li bir vekilin yaptığı konuşma yumuşatır. Meclisteki AKP’li vekillerinden politikaya en uzak, en hoşgörülü, en birleştirici olanının konuşmasıdır bu. Kendisi spor kökenli olan, AKP Sakarya milletvekili Kenan Sofuoğlu, kendi partisine de batırır iğneyi, muhalefete de. Bir anda gerginlik sona erer, ortam yumuşar.

Türk sporuna hizmet etmekten bahseder vekil; demokrasiden, elbirliğinden, partilerin birlikte çalışmasından…

Ve ardından tek tek sayar adlarını partilerin; AKP der, MHP der, CHP der, İYİ Parti der…

Başka bir şey demez!

Oysaki TBMM’deki AKP vekillerinin en hoşgörülünü olanıdır o. En naif, en yumuşak, en birleştirici konuşmayı yapmıştır... Yapmış ve demokrasinin birleştirici gücü altındaki vekil kalabalığı bir anda huzura ermiştir.

Meclisin 3.büyük partisi HDP mi?

Meclisteki en hoşgörülü, en birleştirici konuşmayı yapan AKP’li vekilin dilinden HDP’nin adı çıkmaz! Ona göre 6 milyon seçmen yoktur; çoluk çocuğuyla birlikte 8 milyon insan bir anda görünmez olur!

Bir kadın sesi yankılanır kalabalığın içinden.

“Biz de varız, biz de buradayız…” der.

HDP’li vekil Fatma Kurtulan’ın sesidir bu. Van milletvekilinin cılız sesi, şuhu içindeki vekil kalabalığının huzur bulmuş mutluluğunda eriyip gider. Kulak veren olmaz, kimseler duymaz.

Adeta ötekinin sesi gibidir Fatma Kurtulan’ın sesi. Yok sayılır, görülmez, duyulmaz… Onunla birlikte sekiz milyon insan da yok sayılır. Kürt’ün adıyla cisimleşmiş Ermeni’de, Çerkez’de, Rum’da… Fatma Kurtulan’ın sesi duyulmayınca, LGBT’li bireyin, Alevi’nin, solcunun, aydının da sesi duyulmaz. Hiçbirinin sesine kulak veren olmaz. Bu ülkenin başkaları, yalnızları, görünmeyenleridir onlar. Spor gibi, siyasetin asgari müştereklerde ortaklaşacağı bir alanda bile ötekidir onlar. 

*  *  *

Hücre karanlıktır. Mahkûm giysileri içindeki adam elindeki kâğıdı açar. Kapı mazgalından sızan ışığın aydınlattığı buruşmuş kâğıdın içindeki kapsülü parmakları arasında çevirir. Döner, birkaç adım yürür, köşedeki ranzaya uzanır. Yavaşça elini ağzına götürür, kapsülü dilinin altına yerleştirir, gözlerini kapar... Bir anda soluğu kesilir gibi olur. Hızla nefes alıp vermeye çalışır, başaramaz! İstediği temiz hava, bir türlü nefes borusundan içeri girmez, boğulurcasına hıçkırmaya başlar. Bunu istemsiz hareketlerle, çırpınmalar takip eder. Birkaç kuvvetli sarsılmadan sonra bedeni önce kaskatı kesilir, ardından hareketsiz öylece kalır...

Göring’in eseri: Barış yanlılarını vatansever olmamakla suçlamak

Tarih 23 Nisan 1945.

Kaldığı hücrede, elindeki potasyum siyanür kapsülüyle intihar eden, Hermann Göring’ten başkası değildir. O, dünyayı cehenneme çeviren Alman faşizminin elit kadroları arasında, en önde gelen bir kaç kişiden biridir. Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanan en yüksek rütbeli Alman savaş suçlusu olarak idama mahkûm edilmiş, infazından bir gün önce, hücresinde zehir içerek intihar etmiştir.

Göring, 2.Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası'nın Hava Kuvvetleri komutanı; polis ve ekonomi bakanı, aynı zamanda Alman gizli polis teşkilatı Gestapo'nun kurucusu ve yöneticisiydi.

Hitler’e toplama kampları fikrini vererek Yahudilerin, çingenelerin, komünistlerin ve savaş esirlerinin bu kamplarda imha edilmesini sağlayan yine Göring'ti.

Ünlü Reichstag Yangını’nı bizzat planlayıp yönetmek, sonra da suçu komünistlerin üzerine atmak, bizzat onun eseridir.

Nazi ideolojisine göre Yahudiler, çingeneler, komünistler ve savaş esirleri toplumun ötekileriydi. Hiçbir değerleri yoktu. Hitler’e toplama kampları fikrini vererek, Alman toplumun ötekilerden ayırmak suretiyle bu kamplarda imha edilmesini sağlayan yine Göring'ten başkası değildi.

Herman Göring, Leningrad ve Stalingrad cephelerindeki yenilgilerin ardından savaşın Almanların aleyhine dönmesi üzerine 20 Nisan 1945 tarihinde Berlin'de yapılan Hitler'in son doğum günü kutlamasına katılmış, ardından uzun bir araç konvoyuyla Berlin'den ayrılmıştır. Kaçtığı Avusturya'daki kalede, elindeki sanat hazinelerini saklamakla meşguldür.

Savaş bittiğinde bir Amerikan karargâhına teslim olur. Göring’in, Nurnberg Mahkemeleri’nde yargılanırken söylediği sözler çok manidardır:

"İnsanlar tabii ki savaş istemez. Fakir bir çiftçi, savaştan elde edeceği tek kazancın, köyüne sağlam bir şekilde dönmek olduğunu bildiği halde, niye hayatını savaşta riske atsın? İster Amerika’da olsun, ister Rusya'da, isterse de İngiltere ya da Almanya'da, hiçbir fakir çiftçi bunu istemez. Fakat ülkelerde liderler karar verici durumdadırlar. Ve her zaman insanları istedikleri gibi yönlendirmek isterler. İster demokrasilerde olsun, ister diktatörlüklerde, isterse de parlamenter rejimlerde bu hiç de zor değildir. Toplum, kolaylıkla liderlerine inanabilir ve onların isteklerini kabul etmeleri sağlanabilir. Tek yapacağınız şey, sürekli olarak ülkenin tehlike altında olduğunu söylemek, barış yanlılarını vatansever olmamakla suçlamak ve dış tehditle karşı karşıya bulunulduğunu göstermektir. Bu yöntem her zaman, her ülkede işler."

İçimizdeki ötekiler!

1933’te Almanya’da, Nazi diktatörlüğüne giden yolda, meclisin yetkilerini hükümete devrini sağlayacak oylama öncesi, 81 komünist vekilden bir kısmının vekilliği düşürülmüş, bir kısmı ise tutuklanmıştı.

Naziler, iktidarları süresince medyayı bütünüyle kontrolleri altına almışlardı. Özellikle radyolar aracılığıyla 80 milyon Alman'ı adeta büyülemiş, etki altına aldıkları geniş kitlelerin desteğiyle dünyayı bir cehenneme çevirmişlerdi.

Etkileyemedikleri 6 milyon insana gelince… Onlar kendilerinden olmayan, toplumun ötekileriydi; Yahudiler, komünistler, çingeneler, eşcinseller, sakatlar... Bunlardan kurtulmanın yolu ise, Hermann Göring'in eseri olan toplama kamplarından geçiyordu...

Bugünün Türkiye'sinde, medyanın yüzde 95'i iktidar gücü tarafından ele geçirilmiş durumda. 365 günün her saatinde, tek yönlü olarak çalışan acımasız bir propaganda çarkının dişlileri arasında tek tipleştirilmeye zorlanan toplum, çoğu zaman kinle, nefretle, yalanla beslenerek adeta büyülenmektedir. Muhalefetin temel dinamiklerinden biri olan HDP’ye karşı bir süredir cadı avı başlatılmıştır. Belediyelerine kayyım atanmış, parti lideri, milletvekilleri ve yerel yöneticileri tutuklanmıştır. Durum böyleyken, yapılan son seçimlerin ardından, nihayet, adına başkanlık sistemi denilen rejime geçilmiştir.

İşte tüm bu koşullarda bile, yapılan bunca baskıya, korkutma ve yıldırma çabalarına, yüzde 95’lik medya gücünün sağladığı baş döndürücü propagandaya rağmen, 6 milyon seçmen ısrarla HDP'ye oy vermeye devam etmektedir.

2.Dünya Savaşı'nda Alman toplumu, içindeki ötekilerden, Yahudileri, komünistleri, çingeneleri, eşcinselleri ve sakatları toplama kamplarında imha ederek kurtulabilmişti.

Peki ya Türkiye toplumu? Fatma Kurtulan'ın meclisteki çığlığını duymayan bu toplum, kendi içindeki ötekilerden nasıl kurtulacak?

Bilen var mı?